Ortadoğu turunda… Suriye durağı (I)

Ortadoğu için insanlığın beşiği diyebiliriz ya da medeniyetlerin beşiği… İnsanlık tarihi burada başlamış. Kutsal kabul edilen üç büyük din de öyle… Üçü de bu topraklarda doğmuş, buradan dünyaya yayılmış.


Bu yüzden bu topraklar en kanlı savaşlara sahne olmuş, birçok kez işgal edilmiş ve birçok kez fiziki anlamda şekil değiştirmiş.


Haritaya bakınca Ortadoğu topraklarının ne kadar önemli olduğunu daha iyi anlayabilirsiniz. Üç kıtanın birleşme noktasıdır orası. O yüzden çok kültürlü ve çok renklidir.


Bu kültürel zenginlik tarih boyunca insanların buraya akın akın gelmesine yol açmış. Kimi yerleşmiş bu topraklara, kimi ise sadece gezip görmekle yetinmiş.


İzin verirseniz insanlığın cazibe merkezi olan bu topraklara yaptığım kısa seyahati sizinle paylaşmak istiyorum. İlk durağımız Suriye olacak.


SURİYE DEMEK ESAD AİLESİ DEMEK…


Suriye’ye hava yoluyla da gidebilirsiniz ama, biz kara yolunu tercih ediyoruz. Türkiye’den Suriye’ye iki sınır kapısı var. Hatay Cilvegözü ve Kilis Öncüpınarı. Biz Kilis Öncüpınarı’ndan giriş yapıyoruz Suriye topraklarına.


Türkiye’nin güneydoğusuna benzeyen bu toprakların Suriye’ye ait olduğunu sınır kapısında size gülümseyen Hafız Esad ve oğlu Beşar Esad’ın fotoğraflarını görünce anlıyorsunuz zaten. Sınır kapısından  başlayarak ülkenin her yerinde karşınıza çıkıyor bu fotoğraflar. Size Suriye’de olduğunuzu unutturmuyorlar.


Bizdeki Atatürk fotoğraflarından farklı bir anlamı var bu fotoğrafların. Ee dile kolay, bu fotoğraflardan babaya ait olanı 1970’den 2000 yılına kadar, tam 30 yıl ülkeyi yönetmiş birini temsil ediyor. Diğeri ise babasının hastalanmasıyla birlikte alelacele ülkeyi yönetmesi için hazırlanmış genç bir lideri…


Aslında baba Esad, kendi fotoğrafının yanında büyük oğlu Basel Esad’ın yer almasını istiyordu. Bunun için Basel’i özene bezene yetiştirdi. Ne yazık ki onca emek, hız tutkunu olan Basel’in bir trafik kazasında ölümüyle boşa gitti.


Dünyanın en kanlı bölgesinde 30 yıl iktidarda kalmayı başarmış Hafız Esad için, bu ölüm büyük bir yıkım oldu. Aradan çok geçmeden kendisi de hastalandı. Hasta yatağında küçük oğlu Beşar’i kendi yerine hazırlamaya başladı. Hızlı bir hazırlık dönemi geçirdi Beşar Esad ve babasının ölümünden sonra da genç yaşta ülkenin yönetimini üstlendi.


Anlayacağınız Suriye demek Esad ailesi demek. Neredeyse 40 yıldır Esad ailesi Suriye’de atılan her adımda kendi izini bırakmış.


Tabii iz bırakma konusunda Basel’de unutulmamış. Onun adına da bir hastane yaptırılmış ve hastanenin önüne heykeli dikilmiş.


SURİYE –İSRAİL İLİŞKİLERİ LİMONİ


Suriye, Türk vatandaşlarına vize uyguluyor. Fakat grupla gidecek olanlar için pasaport fotokopilerini Şam’daki seyahat acentalarından birine göndermeleri yeterli oluyor. Yani vize işlemleri Suriye’den sizin adınıza hallediliyor.


Suriye, otel ve yemek açısından ucuz bir ülke. Eğer dar bir bütçeniz varsa günde 15 dolara hem kalabilir hem de üç öğün yemek yiyebileceğiniz otellerde konaklayabilirsiniz. Bütçeniz biraz daha iyiyse beş yıldızlı otellerde de kalabilirsiniz. Çünkü beş yıldızlı oteller de oldukça ucuz.


Suriye, Türkiye’nin 25 – 30 yıl önceki haline benziyor. Şehircilik açısından Türkiye’nin ne kadar hızlı geliştiğini burayı görünce daha iyi anlıyorsunuz. Bizde yerlere kadar uzanan telefon, elektrik tellerini görmek artık imkansız gibi bir şeyken, orda bu doğal bir manzara olarak karşınıza çıkıyor.


Suriye’de yaşam sakinmiş gibi gözüküyor. Her ne kadar şu anda savaş durumu yoksa da, İsrail’le ilişkileri hiç iyi değil. Hatta ikiülkenin birbirlerine düşman olduğunu söyleyebiliriz. İsrail, güvenlik konusunda Suriye’den rahatsızlığını dile getirirken; Suriye, İsrail’in işgal ettiği Golan Tepeleri’nin iadesini istiyor. Aralarında ki husumet öyle kolay düzelecek türden değil. Öyle ki, eğer kara yoluyla Suriye ve Ürdün’den geçerek İsrail topraklarına giriş yaparsanız, geri dönüşünüzün aynı güzergahtan olması çok zor. Çünkü pasaportunuzda İsrail vizesini gören Suriye sizi sınırdan sokmuyor. Ülkenize ancak hava yoluyla dönüş yapabilirsiniz.


ŞEN OLASIN HALEP ŞEHRİ


Suriye’nin Türkiye sınırına en yakın şehri Halep. Burası ülkenin en büyük ikinci şehri aynı zamanda. Halep’e gece saatlerinde giriş yapıyoruz. Uykuya yatmış bir şehir beklerken, sokakları ışıl ışıl, parkları, çimenleri insanlarla dolu bir yerle karşılaşıyorum. Şaşkınlığımı fark eden rehberimiz “Burada devlet memurları sabah 08.00 de işe gidip, öğlen 14.30 da çıkıyorlar ve eve gidip uyuyorlar. Akşam da bu insanlar sabah 07.00’ye kadar sokaklarda oturuyorlar” diyor. Gözümün önüne güneşli havalarda İstanbul’da otoban kenarlarında piknik yapanlar geliyor. Manzara birbirine o kadar çok benziyor ki. Cadde ve sokak kenarlarındaki yeşil alanlarda bağdaş kurup oturan insanlar bir yandan çay içiyor, bir yandan çekirdek çitliyor, bir yandan da sohbet ediyor.


Geceyi otelimizde geçirip sabah Halep sokaklarına çıktığımızda şehir tenha gözüküyor gözümüze, taa ki Halep çarşısına gidinceye kadar…


Yaklaşık 4 milyon nüfuslu bir şehrin çarşısı da doğal olarak kalabalık oluyor tabii… Halep Kapalı Çarşı gezisi sırasında şehrin kültürel yapısı hakkında da bilgi sahibi oluyorsunuz. Şehrin nüfus yapısındaki renklilik kuşkusuz ki, yüzyılların tarihi ve kültürel birikimini yansıtıyor. Halep’te her dilden konuşan insan var. Bizim Kapalı Çarşımızı andıran ama daha çok sattığı mallarla Mahmut Paşa’ya benzeyen çarşıda Türkçe, Ermenice, İngilizce ve Fransızca konuşan insanlarla karşılaşabilirsiniz.


Ortadoğu'daki en uzun çarşı olan Halep Kapalı Çarşısı 15. yüzyılda yapılmış. Çarşı birbirini takip eden hanlardan oluşuyor. Çarşının içindeki kervansaraylar ise imalathane olarak kullanılıyor. Çarşı da genlikle turistik eşyalar, baharat, sabun, halı, kilim, ip, kıyafet ve her çeşit dokuma bulunuyor.


Çarşı da kaliteli mal bulmak zor ama, yine de rengarenk olması insanı cezbediyor. Halep’in ipeği ve sabunu çok meşhur. Fıstık, şekerleme ve tatlıları da…


Çarşının bir kapısı Zekeriya Camii’sine (Umeyyed Camii olarak da bilinir) çıkıyor. Şehrin en eski ve en ünlü camisi burası. İçerisinde Hazreti Meryem’in kızkardeşinin kocası olan Zekeriya peygamberin türbesi var. Türbede ise Zekeriya peygamberin parçalanmış cesedinin bir parçası bulunuyor. Çarşı yapılırken caminin bulunduğu yerde bulunan eski bir sandığın üzerinde, sandığın içinde Zekeriya Peygamberin cesedinin bir parçası olduğuna dair not bulununca, üzerine sandığın bulunduğu yere önce türbe, sonra da cami yapılmış.


Halep deyince akla ünlü ve görkemli kalesi geliyor. Kale dünyanın en savunmalı kalesi olarak ün yapmış. Bugüne kadar hiçbir savaşta fethedilmemiş. Kale Müslümanlar tarafından yapılmış. O yüzden içerisinde iki cami var. Kral dairesinin içindeki ahşap işçilik ise muhteşem.


İKİNCİ DURAĞIMIZ ŞAM


İkinci durağımız ülkenin başkenti olan Şam. Şam’ın asıl adı bir çeşit ipek böceği anlamına gelen “Dımask”tır. Arapça “Dimeşk” olarak telaffuz ediliyor. Gerçi tarih boyunca Şam toprakları deyince Filistin, Ürdün, İsrail’in bir kısmı ve Türkiye’nin Hatay ve Gaziantep’ini de içine alan bölge anlaşılıyordu. Dimeşk ise bugünkü Suriye’nin başkenti olan Şam’ın adıydı.


Şam’da görülecek çok yer var. Biz bunların çok az bir kısmını görebildik. Hepsini görmek için en az bir haftalık bir Şam gezisi yapmak gerekir. Gördüklerimiz arasında Emeviye Cami, Babul mualla, İbni Ömer, Türk pilotları şehitliği, Bilal Habeşi’nin kabri, Halid bin Velid türbesi, Selahattin Eyyubi türbesi, Yahya peygamberin türbesi ve Hazreti Hüseyin’in makamı var.


Tabi son Osmanlı padişahı Vahdettin’in mezarı da ziyaret ettiğimiz yerler arasında. Sultan Vahdettin’in naaşı, Süleymaniye Cami bahçesine defnedilmiş. Aynı yerde Abdülmecid’in kızı Seniha Sultan, Abdülmecid’in torunu Abdülhalim Efendi, V. Murad’ın kızları Fehime Sultan ve Hatice Sultan, Abdülaziz’in oğlu Seyfettin Efendi, Abdülaziz’in kızı Nazime Sultan, Abdülaziz’in torunu Mihribah Hanım, II.Abdülhamid’in oğulları Burhaneddin Efendi, Bedrettin Efendi, Muhammed Selim Efendi, Abid Efendi, II. Abdülhamid’in kızı Refia Sultan, II. Abdülhamid’in torunu Hamide Hanım ve yine II. Abdülhamid’in torunu Fahriye Hanım yatıyor.


Süleymaniye Külliyesi Kanuni Sultan Süleyman zamanında Mimar Sinan tarafından yapılmış. Mimar Sinan’ın kalfalık eserlerinden biri olan bu mekan buram buram Osmanlı kokuyor. Bahçesinde yatan Osmanlı hanedanlığı mensupları kadar mimarisiyle de tam bir Osmanlı toprağı burası.


Külliyeyi bekleyen kişi burası hakkında kısa bilgiler veriyor bize. Sıra Sultan Vahdettin’in mezarına geldiği zaman biraz duraklıyor ve Turgut Özal’ın Vahdettin’in mezarı başında herkesi dışarı çıkardıktan sonra yarım saat kadar kaldığını ve ağladığını anlatıyor.


Şam’da daha doğrusu Suriye’de Osmanlı sultanları çok seviliyor. Özellikle de II. Abdülhamid.


Şam’da onun adına bir çarşı bile var. Sultan II. Abdülhamid’in yaptırdığı Hamidiye Çarşısı turistler için gezilecek, alışveriş yapılacak yerlerin başında geliyor. Burada Şam işi elbiseler, örtüler, nargileler, sedef kakmalı tavlalar, kutular aklınıza ne gelirse bulunuyor.


Ancak ipek işler ve özellikle Şam'la ilgili bir hediye almayı düşünüyorsanız biraz daha dikkatli olun. Çünkü Çin malları orda da hakimiyeti ele geçirmiş durumda. Çin mallarından sıyrılıp özel Şam işi hediyelik eşyalara ulaşmak biraz sabır ve zaman istiyor.


Bazı dükkanlarda 24 ayar altın ipliklerle, tamamen el dokuması olan bayan şalları, erkek kravatları, yastık örtüleri, bayan çantaları ve elbiselik kumaşlar var. Bunlar öyle büyük dükkanlarda satılmıyor. Bu nadide güzellikleri görebilmek ya da alabilmek için minicik dükkanlara girip çıkmanız gerekiyor.


Açıkçası eğer alışveriş tutkunuysanız, Şam gerçek bir cennet.


Ha bir de Şam'a gelip de buradan tatlı ya da Şam şekeri almadan dönmek olmaz. Şam tatlıları neredeyse şerbetsiz ya da çok az şerbetle yapıldığı için uzun süre dayanıyor. Eğer kutusunu açmazsanız aylarca bu tatlıyı muhafaza edebilirsiniz.


Hamidiye çarşısının bitiminde Emeviye (Umeyye) Camisi var. Emeviler döneminde yaptırıldığı için camiinin adı Emeviye Camii olarak biliniyor. Bu camiinin en önemli özelliği ise ezanın koro eşliğinde okunması. Önce müezzin okuyor, ardından da koroyu oluşturan grup, müezzinin okuduğunu tekrar ediyor. Bu tarz ezan dünyada bir tek bu camide okunuyor. 


Bu caminin bir başka özelliği de; Mesih’in dünyaya caminin doğusundaki beyaz minareden  (Ak Minare) ineceğine inanılması.


Cami eski bir Roma tapınağının temeli üzerinde yükseliyor. Yapı, dört büyük ayağın taşıdığı dört kemere oturtulan bir kubbeyle örtülmüş. Cami günümüze pek az örneği kalan zengin mozaik süslemeleriyle dikkat çekiyor. Özellikle duvar yüzeylerini hiç boş yer kalmayacak şekilde süsleyen Emevi sanatından örnekler ne yazık ki çok değil. Emevilerin bu topraklarda yaptırdıkları saray, köşk, kale gibi yapılardan günümüze çok azının ulaştığı görülüyor.


İLK CİNAYET BURADA İŞLENDİ


Şam öyle bir şehir ki, kutsal kitapların kabul ettiği ilk insan olan Adem ile Havva’nın çocukları Habil ile Kabil’i de bünyesinde bulunduruyor. Adem ile Havva’nın iki kere biri kız biri erkek olmak üzere ikiz çocukları oldu. İlk ikizler Kabil ve İklimya’ydı. İkinci ikizler ise, Habil ile Rebudga.


Çocukların evlenme vakti geldiğinde Kabil’in Habil’in ikizi Rebudga ile, Habil’in de Kabil’in ikizi İklimya ile evlenmelerine karar verildi.


Kabil bu karara isyan etti ve Rebudga’dan daha güzel olduğu için kendi ikizi İklimya ile evlenmek istedi.
Bu ilahi emre aykırıydı. Adem “Allahın emri ve bizim rızamıza isyan ediyorsun” dediyse de Kabil dinlemedi. İklimya ile evlenmekte ısrar etti. O zaman Adem iki oğluna da kurban kesmelerini kinin kurbanı kabul olursa İklimya ile onun evleneceğini söyledi.


Kabil çiftçilikle, Habil de hayvancılıkla uğraşıyordu. Bu yüzden Kabil bir demet buğday, Habil ise koyun getirdi ve kurban meydanına bıraktı. O dönemlerde kurbanlar bu meydana bırakılıyor ve gökten bir nur gelip o kurbanı aydınlatıyordu. Böylece kurbanın kabul olup olmadığı anlaşılıyordu.


Habil ile Kabil’in kurbanları meydana bırakıldı. Bir süre sonra gökten  bir ışık süzüldü ve Habil’in kurbanını aydınlattı.


İklimya ile Habil’in evlenmesine karar verildi. Kabil gene direniyordu. Kardeşine karşı nefreti daha da artmıştı. Birkaç gün sonra içindeki öfke daha da büyümüş olarak Habil’in gelişini bekledi ve yerden aldığı taşla Habil’in kafasına vurdu. Habil oracıkta yere yığıldı ve öldü.


Böylece dünyada ilk cinayet işlenmiş oldu.


Kabil, cinayetin, hatta ölümün ne olduğunu bilmiyordu. Bir süre kardeşinin yerden kalkmasını bekledi. Sonra onu sırtına aldı ve yürümeye başladı. Bir süre yürüdükten sonra yoruldu ve bir kayanın üstüne oturdu. Habil bir türlü uyanmıyordu ve Kabil onu ne yapacağını bilmiyordu. Tam o sırada iki karganın kavga ettiklerini gördü. Kavga sonunda kargalardan biri yere yığıldı ve tıpkı Habil gibi kıpırdamadan yatıyordu. Diğer karga gagasıyla toprağı eşeledi ve yerde yatan kargayı oraya sürükleyip üzerini toprakla örttü. Kabil’de hemen aynısını yaptı ve kardeşini eşelediği toprağa gömdü.
Rivayete göre Habil’in mezarı Şam’da Kasiyun dağındadır. Biz Kasiyun dağlarına çıkmadık, oraya uzaktan baktık ama, söylenilene göre Habil’in mezarı ordaymış ve türbesi ziyarete açıkmış. Habil’in türbesini ise ilk peygamber olarak onu kabul eden Dürziler bekliyormuş.


HAZRETİ İSA’NIN DİLİNİ KONUŞANLAR


Suriye’nin tüm dinler için özel bir yer olduğunu söylemiştik. Hazreti İsa’nın konuştuğu dil olan Aramice’yi konuşan dünyadaki tek köy de burada bulunuyor. Malule adındaki bu yer Şam’a 54 km uzaklıkta.


Aramice ya da Aramca’ya ait en eski kaynaklar milattan önce 2. binyıl başlarında Suriye'de bulunmuş. Bu dil aynı zamanda Yahudiler tarafından İbranice yerine günlük konuşma ve yazı dili olarak da kullanılmış. İslamiyet'in yayılması ile yerini Arapça'ya bırakmış olan bu dil, dünyada unutulmaya yüz tutmuş dillerden biri. Bu dili dünyada toplam 200 bin kadar konuşan olduğu tahmin ediliyor.


Malule, konuştukları dil kadar mimarisiyle de ilginç bir köy. Kayalar arasında saklı kalmış bu köyün bir başka özelliği de Hazreti İsa ve annesi Meryem'in bu köyde tam 16 yıl yaşamış olması. Hatta Hazreti meryem’in kovalandığı dönemde ok yağmurlarından kaçarken, bir mucize olarak dağın zikzak şekilde ayrıldığı yol da ziyarete açık.
Her şeyiyle antik olan bu köy gezilmesi, görülmesi gereken bir yer.


YUNUS EMRE’NİN DERTLİ DOLAPLARI


“Benim adım dertli dolap
Suyum akar yalap yalap
Böyle emreylemiş Çalap
Derdim vardır inilerim
Suyum alçaktan çekerim
Dönüp yükseğe dökerim
Görün ben neler çekerim
Derdim vardır inilerim”


gibi dörtlüklerden oluşan Yunus Emre’nin “Dolap niçin inilersin” adlı şiirini bilmeyen yoktur herhalde. Yunus Emre’nin şiirine konu olan dertli dolapları Suriye’de görmek varmış. Ülkenin dördüncü büyük şehri Hama’nın meşhur “su dolapları” dünyanın en eski su değirmenleri olarak kabul ediliyor. Asi nehrinin alçak akan suyunu yükseltip şehre su nakletmek için kullanılan değirmenlerden dünyada sadece 17 tane bulunuyormuş. Ağır ağır dönen bu su dolapları her dönüşte inlemeye benzer ses çıkardığı için bu değirmenlere “dertli dolap” da deniliyor.


RAHİP BAHİRA VE HAZRETİ MUHAMMED


Suriye toprakları Hıristiyanlığın önemli merkezlerini de elinde bulunduruyor. Busra şehri bunlardan biri. Busra Bizans İmparatoru Büyük Constantinus zamanında psikoposluk merkeziymiş. Daha sonra Antakya patrikliğine bağlanarak Arabistan başpiskoposluğunun  merkezi olmuş.


Bugün bile anfitiyatrosuyla, dimdik ayakta kalan yapıları ve o döneme ait sulama havuzlarıyla Roma döneminin ihtişamını gözler önüne seriyor.


Ürdün sınırına oldukça yakın olan Busra’da Selçuklular döneminden kalan eserler var. 


Busra’nın Müslümanlar için önemi ise, Hazreti Muhammed’in 12 yaşındayken buraya gelmesi ve Rahip Bahira tarafından peygamberlikle müjdelenmesinden kaynaklanıyor.
 
İpek yolu buradan geçtiği için Mekke’den kervanlarıyla Şam’a gidenler Busra’ya da uğrarmış. Hazreti Muhammed’in amcası Ebu Talip de kervanıyla Şam’a giderken 12 yaşındaki yeğenini de yanında götürmüş. Bursa şehrine yaklaşmakta olan bu kervanı Bahira adındaki bir rahip kilisesinin üst katındaki odadan fark etmiş. Kervan değil ama kervanın üzerindeki bulut Rahip Bahira’nın dikkatini çekmiş. Çünkü kervan nereye gitse bulut da onunla birlikte gidiyormuş. Bir süre kervanı takip eden Bahira, merakını yenememiş ve kilisenin yakınında konaklayan kervandakileri akşam yemeğine davet etmiş. Ebu Talip 12 yaşındaki yeğeni Hazreti Muhammed’i kervanın başında nöbetçi olarak bırakmış.


Rahip Bahira, kervanın üzerinde bekleyen bulutu görünce “Herkes gelmedi sanırım. Eksiğiniz var mı” diye sormuş. “Sadece bir çocuk bıraktık nöbet tutması için” diyen Ebu Talip’ten çocuğun da yemeğe gelmesini rica eder.


Rahip Bahira 12 yaşındaki çocuğa yaklaşır ve “Hubel adıyla yemek alır mısın?” diye sorar. Hubel Mekke’deki en büyük putlardan biriydi ve putperestler yemeğe başlamadan önce taptıkları putların adıyla yemeğe başlarlardı. Muhammed “Hayır, ben onlardan nefret ederim” cevabını verince Rahip Bahira, bu çocuğun Hıristiyanlığın geleceğini söylediği Ahmed adındaki son peygamber olduğunu anlar ve Ebu Talip’e “Bu çocuk senin neyindir” diye sorar. “Oğlumdur” yanıtına inanmaz Bahira. “Hayır sen babası olamazsın. Bunun babası, doğmadan ölmüş olmalı” der. Ebu Talip şaşırır, “Sen nereden biliyorsun” diye sorar? Rahip Bahira, bu çocuğun son peygamber olduğunu, eğer peygamberlik verildiği zaman kendisi hayatta olursa ona inanan ilk insanlardan olacağını söyler. Bir de Ebu Talip’i “Bu çocuğu Şam’a götürme. Oradaki Yahudi alimler bunun son peygamber olacağını bilirler ve onu öldürürler” diye uyarır. Ebu Talip de hemen oracıkta bütün mallarını satar ve Şam’a gitmeden Busra’dan Mekke’ye geri döner.


KRALİÇE ZENOBİA’NIN PALMİRA'YA SON BAKIŞI


Dünyanın en eski yerleşim yerlerinden olan Palmira (Tedmur da deniliyor) Humus şehrinin doğusunda bulunuyor. Suriye çölünün ortasında kalan bu tarihi kent Halep ve Şam'a uzak olduğu için ülkeye kısa süreli gelen turistler için görülmesi zor olan bir bölge. Bu yüzden antik Palmira şehrinin harabelerini göremedim.


Oysa Palmira İmparatorluğu'nun kraliçesi Zenobia’nın dolaştığı o topraklarda dolaşmak ve onun ülkesinden ayrılırken son kez Palmira’ya dönüp baktığı gibi şimdi harabe halde olan şehre bakmak isterdim.


Palmira kralının ölümüyle imparatorluğun yöneticisi olan Kraliçe Zenobia’nın Roma İmparatoru tarafından esir alınarak Tibur’a götürülmesi ve götürürken Palmira’ya son kez dönüp bakışını çizen Herbert Schmalz’ın tablosu gözümün önünde canlanıyor ama Palmira bir türlü canlanmıyor.


Bu yüzden Palmira’ya gideceğim. Kraliçe Zenobia’nın hüznü beni çağırıyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

four × 4 =