Osmanlı’da dini inanç ve ibadethaneler

Osmanlı’da dini inanç ve ibadethaneler

0
PAYLAŞ

“Osmanlı’da dini inanç ve ibadethaneler özgürdü!” Sözü yalandır!

Yıllardır ülkemiz içinde bir yalan söylenir, Osmanlı imparatorluğu bütün dinlere ve inançlara karşı hoşgörülüydü. Bu yalan ülkemizin %99’unun Müslüman olması gibidir. Yalan, günlük yaşamda cahil insanların söylemleri ile devam etmektedir. Bir de bilerek yalan söyleyenler vardır ki, bunlara da artık ne denir bilinmez!

Osmanlı rejimi içinde aleviler, her türlü baskı ile karşılaşmışlardır. Aleviler için en önemli olan yer Hacıbektaş dergahı bile, Nakşibendi şeyhi tarafından kontrol ediliyordu. Alevilerin merkezi bir Osmanlı memuru tarafından kontrol edilmekte ve dergah içine mescit bile yapılmıştır. Bugünlerde o mescide bakarak, ‘aleviler camiye eskiden gidiyordu!’ yalanı söylenmeye devam etmektedir. Yalan ile bir çok kesim yok sayılmakta ve asimilasyon edilmeye devam edilmektedir.

İsviçre’de yapılan minare referandum sonucunda, yeni cami yapımına karşı bir görüş bildirilmiştir. Bu alınan karar değiştirilemez değildir, başka bir referandum ile değiştirilebilir, o yüzden ‘çok kötü’ bir karar olarak görülemez, çünkü onlarında kendilerine göre hassasiyetleri vardır ve bu hassasiyet zaman içinde değişebilir.

İsviçre’de yapılan referandum, dışarıdan gelen göçmenlerin dini inançları ve onların ülke içinde örgütlenmelerini sorgulamıştır. Dışarıdan gelen bir dini inanç, göçmeler aracılığı ile ülkeye gelmiştir ve son yıllarda Avrupa çapında olduğu gibi, minareler ülke topraklarında görülmeye başlanmıştır. Bu durum göçmelerin, göçmen olmadıkları ve yerleşik olduğunu göstermektedir. Bir yere dini merkezlerin kurulması, orada göçün sonlandığı anlamını taşır. Avrupa’ya giden göçmenler, göçmen olmaktan çıkmıştır ve oranın vatandaşları olmuşlardır.

Bu değişim, 11 Eylül ile birlikte, faşist örgütler için tehlike olarak kabul edilerek, Avrupa çapında faşist hareketin yeni hedef kitlesi konumuna gelmiştir. İslami fobi olarak başlayan bu düşmanlık, şekil değiştirmekte ve faşist hareketin de içeriğini belirlemektedir. Ulus devlet üzerine kurulu olan faşist anlayış da biçim değiştirmiştir ve bir kıta anlayışı içine girmiştir. Faşist hareket, kendisini eskisinden farklı olarak tanımlamakta ve hatta global çapta toplantılar yapmaktadır. Belki yakında ‘yaşasın enternasyonal faşist hareket’ diye sloganları duvarlarda göreceğiz!

İsviçre’de yapılan referandum, göçmen düşmanlığını ve göçmenler arasında ayrımı temsil etmektedir. Bu durum bile, bizim içimizde bazı cahil köşe yazarları ve bilim insanları(!) Osmanlı ile İsviçre’nin yeni durum karşılaştırmasını yapmaktadır. Güya Osmanlı’da, din özgürlüğü varmış! Kendi ülkesini ve tarihini tanımayanların doğru kabul olarak kabul ettiği gerçek! Osmanlı sadece Alevilere değil, diğer dinlere karşıda katı kurallar içinde yaklaşmıştır. Osmanlı, emperyalist bir ülkeydi, savaşlar, zaferler ile ayakta durmuştur. Yenilgi almaya başlayınca, yıkıma doğru hızlı bir gidiş yaşamıştır. Osmanlı kendisine ihtiyaç olanı almış ve ihtiyaç duymadıklarını da görmezden gelmiştir. Osmanlı görmezden geldikleri, yok saydıkları yıkılış döneminde karşısına güç olarak çıkmıştır. Cemal ve sakallı Nurettin paşaların katliamları da bu yıkılışa engel olamamıştır. Korku, yıkılışı hızlandırır!

Türkiye’de yok sayma politikasını devam ettirmiştir ve bugünkü sorun, yok sayılanların aslında yok olmadıklarını kanıtlamıştır. Yok olduğuna inanalar ise, bu gerçeklik karşısında ne yapacaklarını şaşırmış durumdalar, çünkü komşusunu tanımadan yetişenler, komşularının öteki olduğunu öğrendiklerinde şaşkınlıkları ve ret etme durumunu devam ettirmeleri, çatışmayı yanında getirmekte ve ülkenin, ‘ötekiler’ tarafından, dış güçlerin desteği ile yok edileceğini düşünmektedirler.

İsviçre’deki sıradan bir vatandaşın yaşadığı korku ile, bizde yaşanan korku nicel olarak aynılaşmasına rağmen, onlar bizden daha avantajlıdır, çünkü korku nedeni zaten biliniyordu, bir anda ortaya çıkmadı. Biz de ise, var olanları ‘fark etme’ aşamasını yaşamaktayız. Henüz kabul edilmiş değil ama fiili olarak da kabul edilmiş gibi durulmaktadır. Çünkü o fark edilenlerin, kendilerine benzemeleri ve kendileri gibi tepki vermesi beklenmektedir. Vermeyince, hayal kırıklığı ve araya örülen duvarlar ortaya çıkmaktadır. Et ve tırnak ayırımı burada çıkmaktadır. Toplum mozaikleşmektedir ve mozaiğe uygun olarak, yeni duruma uygun olarak ayrışmaktadır.

İsviçre örneğinde ise, zaten toplum içine alınmayanların gettolarda özgürce ibadet etmeleri ve o ibadetlerini yerleşik olmamasını istemektedir. Göçmenler toplum içine alınmayarak dışlanmaktadır. Gettolar, gereği görüldüğünde, Hitler ya da Roma döneminde olduğu gibi, yok edilebilmektedir. Getto’da yaşam, toplum için tehlike oluşturmazken, kalıcı yerleşimler korkuya sebep olmaktadır. Bu korkuda bir siyasi hareketin yaşamasının ve büyümesinin temeli olmaktadır. Faşist hareketlerin ve sağ politikaların kamu içinde taraftar bulmasının temelinde bu korku yatar. Korku en liberal yerleşim birimini bile, faşist bir ideolojiye gönüllü teslim edebilir. Hitler’in iktidara gelişi, seçim ile olması tesadüfi değildir.

Bizde yabancı düşmanlığı, son yıllarda daha da artmıştır. Malatya, Trabzon katliamları bunu kanıtlamaktadır. Orada yaşanan linç kültürü, faşist bir kültürün dışa yansımasıdır. 2 Temmuz’da Sivas’da olan olay sıradan bir olay değildir. Biz de sadece ibadet yerleri yasak değildir, ibadet edenler de yasaklanmış ve yok edilmektedir.

Devlet olarak, bu ülkede Alevilerin asimilasyonuna devam edildiği gerçeğini kabul etmedik. Diyanet, Alevileri nasıl İslam içinde eritiriz politikasını geliştirmeye ve uygulamaya devam etmektedir. Hükümet alevi çocuklarına yönelik okullarda zorunlu din eğitimi vermeye devam etmektedir.

İsviçre’de alınan karar değiştirilebilir, bizde uygulanan politikalar hala kendisini savunmaya devam etmektedir. İsviçre’de faşizm yükseliştedir, biz de…?


—————————————
http://cemoezkan.blogcu.com

BİR CEVAP BIRAK