Orhan Kemal 100 yaşında

Orhan Kemal’in 100. yılı, ilerici, devrimci edbiyatımızın 100. yılıdır bir bakıma. Türk edebiyatı Türkiye’nin gelişmişliğinin göstergesidir. Kültür, sanat ve edebiyat alanında yakalanan ulusal ve uluslararası başarı, Türk ulusunun gelişmişlik düzeyini ortaya koyar. Toplumsal alanda oluşan ilerici-devrimci dönüşümler, kültür, sanat ve edebiyat alanında yakaladığımız gelişmişlik düzeyine eşdeğer özellik gösterir.

Ulusal devrimci edebiyatımız açısından Orhan Kemal’in öykü, roman, tiyatro ve seneryoları, Türk halkını eğitmeye devam ediyor. 100. Yılında Orhan Kemal’in eserleri okunmaya ve incelenmeye devam ediyor. Edebiyatımızın büyük ustası Orhan Kemal’in 100. Yılı anısına, genel bir değerlendirme yaptık

İnsan Yaşamında Rastlantılar ve Değişim

Eylül 1914’te Adana’nın Ceyhan ilçesinde doğan Orhan Kemal, 2 Haziran 1970′te yaşamını yitirdi. Asıl adı Mehmet Raşit Öğütçü. İlk Büyük Millet Meclisi’nde Kastamonu Mebusu, kısa süren Adalet Bakanlığı ve ünlü İstiklal Mahkemelerinin sanığı Abdülkadir Kemali Bey’in oğludur. Babasının, 1930’ larda “Ahrar Fırkası” ile başlayan siyasi yaşamı, tüm ailenin kaderini belirler. Ailereysi Abdülkadir Kemali Bey’in Lübnan da geçen yılları, siyasi sürgün yıllarıdır.

Orhan Kemal daha küçük denebilecek yaşında, siyasi sürgün bir ailenin mirasından olumsuz biçimde etkilenir. Genç yaşlarında kazandığı “siyasi muhalif” baba mirası, Orhan Kemal’in bütün yaşamını etkiler. Orhan Kemal, kazandığı “siyasi-muhalif” mirası, sınıfsal bir zemine oturtur.

Sıradan her insan gibi, “ekmek kavgasını” İşçilik, dokumacılık, ambar memurluğu, katiplik yaparak sürdürür.1939′da askerlik yapan Orhan Kemal, şiirler de yazar. Şiirlerinde, “komünizm propagandası” suçu işlediğine hükmedilir. Orhan Kemal, sistemin gazabını üzerine çeker. 5 yıl hapse mahkum edilir. Kayseri, Adana cezaevlerinden sonra Bursa Cezaevi’nde Nâzım Hikmet‘le karşılaşır.

Orhan Kemal Bursa Cezaevinde Nazım Hikmetle tanışmasını, “Müdürün oda kapısında çevik bir gıcırtı, kapı açıldı. Nefesimi kesmiş, gözlerimi kısmışım… Bir heykel sükunu içinde, azametli bir mermer heykel bekliyorum… Bir an yüzyüze geliyoruz, sonra gözgöze..Mavi mavi gülüyordu. Bu gülüş muhakkak ki bir çocuğu hatırlatıyor..Temiz, taze, sıhhatli ve dost! Bir lahza şaşkın, bekledi. Galiba ne yapması lazım geldiğini ölçtü, yahut tanış bir yüz arandı..Sonra gözüne Necati ilişti herhalde, ona doğru yürümeğe hazırlanırken, Necati ona koştu ve beni tanıttı. El sıkıştık. Ayaklarının topuklarını, hazır oldaki bir er gibi birleştirerek, kendisini teşrifata zorladığı aşikar bir tarzda ciddileşmeye çalışarak: -Ben Nazım Hikmet! Dedi.” Usta yazarın anıları, uzayıp giden sıkı ilşkiler içinde sürer.

Yaşam rastlantılar toplamıdır. Şaslar-şansızlıklar, yaşam sürecinde, bireylerin önüne çıkar ve yaşama yön verir. Orhan Kemal için önemli bir rastlantıdır, Nazım Hikmat’le karşılaşması. Bu rastlantı, Orhan Kemal’in geri kalan tüm yaşamını etkiler, yönlendirir ve Orhan Kemal olma yolunda ilerler.

Cezaevleri pak çok yönden bir okuldur. Türkiye Cumhuriyeti cezaevleri, kültürün, sanatın, çeşitli incelemelerin geliştiği önemli mekanlardır. Saymakla bitmeyecek oranda aydın ve yazar yetişir cezaevlerinden.Ülkemizin bu özelliği günümüzde de sürmeye devam eder. Orhan Kemal, cezaevi okulunun, çok önemli ve başarılı bir öğrencisidir. Nazım Hikmet gibi, döneminin sorunlarını, ideolojik ve siyasi düzeyde derinliğine kavrayan bir ustanın rehberliğinde, felsefe, sosyoloji, tarih okur, araştırır. Nazım, Orhan Kemal’in ortaya çıkışını belirleyen insan olur.

Orhan Kemal’in oğlu Nazım Öğütçü: kendisi ile yapılan söyleşide, “Bursa Cezaevinde aynı koğuştaydı Nazım Hikmet ile babam… Yalnız yaşamayı, tek başına bir koğuşta kalmayı sevmediği için babama “Sizinle kalabilir miyim?” diyor. Babam o tarihte, kendisine göre hapishanenin en iyi şairi… O’nu da aşan bir büyük dev gelmiş ve kendisiyle kalmak istiyor. Babam sevinerek kabul ediyor. Babam tahliye olmadan bir süre önce “Oğlun olursa benim adımı koyar mısın?” diyor…yazılarında ve babama yazdığı mektuplarında ‘torunum’ olarak” mektuplar yazdığını söyler.

Daha sonra Orhan Kemal, “Nazım’la Üç buçuk yıl” adlı anı eserinde, “Benimle inceden inceye uğraşıyordu. O kadar ki, ‘yarı aydın’lığımdan, yahut ‘küçük burjuva’lığımdan gelen ‘vıdıvıdıcı’ tabiatımla, birtakım huy ve telakkilerime varana kadar” her durumda Orhan Kemal’le ilgilenir. Nazım Hikmet, Orhan Kemal’in yazdığı şiirlerini beğenmez. Öykü yazmasını önerir. Orhan Kemal’in öykü yazımı böyle başlar. Pek çok öyküsü, o dönemin dergilerinde yayımlanır.

Nazım Öğütçü, Nazım’ın Babası üzerindeki etkisini, “babamın Nazım Hikmet’ten edindiği en önemli özelliğinin ‘bakmayı bilmek’ olduğunu” söyler. Orhan Kemal Nazım’dan, topluma, insanlara “bakmayı bilmeyi” öğrenir. Orhan Kemal’in eserlerinin tümü, edindiği derse uygundur. Tüm eserleri, “bakmayı bilmek” felsefesi üzerine kurulur. Bu kazanım bir rastlantı sonucu edinilir. Önceden planlanmış, bilinenler doğrultusunda gerçekleşen kazanımlardan farklıdır.

1943’te tahliye olunca Adana’ya döner. Geçinmek zorundadır. Deyim yerindeyse “ne iş olsa çalışır”. Ameleliğin her çeşidini yapar. 1944’te Devlet Demiryolları’nda “muvakkat hamal” olarak işe alınır. “Zararlı faaliyetleri” nedeniyle, “zararlı adamdır”, işine son verilir. Bir yıl sürgün yaşamından sonra amelelik ve işsizlik arasındaki ‘zor yolun’ yolculuğunu sürdürür.

Orhan Kemal’in kayıp bazı kitapları da bulunur. Oglunun yoğun araştırmaları sonucu “Yüz Karası” adlı kayıp romanını tam elli bir yıl sonra bulunur. Yine, 1961 de “Büyük Gazete”de yayınlanan “Uçurum” romanı bulunur.

Ailesi tarafından her yıl düzenlenen “Orhan Kemal Roman Armağanı” 1971′den itibaren sürekli düzenlene bir etkinliktir.

“Yazı İşçisi”, Orhan Kemal

Her insan’ın bir mesleği vardır. Mesleğinin yanı sıra başka işler de yaparlar. Orhan Kemal’in yazım dışında bir işi olmadığı gibi, mesleği de yoktu. Yazılarını satarak yaşamını sürdürmeye çalışmıştır. Orhan Kemal’in yaşamı yazımdır. Yazmak dışında bir yaşamı olmayan az sayıdaki yazarlaımızdır.

Orhan Kemal, kapitalist sistem karşısında “kaleminden başka kaybedecek bir şeyi olmayan” bir yazadır. Emeğinin üretkenliğine adanmışlık, Orhan Kemal’i güçlü kılan, kendini süreki geliştiren bir edebiyat insanı olmasıdır. Devrimci felsefede insan düşüncesini, yaşanan pratik belirler. Orhan Kemal, sıradan emekçilerin günlük pratiğini, öykü, roman tarzında sunar.Orhan Kemal, sıradan, ezilen, haksızlığa uğrayan, acı çeken sömürülen emekçilerin günlük kavgasını, edebiyata, oradan da onların hizmetine sunar. Edebiyat onun kaleminde bir araçtır. Bu nedenle Orhan Kemal, 100. Ve bininci yılllarda da da anımsanacak, okunacak bir büyük yazardır.

Büyük usta, geçimini sağlamak, para kazanmak amacıyla durmadan öyküler kurgular. Gazetelere tefrika romanlar ve film senaryoları yazar. “72. Koğuş, Murtaza, Eskici ve Oğulları, Kardeş Payı” adlı eserleri tiyatroya uyarlanır. 1964’de, doğrudan oyun biçiminde yazdığı eserleri “İspinozlar”, “Yalova Kaymakamı” adıyla sahnelenir. Aynı şekilde “Gurbet Kuşları’nı” Halit Refiğ’le birlikte senaryolaştırır. Filmi seyirciden büyük ilgi görür.

Orhan Kemal ölmeden önce, “Yarına birkaç kitabım kalır mı, kalırsa yeter” demiş. Oysa, gerçek, Orhan Kemal’in öngörüsünden çok ileridedir. Orhan Kemal’in 54 kitabının tamamı basılmaya, okunmaya devam ediyor. Onun eserleri, sinemalarda ve sahnelerde ve televizyonlarda sevilerek izleniyor. Ülkemiz de, Orhan Kemal’in yaygın bir kitle tarafından izlenmesi, okunması, Türkiye emekçilerini, geleceğin hakim sınıfları olma özlem ve gerçeğini ortaya koyar.

Kapitalizm , basit anlamda meta üretimi ve metaların pazarlandığı bir sistem. Pazar için üretimin öne çıktığı bir sistem. Orhan kemal, meta ekonomisinin geliştiği toplumda, metalaşan bireyi analiz eder. “Önce ekmek’de”, metalaşan bireyin çıkmazını anlatır. Sınıfın sorunlarına bakan sanat edebiyat burada görev başı yapar. Salt gerçekçi bakış, emekçilerin durumunu yansıtırken, eksik gerçeği yansıtır bir bakıma. Devrimci gerçekçi edebiyat, resim çekmekle yatinmez, emekçilere çıkış yolunu da gösterir. Sömürüyü anlatmak, sömürü çarkları arasındaki emekçilerin çarklar arasına sıkışan bedenlerini anlatmakla yetinmez. Devrimci edebiyat, çarklar arasına sıkışan emekçileri, çarkların arasından çıkışın yolunu gösterir. Emekçileri, çarkların bir parçası olmaktan kurtarır, çarkların kontrolünü önerir.

İşçi sınıfının yoksulluktan kurtulması rastlantılar sonucu olmaz. İyi bir sendika önderinin çabalarıyla sınıfsal değişim gerçekleşemez. Toplumsal kurtuluş için, nesnel koşulların olgunlaşması da yeterli değildir. Nesnel koşulları değerlendirmede ideoloji, düşünce, politika, örgüt ve planlama da gereklidir. İşte tam bu noktada edebiyat ve sanat, düşüncelerin emekçilere sunumunda işlevsellik kazanır. Orhan Kemal, sınıf mücadelesinde, emekçilere değişim düşüncesini iletmek gibi son derece önemli bir işlev yüklenir. Hayatına yön veren değerleri, eserlerinin üretimi ilişkisi içinde görev edinir. Onun edindiği büyük değer, sosyalizmin, işçi sınıfı elinde gerçekleşeceği inancıdır.

Belirtmek gerekirse, buna inanıp inanmamak, bireyin konumunu belirler. İşçi sınıfın, sınıf olarak sosyalizme inanması, kapitalizmin sonunu belirler. İşçi sınıfı, sürekli kapitalist üretimin “ücretli köleleri” olarak kalamaz. Kapitalist emperyalist sistemin, dünya halklarını sürekli sömürü altında tutması düşünülemez. İnsanlık, kapitalist sistemin, insanlığı ve doğayı yıkıma uğratmasına, sürekli seyirci kalınamaz.

Toplumsal gelişmel, ortaya çıkan çelişmelerin çözümülyerek ilerler. Bu zorunluluğa inanmak, insanlığı sosyalizmin pratiğine katılmaya zorlar. Yüzlerce yıldır İnsanlık, edebiyat, kültür ve sanat çalışmaları ile bu yolun uzun yolcusudur. O nedenle, sosyalizmin büyük önderi Karl Marks, Felsefenin Sefaleti adlı eserinde “Eşitliğe doğru yönelme eğilimi elbette yüzyılımıza aittir” der. Kapitalizmin tek alternatifi vardır, eşitlikçi sosyalist sistem. Bu sistemin kurulması sonucu, dünyamız büyük değişimi yakalayabilir ve insanlık, daha iyi bir üretim biçimine ve yaşam düzeyine ulaşabilir. Öne sürüldüğü gibi, iyi bir yaşamın ölçüsü, daha fazla tüketim ve “herkese bir araba” ile sağlanamaz. “Araba Sevdasından” kurtulmak ve ihtiyaçlarımız oranında tüketim, insanlığı ve doğayı yıkımdan kurtarcak olan en büyük çözümdür.

“Ezilenlerin zabıt kâtibi mi?”

Çukurova, emkçi Orhan Kemal’i eğitmiş olgunlaştırmıştır. Orhan Kemal, kabuğuna sığmayacak denli gelişmiştir. Orhan Kemal’in gözü İstanbuldadır. İstanbul’a, özümsediği yaşamın edebiyatını yapmak gelir. İstanbul’a daha önce gelemesini babası engeller. Babası ölünce, kendi kararlarını verebilecek konuma gelir. 1950 de İstanbul’a göç kararı gerçekleşir.

İstanbul’a geliş öyküsünü büyük usta, “Yazı işlerine baktığım, bu sayede kıt kanaat geçinmeye çalıştığım çeşitli derneklerdeki işlerime de şıp diye son verilmişti, iktidara yeni geçen Demokrat Parti’liler tarafından.. Sebep politik miydi:.. Yoksa benden açılacak yer ya da yerlere kendi partililerini mi kayıracaklardı bilmiyorum.” Tümceleriyle, Türk siyasi tarihe ayrımcılık notunu düşer.

Nazım Öğütçü, baba Orhan Kemal için,” 21 yıl içersinde 54 kitap” yazdığını söylerken, ondaki yazım zenginliğini anlarız. Bu zenginliğe usta yazar, emekçi yaşamında ulaşır. Günümüzde tekellerin hizmetinde, onların sunduğu olanaklar ve servetlerle yazan yazarlar, değil 100 yıl, 100 gün sonra unutulduklarına tanık oluyoruz.

Orhan Kemal, tarımda ve sanaide başlayan kapitalist gelişme ve kapitalizmin yarattığı “metalaşan emeği”, çok canlı anlatımla analiz eder. Sosyalizmin derin teorileri, “Grev”, “Ekmek Kavgası”, “Hanımın Çiftliği”, “Avere Yıllar”, “Cemile” ve daha pek çok eserinde , emekçilerin yaşamı içinde somutluk kazanır. Ebebiyat ve sanat, yaşamı açıklarken, yeni bir yaşamın tasarımını yapar. Aydınlar, düşünce üretimini yapanlar, yeni bir yaşamı ve yaşamın tasarımını sunmakla görevlidir. Ünlü Fransız Flozofu Jane Paul Sartre, aydınları, “kendi başlarına fikir üretemeyen, aydınlatılması gereken kitlelerle birleşme çabasına katılanlar” biçiminde tanımlaması, anlamlıdır.

Orhan Kemal, hem bir emekçi, hem de aydın karekteri ile, başarıyı yakalar. Tüm eserlerinde, tarımdan kopup sanayi merkezlerine doğru akan emekçilerin yaşamını gözlemler. Onların “ekmek kavgası” içindeki sömürülme biçimlerini, korkularını, başarı ve başarısızlıklarını konu edinir.

Çukurovanın, “bereketli toprakları üzerinde”, insan bereketi vardır, Orhan Kemal’in eserlerinde. Orhan Kemal, yerelden evrensel değerlere uzanır. Evrensel ile, ulusal değerler bütünü, Orhan Kemal’in eserlerini biçimlendirir, sağlam bir öz kazandırır.Toplumsal gerçekçi adebiyatın başarıları, mücadele içindeki emekçiyi öyküler. Onların, birey olarak, içine düştükleri zaafı, yanılgıları inceler. işçi ve iş-veren arasındaki ilişkileri toplumsal alana taşır. Tek başına bir işçi, işleyen makinalar karşısında güçsüzdür. Yoksulluk ve zenginlik arasındaki uçurum, bireyin becerisizliğ biçiminde yorumlanamaz. Emekçi bireyi, sınıf dayanışması ve sınıf bilincine ulaşmadığı ölçüde güçsüz, beceriksiz ve edingendir. Emekçilerin üretim içindeki becerileri, sınıf bilinci ile yeni başarılara dönüşür. Sınıf bilinci, sınıfın kaderinin değişiminde en önemli etkendir.

Büyük edebiyat ustasını, “emekçilerin zabit katibi” ile tanımlamak eksik bir tanımdır. Orhan Kemal, sıradan bir röportajcı, sıradan, emekçiler adına “arzuhal” yazan bir yazar değildir. Bütün bunların dışında o, geleceğin tasarımını yapan emek işçisidir. Emekçilerin kurtuluşuna inanann, yetkin bir edebiyat ustasıdır.
Çağdaş Edebiyat ve Orhan Kemal.

Çağdaş edebiyat alanında ortaya çıkan yazarlar için toplumsal gerçekçi tasarım, önemli bir öğedir. Orhan Kemal ilk romanından son romanına kadar, eserlerini ‘kucuk adam’ın birey olma yolundaki gelişimini analiz eder. Bireyin toplumsal yaşam içindeki olumlu ve olumsuz etkisini sorgular. İlerici edebiyat eskiyi kıyasıya elştirirken, yeninin önünü açar. Düşünsel planda, ilerlemenin önündeki engelleri ortaya koyar. Yol temizliği yapar.

Orhan Kemal’in etkili bir biçimde kullandığı dil, mizahi anlatım, akıcılığın yanı sıra, bireyi olaylar karşısında seçeneksiz bırakmaz. Orhan Kemal’in, “ekmek kavgası” içindeki bireyi, çaresiz bırkmayışı, onu günümüze taşıyan en önemli özelliğidir. Orhan Kemal, yaşadığı dönemi kurtardığına inanır. O yarin endişesi içindedir. Bu nedenle, “Yarına birkaç kitabım kalır mı?” sorusunu sorar. Bir yazar için bu soru önemlidir. Bu soruyu, Orhan Pamuk, Elif Şafak soramaz. Onların yarınlarla ilgili bir düşünceleri yok. Sistem adına faaliyet yaparlar. Onlar için, bugün, “anı yaşamak” yeterlidir.

Emekçileri, sıradanları ve “küçük bireyi” yazan Orhan Kemal, kadın emekçilerin de sorunlarını analiz eder. Sosyalist gerçekçi edebiyat, bir anlamda, kapitalist sistemin en çok ezdiği kadını öne çıkar. Orhan Kemal’in eserlerinde, sıradan kadınlar, öne çıkar. Toplumsal modelin ögeleri olur. Sınıfın, kahramanları olur.

Yoksulluk içinde ezilen sömürülen kitleler, kadın ve erkeklerden oluşur. Yaşama birlikte tutunur. Birleşik iki güçtür. Sistemin kadına ve erkeğe ayırdığı alan ortak bir alandır. Kadın ve erkeğin var olduğu alanda topanan emekçilerin farklı farklı bireysel istekleri vardır. Emekçi bireyler olarak, kusurları, bireysel özlemleri, burjuvalaşma istemleri, ortaktır. Usta yazarın gözünde ayrım yoktur. Üretim içinde, kadının oynadığı öncü rol, etkin roldür. Kadını anlatırken, onu küçültmez. Gelişme, ilerleme, edinilen başarı ve başarısızlığı, ortak bir biçimde paylaştırır.

Emekçilerin yazmanı büyük yazar, umutsuz değildir. Karşı karşıya kaldığı baskı, tutuklama, sürgün ve maddi sıkıntılar karşısında, “Hayatın tadını çıkarmaya devam ettik.” der. Orhan Kemal’in “hayatın tadını çıkardık” sözü, mutluluğun, salt olanaklardan ibaret olmadığı gerçeğidir.

1960 sonrası örgütlenen Türkiye İşçi Partisi’nin toplantılarına katılır. Her fırsatta düşüncelerini açıklar. Baba mirası olan “muhalif” tavrını, gerçekçi bir temele, sınıf temeline oturtur.

Ölümüne değin, öğretmeninden edindiği düşünceye bağlı kalır. Bir seyhat için gittiği sofya da, 2 Haziran 1970’de yaşama veda eder. Hastanede geçirdiği son iki günün ardından. “İnsan dediğin birden ölmeli, Her şey birdenbire olmalı… Böyle ölmek isterim… Kimseye muhtaç olmadan…” demiş. “Eşe Dosta Selam, inandığım doğruların adamı oldum. Böyle yaşadım, karınca kararınca bu doğruların savaşını daha çok sanatımda yapmaya çalıştım. Kursağıma hakkım olmayan bir tek kuruş dahi girmemiştir…” mesajını iletir. Bu mesaj, yeniyi arayan, yenilikler peşinde koşan herkesin yaşam biçimidir. Yaşamın güzelliğ büyük yazarın mesajında yüklüdür. Sömürücü sınıfları ve gericiliği, yıkacak olan düşünce “hakkımız olmayan bir tek kuruş” önünde eğilmeme ruhudur.

Büyük yazar Orhan Kemal’in Sofya’ dan ilettiği mesaj, ilkemiz olmaya devam edecek.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

1 × 1 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.