Ortadoğu’da sözün bittiği yer: Gazze

barış, özgürlük, insan hakları gibi değerlerin referans alındığı bir dünya tasavvuru özünde masum bir ütopyadan öteye gitmeyecektir.


Küreselleş(tir)me sürecinin hız kazandığı ve pratikleri karşısında direniş göstermenin anlamını yitirdiği günümüz dünyasında, terörün ve katliamların sadece etnik radikal gruplarla sınırlı kalmadığı, devletlerin de bu tür eylemleri savaş maskesi altında gerçekleştirdiği, yadsınamaz bir gerçekliktir. Bugün Ortadoğu coğrafyasında tanık olduğumuz ve izlerken duygularımızı derinden etkileyen operasyonların, savaştan öte kanlı bir vahşete davetiye çıkardığını söylemek için, tarafgir bir iradeye gerek olmadığı kanısındayım. Çünkü savaşların da bir ahlak idealini gerekli kıldığı ve amacın sadece tehdit edici unsur/unsurları “etkisizleştirme” ile sınırlı kaldığı gerçeğini görmezden gelen İsrail, bir taraftan politik tutumu ile dış dünyadan gelen çağrılar karşısında ben merkezci tavır sergiledi, diğer taraftan bu tavrı askeri gücü ile destekleyerek Filistin’de masum sivil halkı katletti.                                           


Tarihi gerçekler bağlamında İsrail’in bugün Ortadoğu’da gerçekleştirdiği antihümanist eylemlerinin temelinde, bölgede hakim güç olma arzusunun yattığını söylemek, bugünkü kaotik ortamı yönlendirici ve yanıltıcı bir paradigmayla değerlendirmemize neden olacaktır. Bu diyalektik ekseninde, Arap ve Müslüman devletleri karşısında adeta bir “korku imparatorluğu” profili çizerek bu coğrafyada yükselen milliyetçi akımların çekim alanına giren İsrail’in yıllardan beri sürdürdüğü politikasının arka planında iki itici güç bulunmaktadır. Birincisi, Sovyetler Birliğini yıkmak amacıyla planlı olarak bölgede militarizm’i destekleyen ve bu amaçla ayrılıkçı radikal grupları örgütleyerek meşru zemine oturtan Batı dünyasının, 1991 yılında Soğuk Savaşın sona ermesiyle, bu grupları eylemsizleştirmek için, İsrail’i tampon güç olarak kullanmasıdır. İkincisi ise, Ortadoğu’da petrol ve doğalgaz ihraç eden ülkelerin gelirlerinde ciddi bir artışın görülmesi ile, bu coğrafyada Arap ve Müslüman ülkelerin muktedir olacağını ve bölgedeki dengeler açısından İsrail varlığının giderek önemsizleşeceğini savunan tezlerin, İsrail tarafından da gayri resmiyette kabul görmesidir.


Bu mülahaza çerçevesinde “düşmanımın düşmanı dostumdur” şiarı ile ön plana çıkan Batı Emperyalizmi, Filistin’de Hamas ve El-Fetih çekişmesi sonucunda zuhur eden kaos ortamının baş mimarı olarak karşımıza çıkmaktadır. Böylesi bir atıf, bugün Gazze’de yaşanan vahşet karşısında sessiz kalarak Gazze halkına yönelik tecrit doktrini’ni kanıksayan, fakat dış siyasette insan hakları ve dünya barışı savunuculuğu yapan batı hegemonyasının dünya gözünde bilinçli olarak yürüttüğü “çok boyutlu bir paradoksu” ortaya koymaktadır. Bu açıdan ABD güdümünde Ortadoğu’yu hareketlendiren İsrail, bu paradoksun içinde sadece “gücün söylemi ve uygulayıcısı” olarak karşımıza çıkmaktadır. Fakat bir gerçek var ki, o da ABD’nin yıllardan beri Ortadoğu sahnesinde oynadığı “gölge adam” rolünün artık kendisini gizemli kılmadığı ve deşifre ettiğidir. Bu noktada merak edilen –ki Gazze’nin maruz kaldığı vahşet karşısında yorum yapmanın doğru olmadığını ve takdir yetkisinin görevde bulunan Bush yönetiminde olduğunu söyleyerek siyasi etik örneği sergileyen Barack Obama’nın, aynı siyasi etiği ABD’nin içinde bulunduğu mali krizden ötürü Bush yönetimini suçlayarak göstermemesi, aslında Obama’nın Ortadoğu’daki tarafının da izini ifşa etmesi bakımından önemlidir- ABD’de yapılan son başkanlık seçimlerinde bir taraftan zaferi, diğer taraftan ise değişimi temsil eden Barack Obama’nın Ortadoğu’daki dengeler açısından nasıl bir politika izleyeceğidir.


Gazze işgali karşısında eylemsiz bir söylemi temsil eden batı bloğunda suskunluğunu bozan BM, taraflar arasında barışı sağlamaya yönelik önerilen Fransız-Mısır ateşkes planını kabul ettiyse de, bu ateşkes planına rağmen İsrail’in ölümcül şahinleri Gazze’de yaptığı vahşetine kara ve hava desteğiyle yarım kaldığı yerden devam etti. BM Güvenlik Konseyi’nin “geciktirilmiş” diplomatik çabası karşısında “dokunulmayan güç” olarak kendisinin deyim yerindeyse “taçlandırıldığını” gören ve buna göre retorik geliştiren İsrail’in “kendi halkını korumak için dış dünyadaki uyarıları dikkate almayacağı” söylemi, menfur bir yaklaşımı ortaya koymaktadır. Böylesi bir yaklaşımın kalıcı bir barış ortamının yaratılmasına kaynaklık edecek olduğunu söylemek gerçekten güçtür. Bu açıdan 2008 yılı kasımında, Filistin ile yapılan barış anlaşmasının şartlarına uymayarak ve uluslar arası hukuk kurallarını tanımayarak “suni sebeplerle” Gazze’ye bomba yağdıran İsrail’in, önümüzdeki günlerde de bölgedeki dinamikleri yeniden hareketlendirmek için çeşitli argümanları devreye sokacak ahlakiliğe(!) sahip olduğu ortadadır. Bölgedeki olası hareketliliğin özellikle İsrail-Lübnan sınırında tezahür edecek olması, bir komplo teorisi olarak algılanmamalıdır. Çünkü 2006 yılında Hizbullah’ı yok etmek amacıyla Lübnan’a yönelik saldırılarda tam bir fiyasko ile karşılaşan İsrail’in, Gazze ateşkesi sonrasında yeniden Lübnan’a saldırması, sorgulanması gereken bir durumdur. Her ne kadar İsrail kaynakları bunun bir saldırı olmadığını ve sadece sinyallerin yanlış algılanması sonucunda Lübnan topraklarına roket attıklarını söylese de, bu söylem aslında İsrail’in ne denli bir “korku paranoyası” içinde olduğunu gözler önüne seriyor.


Son tahlilde İsrail’in yıllardan beri Ortadoğu’da gerçekleştirdiği katliamları, savaşların kaçınılmaz sonucu olarak meşrulaştıran ve dünya tarafından da böyle algılanması için kamuoyu oluşturan Batı bloğu’nun bu tavrı nedeniyle, “yeni dünya düzeni yaratma” projesi adı altında “demokrasi, barış ve insan hakları” gibi açılımlarının pratikte uygulanabilirliği mümkün değildir. Bu açıdan insanlık suçu işleyen İsrail’in bugün yarattığı vahşeti, bir zafer olarak nitelendiren kapitalist gücün unuttuğu ve yeri gelmişken hatırlatılması gerekli bir öğretiyi ulu önderimiz Gazi Mustafa Kemal şöyle özetliyor; “Zafer, bir fikrin istihsâline (elde edilmesine) hizmeti nispetinde kıymet (değer) ifade eder. Bir fikrin istihsâline dayanmayan bir zafer pâyidar olamaz (yaşayamaz). O, boş bir gayrettir.”

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

5 × 3 =