Ortadoğu turunda… Ürdün durağı (2)

Suriye’den Ürdün topraklarına geçince sihirli bir el tarafından coğrafyanın değiştirildiğini düşünüyorsunuz. Birden çöl iklimi başlıyor. Ürdün’e kıyasla oldukça yeşil olan Suriye’den ayrıldığınızı, ıssız bucaksız çöllerin ortasına düşünce iyice anlıyorsunuz.


Ürdün sınır kapısında sizi, Kral Abdullah’ın “Ürdün topraklarına hoş geldiniz” der gibi güldüğü portresi karşılıyor. Kralın fotoğrafları ülkenin her yerinde karşınıza çıkıyor. Suriye’de Hafız Esad ve oğlu Beşar Esad’ın fotoğrafları genellikle yan yanayken, burada sadece Kral Abdullah’ın fotoğrafları göze çarpıyor. Abdullah’ın babası Kral Hüseyin’in fotoğrafları neredeyse yok gibi.


Ürdün krallığının resmi adı Ürdün Haşimi Krallığı. Kral Abdullah’ın büyük dedesi Şerif Abdullah tarafından kurulmuş bir krallık bu.


Ürdün Haşimi Krallığını anlatmadan önce Ürdün’ün tarihine kısaca bakmakta yarar var. Ürdün’ün tarihi çok eski devirlere dayanıyor. Bölgede pek çok devlet kurulmuş. İsrailoğullarının bölgeye gelişi bile milattan önce 13. yüzyıla rastlıyor. İsrailoğullarının hakimiyetini Asurlular bitirmiş. Ardından bölgede Babil hakimiyeti başlamış. Tarih kitapları, milattan önce 332 yılında Büyük İskender’in bölgeyi ele geçirdiğini yazıyor. Ardından Romalılar gelmiş. Roma imparatorluğunun ikiye ayrılmasından sonra bu kez Bizans İmparatorluğunun eline geçmiş bugünkü Ürdün toprakları. Bu toprakların Müslümanların eline geçişi ise Hazreti Ömer zamanına denk geliyor. İslamiyetle birlikte burada sırasıyla Emevi, Abbasi, Selçuklu, Eyyubi ve Memluk hakimiyetini görüyoruz. Ardından Yavuz Sultan Selim 1516 yılında burayı Osmanlı devletine katıyor.  Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar, yaklaşık 400 yıl Osmanlı hakimiyeti hüküm sürüyor bu topraklarda. Osmanlıdan sonra İngiltere’nin manda yönetimi başlıyor. 1921 yılında ise peygamber soyundan geldikleri için halifeliğin kendisine geçmesi gerektiğini iddia eden Emir Şerif Abdullah’ın kurduğu Ürdün Haşimi Krallığı’nın yönetimi başlıyor.


DIŞA BAĞIMLI BİR ÜLKE


Bu sözde bağımsız bir krallıktı ama, aslında İngiltere’nin kontrolü altındaydı. Şerif Abdullah İngilizlerin kendisine Arap yarımadasının krallığını vereceğini düşünerek Osmanlıya ihanet etmekten çekinmemişti. Yine aynı düşünceyle İngilizlerin Filistin topraklarını işgal etmesine yardımcı olmaktan da geri durmadı. Aslında tarih sayfaları bu tür ihanetlerle doludur. Ve yine tarih sayfalarının yazdığı gibi, ihanet eden aslında kendine ihanet etmiştir. Şerif Abdullah’ın sonu da buna tipik bir örnektir. Çünkü Şerif Abdullah, 1951 yılında İngilizler tarafından öldürülmüştür.


Şerif Abdullah’tan sonra yerine oğlu Talal geçti. Bir yıl sonra akli dengesi yerinde olmadığı gerekçesiyle tahtan indirildi ve krallık 17 yaşındaki oğlu Hüseyin’e verildi.


Kral Hüseyin muhafazakar bir politika sürdürdü. Demokrasiden korkuyordu. Bu yüzden parlamenter sisteme dayalı bir krallık kuramadı. Ürdün’de ilk seçimlerin 8 Kasım 1989 tarihinde yapıldığını düşünürsek, bu korkunun büyüklüğünü de anlamış oluruz. Gerçi Kral Hüseyin’e kalsa yine de seçim olmazdı ama, 18 Nisan 1989'da patlak veren halk ayaklanmaları, Hüseyin’i demokratik sisteme zorlamış, halkı ancak demokratik vaatlerle yatıştırabilmiştir.


Kral Hüseyin, 1953’den 1999 yılına kadar 46 yıl süren saltanatı süresince Amerika'nın ve İsrail'in bölge üzerindeki çıkarlarına hizmet etmiştir.


Yerine geçen oğlu Abdullah'ın politik çizgisinin babasından ya da büyük dedesinden pek farkı yok. Olamaz da. Çünkü ne kadar bağımsızmış gibi görünürse görünsün, Ürdün birçok yönden dışa bağımlı bir ülke. Ürdün’den uluslararası dengelere kafa tutmasını beklemek biraz hayalcilik olur.


Ürdün’ün dışa bağımlılığı sadece yönetimi açısından değil, ekonomisi açısından da var olan bir gerçek. Dış yardım olmadan Ürdün ekonomisi ayakta duramaz. İlk yardım petrol üreten Arap ülkelerinden geliyor. Ardından Amerika ve İngiltere geliyor.


Ürdün sanayi anlamında zayıf bir ülke. Topu topu 400 fabrikası var. Onlar da gıda ve deterjan ağrılıklı fabrikalar. Ülkenin tarımı, İsrail’in verimli toprakları işgal etmesiyle neredeyse yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Ülke gıda anlamında kendi kendine yetecek durumda değil. Kısaca ülkenin üretimden gelen gelir kaynağı yok denecek kadar az.


Ürdün’ün yardımlarla yaşayan bir ülke olduğunu söylemiştik. Ekonominin bir ayağında da savaş zenginlerinin ülkeye soktuğu para var. Ürdün savaş zenginlerini kabul eden bir ülke. En son Irak’tan gelen savaş zenginleri ekonomiyi biraz canlandırmış gibi gözüküyor. Gerçi halk bu durumdan pek memnun değil. Çünkü üretim olmadığı için ülkeye giren para enflasyonu arttırmış. Örneğin savaştan kaçan birbuçuk milyon zengin Iraklı burada lüks daireler almış. O yüzden ev fiyatları yükselmiş durumda.


Bu arada yeri gelmişken söyleyeyim, Amman’da Saddam’ın kızlarının yaşadığı evleri de gördük. Savaş’tan kaçan Saddam ailesi Ürdün’de rahat bir yaşam sürüyor.


Ürdün için en pahalı Arap ülkesi diyebiliriz. Burada her şey pahalı, özellikle su çok pahalı. Çöl ikliminin hakim olduğu Ürdün su kaynakları bakımından dünyanın en fakir 10 ülkesi arasında yer alıyor. Bu yüzden su çok değerli.


Savaş zenginlerine kucak açan Ürdün’de gerçek Ürdünlü bulmak çok zor. Ürdünlüler kendi ülkelerinde azınlık durumundalar. Burada Filistinliler çoğunlukta. Daha doğrusu Filistin asıllı Ürdünlüler bunlar. Ürdün Filistinlilere vatandaşlık hakkı tanımış.


Ürdünlülerin büyük çoğunluğu Arap. Ürdün Nehrinin batı tarafına yerleşen İsraillilerden sonra, en büyük azınlık grubu Çerkez ve Çeçenlerden oluşuyor. Diğer azınlık grupları ise Asuriler ve Ermeniler. Ülkede ayrıca az sayıda Kürt, Türk, İranlı ve Yahudi bulunuyor.


MUSTAFA AKKAD’IN SON NEFESİNİ VERDİĞİ YER


Ürdün’ün kuzeyinde Suriye, kuzey doğusunda Irak, güneyinde ve güney doğusunda Suudi Arabistan, batısında İsrail ve Batı Şeria var. Ürdün 16 ilden oluşuyor. En büyük ili başkent Amman. Amman ortasında bulunan kalesi ve Roma antik tiyatrosuyla görülmeye değer bir şehir.


Amman bana 2005 yılında uğradığı bombalı saldırı sonucu hayatını kaybeden, “Çağrı” ve “Ömer Muhtar-Çöl Aslanı” filmlerinin yönetmeni Mustafa Akkad’ı da hatırlatıyor. Şehir gezimiz sırasında dünyaca ünlü Suriyeli yönetmen Mustafa Akkad’ın vurulduğu binayı da görüyoruz.


Mustafa Akkad, kızı Rima ile birlikte, bir akrabalarının düğününe katılmak üzere Ürdün`ün başkenti Amman`a gelmiş ve Hyatt Oteli`nde konaklamıştı. Otelin lobisinde beklerken, El-Kaide`nin gerçekleştirdiği bir bombalı saldırı sonucu kızıyla birlikte hayatını kaybetmişti.


Mustafa Akkad için Suriyeli dedik ama, o aslen Amerikalı bir yönetmen. Çünkü 1930’da doğduğu Halep’ten 18 yaşındayken ayrılıp Los Angeles`a gitmiş ve orada dünyanın en saygın sinema okullarından olan UCLA`da (University of California, Los Angeles) okumuş. Arkasından USC`de (University of Southern California) master yapmış.


Akkad, kendine özgü sinema dili olan önemli bir yönetmendi ve sinemaya “Çağrı” gibi çok önemli bir film hediye etti.


SODOM, GOMORE VE PETRA


Ürdün’de bulunduğumuz iki gün içinde Ölüdeniz’i ve İslam tarihinde önemli bir yer teşkil eden Mute savaşının yapıldığı meydanı ve bu savaşta orduyu kumand aeden üç önemli komutanın türbelerini ziyaret ettik.


Lut Gölü, ya da diğer adlarıyla Ölü Deniz veya Kızıl Deniz, aktif bir sismik bölgenin, yani bir deprem kuşağının tam üstünde yer alıyor. Bilimsel araştırmalar böyle söylüyor. Örneğin Alman arkeolog Werner Keller: “Bu bölgede çok büyük çökmeler patlamalar, yıldırımlar, yangınlar ve doğal gazlarla birlikte korkunç bir deprem olmuş ve Siddim Vadisi ile birlikte Lut Kavmi'nin şehirleri yerin derinliklerine gömülmüşler” diyor bölgeyle ilgili bir araştırmasında.


Kuran’da Lut kavmi olarak, Eski Ahit’te de Sodom ve Gomorra kentlerinin yıkılması olarak geçen olayın geçtiği bölgede bugün Lut Gölü bulunuyor. Lut Gölü dört ülkeyle sınır. Biz Ürdün sınırından Lut Gölü’ne gidiyoruz.


Zaten Lut peygamberinde Ürdün devletinin sınırları içinde bulunan Lût gölü çevresinde yaşadığı söyleniyor. Günümüzde tuzlu suların doldurduğu bu kapalı deniz eskiden toprakları oldukça verimli bir vadiymiş. Ve o günün büyük şehirleri olan Şezum (Sodom) ve Omore (Gomore) şehirlerini bünyesinde barındırıyormuş.


Her iki şehirde de insanlar şehvet hırsı içindeymiş. Eşcinsellik çok yaygınmış bu şehirlerde. Lut peygamberin tüm uyarılarına rağmen Lut kavmi bir türlü sapkınlıklarından vazgeçmiyormuş. Birgün Allah’tan kesin hüküm gelmiş. Bu hükmü Lut’a bildirmesi için Allah üç meleği görevlendirmiş. Bu melekler; genç ve yakışıklı erkek kılığına girerek yeryüzüne inmişler ve Lut’un evine gelmişler. Şehirdeki eçcinsel erkekler Lut’a gelen bu yabancı misafirleri merak etmiş ve derhal onların peşine düşmüşler. Lut misafirlerini sapkın erkeklerden korumak için, evinin kapısını zorlayan kavmine iki kızını sunmuş ama, gözü dönmüş adamları ikna edememiş. O sırada melekler Lut kavminin gözlerini kör etmiş ve Lut’a “Allah’ın hükmü kesindir. Yarın kavminin üzerine felaketler gelecek, sen bu gece sana inanan insanları da al ve şehri terk et” demiş.


Lut o gece karısı ve kızlarıyla beraber şehri terk eder. Tanrı’nın "arkanıza bakmayın" emrine Lut’un karısı uymaz ve kaçarken merakını yenemeyip arkaya baktığı için tuzdan heykele dönüşür.


Lut Gölü, kutsal kitaplarda anlatıldığı olaylarla olduğu kadar, jeolojik olarak da ilginç bir bölge. Göl, dünyanın en alçak noktasında bulunuyor. Lut Gölü'nün başka bir özelliği de suyundaki tuz yoğunluğunun çok yüksek olmasıdır. Yüzde 30'u bulan tuz oranı yüzünden burada balık ya da yosun gibi herhangi bir canlı yaşamıyor. Lut Gölü'ne "Ölü Deniz” denilmesinin sebebi de budur.


Ürdün’de Lut Gölü kenarında oldukça güzel tesisler var. Hem güneş, hem tuz teninizin bronzlaşması için uygun bir zemin oluşturuyor. Sahile girişte Ölü Deniz mineralleriyle yapılmış cilt bakım ürünleri satan mağazalar var. Onlara uğramanızı öneririm. Hem ucuz, hem de çok seçenekliler.


Lut Gölü’ne kadar gelip de Petra Antik Kenti’ni görmemek olmaz. Lut Gölü ile Akabe Körfezi arasında yer alan Petra Antik Kenti, kuşkusuz geçmişten günümüze kalan en etkileyici miraslardan biri. Roma İmparatorluğu’nun burayı işgalinin ardından ve M.S. 400 yıllarında yaşanan deprem ve ekonomik sıkıntılar yüzünden zaman içinde etkinliğini kaybetmiş olan bu kent, 1812 yılında İsviçreli gezgin Johann Burckhardt tarafından bulunmuş. Kentteki yapılar kireç taşına oyularak yapılmış. Kent 1985 yılında Unesco tarafından Dünya Kültürel Mirası listesine dahil edilmiş ve korunmaya alınmıştır.


MUTE SAVAŞI


Mute, Kudüs'e yakın bir yer. Burada 100 bin kişilik Bizans ordusuna karşılık üç bin kişilik İslam ordusu karşı karşıya gelmiş ve bu savaş, tarihe Mute savaşı olarak geçmiştir. İslam tarihi açısından son derece önemli bir savaştır. Bu savaşa Hazreti Muhammed katılmamıştır.


o yıllarda Hz. Muhammed İslamı yaymak için büyük devletlerin hükümdarlarına elçiler göndererek İslam'a davet ediyordu. Bu elçilerden birini de Bizans İmparatorluğu'na bağlı Busra valisine gönderildi. Ancak Busra valisi Hazreti Muhammed’in gönderdiği elçiyi öldürttü. Bunu haber alan Muhammed üç bin kişiden oluşan bir orduyu Busra’ya doğru gönderdi.


Ordunun komuta edilmesi konusunda Muhammed, "Zeyd bin Harise’yi kumandan tayin ettim. Zeyd bin Harise şehit olursa yerine Cafer bin Ebu Talib geçsin. Cafer bin Ebu Talib şehit olursa, orduyu kumada görevini Abdullah bin Revaha alsın. Eğer Abdullah bin Revaha da şehit olursa, Müslümanlar aralarından en uygun komutanı seçip ordunun başına onu geçirsinler” demiştir.


İslam Ordusu'nun Medine'den hareket ettiğini duyan Bursa Valisi, Bizans İmparator'una haber gönderir. Bu arada kardeşinin komutasındaki bir orduyu da Müslümanlarla savaşmak üzere gönderir.


Bizans İmparatoru da 100 bin kişilik bir orduyla yola çıkar. Mute meydanında yapılan çarpışmada, Muhammed'in ismini saydığı üç komutan şehit olur. Ordunun kumandası Halid bin Velid’e verilir.


Halid bin Velid, günlerdir savaşan ordunun kıyafetlerini ve yerlerini değiştirir. Böylece Bizans Ordusu'nda şaşkınlık yaratarak sert bir hamleyle Bizans ordusunun dağılmasına yol açar. Bizans ordusunun sayı üstünlüğünü göz önünde bulunduran Halid bin Velid, savaşa daha fazla devam etmez ve Medine’ye geri döner.


Mute savaşından sonra Hazreti Muhammed’in amcası Ebu Talip’in oğlu Cafer’in adı Cafer-i Tayyar “Uçan Cafer” olmuştur. Zeyd bin Harise’nin şehit olmasından sonra sancağı eline alan Cafer'in önce sağ kolu kesilir. Sancağı sol eline alınca bu kez sol kolunu keserler. Sol kolu kesilince sancağı kesik iki kolunun kalan kısımlarıyla sıkıştırarak göğsü arasında tutan Cafer’in başını da keserler. Cafer şehit olduktan sonra "Cafer-i Tayyar” diye anılmaya başlar. Allah yolunda kesilen iki koluna karşılık Allah'ın ona iki kanat verdiğine inanılır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

4 × 4 =