ÖLÜMSÜZLERLE AKRABA MISINIZ?

Sedat Yıldırım SARICI- Gitar, artık neredeyse her evde bir tane bulabileceğimiz kadar bütün dünyanın ortak çalgısı olmuş durumda. İkinci el bir gitar sahibi olmak için Avrupa ülkelerinde bir kaç saat lokantada bulaşık yıkamak yeterli olur. Türkiye’de de, diyelim bir hafta.

“Fakirin Piyanosu” da derler. Yani ucuz ama müziksel olarak ufku engin bir çalgı. Son yarım asırda gitar işlevsel olarak öylesine farklı ve ustaca kulanılmaya başlandı ki, artık “Fakirin Orkestrası” desek yeridir.

Gitar denilince en tanınmış eserlerin başında Rodrigo’nun Gitar Konçertosu olarak da tanınan The Concierto de Aranjuez adlı eser gelir. Deniz Geçmiş, çok genç yaşta idamı öncesi son isteği olarak bu besteyi dinlemek istemiş ama son isteği yerine getirilmemişti. Alpay, Sensizliğimin Şarkısı adlı sözleriyle aynı bestenin ana temasını kullanmıştı.

Rodrigo’nun gitar konçertosu sanki yerli (milli!) bir melodi gibidir. Nasıl olur da elin gavurunun bestesi “yerli” olur, demeyin. Şöyle olur: Joaquin Rodrigo’nun karısı Victoria, İstanbullu bir kızımız. Rodrigo ile Paris’e tanışırlar, İspanya’da evlenirler. Bebek beklenir, doğuma iki ay kala Victoria büyük bir acıyla hastaneye kaldırılır. Aynı günlerde İspanya’da seçimle başa gelen sosyalist hükümeti, Hitler ve Mussolini destekli General Franco komutasındaki faşist güçler devirmek isterler. İç savaşta 600 bin insan ölür, 500 bin insan kaçar. Bestenin ana teması bu zor günlerde doğar.

Rodrigo çiftinin bekledikleri bebekleri ise ölü doğar. Yoksulluktan ellerindeki piyanoyu satmak zorunda kalırlar. Zaten besteci Joaquin Rodrigo 3 yaşında geçirdiği difteriden dolayı her iki gözünü de kaybetmiştir. Ekmek zordadır. Ünlü konçerto böyle bir dönemde tamamlanır.

Rodrigo çifti 1972 yılında Türkiye’yi ziyarete gelirler ve Ankara’da Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ni de gezerler. Müzeden öylesine etkilenirler ki, “Gerçek Arkeolojik Mücevherler” diye tanımlarlar. Yani Rodrigo çifti toprağımızdan sayılır. Rodrigo’nun Gitar Konçertosu’nun çok zor bir eser olduğu ve sadece Paco De Lucia’nı bu eseri hakkıyla yorumlayabildiği söylenir. Paco, ülkemizde de konserler vermiş, en çok sevilen, tanınan üstadlardandır. 2014 yılında vefat ettiğinde Endülüs topraklarında uyumak istedi.

Gitar denilince akla gelen bir başka büyük eser Isaac Albeniz’in  (1860-1909) Asturias (Leyenda) adlı eseridir. Bu parça da The Doors topluluğunun Spanish Caravan ve Sertab Erener’in Demir Demirkan düzenlemesiyle Başa Döneceksin adlı parçalarında kendisini gösterir.

Asturias, İspanya’da küçük bir özerk bölgenin adıdır. Az önce Rodrigo bahsinde anılan faşist General Franco’nun koyu bir faşizmle ülkeyi yönettiği, baskının, açlığın halka dayatıldığı zulmün yaşandığı o yıllarda Asturias’da işçiler, ekmeksiz kaldıkları için greve giderler. Halk isyan içindedir. Rodrigo, İspanya İç Savaşı’nı, Albeniz ise Asturias’ı ana tema olarak seçmiştir.

Her iki  eser de Endülüs kültürü etkisindedir. Yani müzik olarak kökler Mezopotamya’ya dayanır. Zaten gitarın ud’dan türetildiği bilgisini tekrarlamama gerek yok. Biz hemen ud’un nasıl olup da Musul’dan İspanya’ya gittiğini anlatalım.

Ebu l-Hasan ‘Ali İbn Nafi’ (789–857), ya da lakabıyla Ziryab (karakuş), Kürt kökenli Iraklı bir dahi. Udi, besteci, şair, öğretmen olup, astronomi, coğrafya, meteoroloji, botanik, kozmetik, mutfak sanatı ve moda konularında bilgi sahibi olarak da biliniyor. Arap kaynakları Musul’da doğduğunu ve dönemin Müslüman dünyasında önemli bir müzik merkezi olan Bağdat’ta genç yaşlardan itibaren müzik sanatında eğitim aldığını belirtirler.

Gençliğinde büyük Farsi müzisyen ve besteci İshak el-Mawsili‘nin öğrencisi olarak ün kazanıyor. Kuzey Afrika’nın Endülüs müzik geleneklerinin kurucusu olarak kabul ediliyor.

Sonra Güney İberya Yarımadası’nda (İspanya) Kurtuba’ya (Cordoba) taşınıyor ve burada Emevi Hanedanı Sultan II. Abd ar-Rahman Sarayı’nda saray müzisyeni olarak kabul ediliyor. Çok geçmeden sarayın yemek, moda, şarkı söyleme ve müzik anlayışını değiştirdiği gibi bütün bu alanlarda yetkin formları tanımlamanın yanı sıra, zarif ve asil tavırlar için yeni normlar oluşturuyor.

Sabahları, öğleden sonraları ve akşamları farklı kıyafetler önerip, hava ve mevsime göre kıyafet değiştirerek yeni bir moda başlatıyor. Kötü kokulardan kurtulmak için yeni bir tür esans yaratıp, sabah ve akşam banyolarını tanıtıyor. Bir çeşit diş macunu icat ederek kişisel temizlik bakımını vurguluyor.

Kurtuba’ın seçkin kadınları için güzellik salonları açıyor ve erkekler için yeni saç kesimi modelleri belirliyor. Saçı tazelemek için tuz ve kokulu yağların kullanımını öneriyor. Yemeklerin üç ayrı fasılla sunulması gerektiğini vurguluyor, çatal, bıçak kullanımını yaygınlaştırıyor, altın, gümüş tabaklar yerine porselen tabakları öneriyor ve İspanyol mutfağında devrim yaratacak yeni lezzetler ekliyor.

Kurtuba’nın ilk müzik okullarından birini kurarak İspanyol müziği üzerinde büyük bir yenilik sunar. Bu okulda oldukça farklı şan tekniği geliştirme metodları bulduğu tarihsel bilgilerde yer alır. Ziryab, sekiz oğul ve iki kız babası olur. Oğulların beşi ve her iki kızı da babalarının müzik okulunu canlı tuttacak önemli müzisyen olurlar. Böylelikle klasik İspanyol müziğine büyük bir zemin hazırlanır.

Özetle Ziryab, 8. ve 9. yüzyılda devrimci bir kültürel figür olup Kurtuba’yı Constantinople’e (İstanbul’a) yani Roma İmparatorluğu’nun devamı olan Bizans İmparatorluğu’na rakip konuma getirir.

Bu arada Sultan II. Abd ar-Rahman’ın da hakkını teslim edelim. Kurtuba’ya 500 bin kitaplık bir kütüphane, çağına göre oldukça modern Arap teknolojisiyle su kanalları da dahil olmak üzere eşsiz mimari yapıtlar armağan ediyor. Çok yazık ki, ahlaki değer olarak geleneklere esareti devam etmiş, köleliği kaldıramadığı gibi hareminde 6000 cariyeyi barındırmayı da ihmal etmemiş. Bu son paragrafı, BBC -Simon Sebag Montefiore yapımı, Blood And Gold – Kan ve Altın (bbc.co.uk/spain) belgeselinden hatırladıklarımla yazdım.

Bir de ortaokulda okurken ağabeyimin bana aldığı kitabı hatırladım. Cordoba denilince El Cordobes anılmadan olmaz. El Cordobes (Kurtubalı demek) muhtemelen İspanya’nın gelmiş geçmiş en büyük matadorudur. Asıl adı Manuel Benítez Pérez olan matadorun çocukluğu 1950’li yıllardaki Franco faşizmi döneminde büyük bir yoksulluk içinde geçer. Annesini çok küçük yaşlarda kaybeder ve annenin mezar taşına şu sözcükler yazılır: “Vasiyetnamesiz Ölmüştür.”

Üç küçük kardeşine bakmak zorunda kalan ablası Angelita o günleri şöyle anlatır: “Aç kalmadınızsa açlık nedir bilemezsiniz. O günler aklıma geldikçe hala ağlarım. O zamanlar elimizden gelen tek şey ağlamaktı. Gece yatarken ağlardık çünkü yiyecek birşey yoktu. Sabah ağlardık çünkü yine yiyecek birşey yoktu…İnsanlar sokaklarda yolun ortasında düşüp ölürlerdi…Yaşamımız boyunca çok acı çekmiştik ama savaştan sonra çektiğimiz günlerdeki acılar hepsini bastırdı.”

El Cordobes ülkenin en azgın boğalarından biriyle büyük ve tehlikeli bir dövüşten önce, kendisi için ağlayan ablasına şöyle der:

“Ağlama Angelita…bu akşam sana ya bir ev alacağım ya da YASIMI TUTACAKSIN.”

Yasımı Tutacaksın kitabını henüz okumadıysanız, derhal ölümünüzü erteleyin. Boşa geçen bir hayat israftır ve cehennemde yanacağınız neredeyse garantidir.

Kurtubalı bir rahip, yoksulluktan gelen bu büyük matadorun öyküsünü bildiğinden trompetiyle ölümsüz bir melodiyi yaratmıştır. Eserin adı El Cordobes (Kurtubalı). Özellikle trompetle yorumlanan örneklerinden birisini dinlemeli ama Antep’de doğup gençliğin de ud da çalan Yurdaer Doğulu’nun (Ozan & Kenan Doğulu’nun babaları) gitar icrası da The Shadows’u aratmaz.

Ud bu kadar hızla olgunlaşmasını tamamlayıp gitarı doğurmasa, Rodrigo’dan Albeniz’e, Klasik İspanyol Müziği’nden Rock’a duyduğumuz her motifte Mezopotomya gölgesi hissedilmezdi.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.