Osmanoğlu’nun Sürgünü

Sonbaharla birlikte yeni programı başlayan Osmanlı Bankası Müzesi Sineması`nda dün “Toplumsal Hafıza” teması altında, Kerime Senyücel`in yapımcılığını ve yönetmenliğini üstlendiği “Osmanoğlu`nun Sürgünü” (Ottoman`s Exile) adlı belgesel film gösterildi. Bu yıl geçen yılkinden farklı olarak film gösterimleri saat 18:00 ve 19:00 olarak ikiye çıkarılmış. Gösterimin ardından saat 20:00`de yapılan söyleşiler ise yine aynı şekilde devam ediyor.
 
Yeri gelmişken hemen söyleyeyim. Osmanlı Bankası Müzesi etkinlikleri bu yıl da çok zengin. Konu hakkında http://www.obmuze.com adresinden ya da (0212) 334 22 70 numaralı telefondan gerekli bilgileri alabilirsiniz.


Ben geçen yıl bu filmi izlemek istemiştim ama bir türlü fırsat bulamamıştım. Gerçi Osmanoğlu’nun sürgündeki yaşamını anlatan kitaplar, yazılar, röportajlar okumuştum. Az çok filmin hangi noktalara değineceğini biliyordum. Yine de filmi merak ediyordum. Çünkü filmin yönetmeni ve yapımcısı Kerime Senyücel’in bu film için Fransa, İtalya, Avusturya, İsviçre, İngiltere ve Amerika`da yaşayan Osmanlı Hanedanı`ndan 100`e yakın kişiyle görüştüğünü medyadan takip etmiştim. Yaşayan hanedan mensuplarının nasıl yaşadıklarını olmasa bile ne düşündüklerini merak ediyordum.


Geçen yıl bu filmin ilk gösterimine katılmak için Dolmabahçe Sarayı’na 13’ü şehzade 100’ü aşkın Osmanlı hanedan üyesinin geldiğini yine medyadan takip etmiştim. Bazıları birbirlerini ilk kez görüyordu. Çünkü birçoğu birbirinden farklı ülkelerde yaşamını sürdürüyordu. Ve ne yazık ki çoğu Türkçe konuşamıyordu.


O geceye Sultan II. Abdülhamit’in oğulları Mehmed Selim Efendi ve Abdülkadir Efendi ile ablası Mediha Sultan ve kızı Naime Sultan’ın torunları, Sultan V. Murat’ın torunu Osman Selehaddin Osmanoğlu ve çocukları, V. Murad’ın kızının torunu Kenize Murad, Sultan V. Mehmet Reşat’ın torunu Namuk Efendi’nin oğlu ve torunu ile Sultan I. Abdülhamit’in torunu İbrahim Tevfik Efendi’nin torunları katılmıştı. Geceye katılanlar arasında II. Abdülhamit’in kızı Ayşe Sultan’ın oğlu Osman Nami ve ailesi, Abdülkerim Efendi’nin oğlu ve torunları, Sultan V. Mehmet Reşat’ın torunları Emel Hado, Lütfiye Sultan ve Fatma Sultan’ın torunları, Enver Paşa’nın eşi Naciye Sultan’ın torunları ile II. Abdülhamit’in kızı Zekiye Sultan’ın torunları da vardı.


Bu isimler filmde de vardı ve Osmanoğlu ailesinin nasıl yaşadığının canlı örnekleriydi ve ailenin nasıl sıkıntı çektiğini anlatıyorlardı. 


1998 yılında Paris’teki evinde son Osmanlı padişahı Vahdettin’in ve son halife Abdülmecit’in torunu Hanzade Sultan hayata gözlerini yumduğunda da, Osmanlı hanedanından birçok kişi cenazeye katılmak için İstanbul’a gelmişti. Vahdettin’in kızı Sabiha Sultan ile Abdülmecit’in oğlu Ömer Faruk Efendi’nin üç kızından biri olan Hanzade Sultan 1923 yılında Dolmabahçe Sarayı’nda doğup, 1998’de Paris’te ölmüştü ve cenazesi bir yaşındayken ayrıldığı İstanbul’da Aşiyan Mezarlığı’na gömülmüştü.


Gerçi Hanzade Sultan yaşamı boyunca defalarca İstanbul’a, Ege ve güney sahillerine gelmiş, buralarda yaşamış ve tatil yapmıştı.


Yani Osmanlılar sürgün olarak ayrıldığı bu topraklara hiç ayak basmadılar diyemeyiz. 1924’ün kış sonlarında bir İngiliz şilebiyle Türk topraklarını terk eden bütün Osmanlı mensupları istedikleri zaman İstanbul’da dolaşmış, tatil yapmış ve yaşamıştır.


Bence Osmanlılar tarih boyunca hep bahtiyar olarak yaşadılar ve Atatürk sayesinde de bahtiyar olarak öldüler. Çünkü hiçbirinin başına Romanof ailesinin yaşadığı felaketler gelmedi. Hiç biri hayatını kaybetmedi. Ailenin halen hayatta olan mensupları da artık bulundukları ülkelerin şartlarında yaşamlarını sürdürmek durumundadır. Kimi iyi yelere gelip, iyi bir yaşam sürdürüyor; kimileri ise tam tersi bir hayatın içinde yaşıyor olabilir.


Ben burada Atatürk’ün Osmanlılara karşı gösterdiği yüce gönüllülüğü ve nezaketi anlatmak niyetinde değilim ama, bu önemli bir gerçektir ve göz ardı edilmemelidir.


***


Filmde beni etkileyen en önemli sahne son halife Abdülmecit’in çocukları ve torunlarıyla birlikte Nice sahillerinde denize girdikleri film kareleriydi. Halifenin kızları ve torunları mayoluydu. Hepsinin başı açıktı ve modaya uygun dekolteler içinde giyinmişlerdi. Zaten Abdülmecit’in de bugün İslam’ın en büyük alimleri olarak kabul edilen hoca takımından bambaşka bir görüntüsü var. Onun da başında sarık ve benzeri şeyler yok. Abdülmecit, dinden daha çok güzel sanatlarla ilgilenmiş; özellikle de resimle. Dönemin manzara geleneğine uygun resimler yaptığı kadar figüratif resimler de yapmış.”Haremde Beethoven ve “Haremde Goethe”, “Saraylı Hanım”, “Halil Edhem” gibi figürlü çalışmaları en çok bilinen yapıtları. Halife, figürlerini giyinik olduğu kadar çıplak da resmetmiş. Üstelik bu yapıtlarında  incir yaprağı da kullanmamış.


Abdülmecit aynı zamanda iyi bir klasik batı müziği dinleyicisi olduğunu biliyoruz. Beethoven, Motzart gibi batılı müzisyenlerin eserlerini dinlemiş. En doğudan dinlediği müzisyen ise Strauss’muş. Zaten o yıllarda sarayda opera, bale, konserler ve alabildiğine tiyatro var. Dolmabahçe Sarayı’nın tiyatrosunun güzelliğini görenler anlata anlata bitiremiyorlar. Dolmabahçe Stadyumu’nun yapılışı sırasında  yıkıldığı için biz ne yazık ki göremedik.


Şunu anlatmak istiyorum, Osmanlı Sarayı’nda her şey batıya adapte olmuş durumda. Sultan da, Halife de onların karıları ve çocukları da  batı yaşantısı içindeler. Sürgün olarak yaşadıkları tüm yılları Avrupa’da geçirmeleri bunu kanıtlıyor zaten. Hiçbiri İslamiyet’in yaşandığı topraklarda kendilerine bir hayat kurmamış. Hele Halife’nin, hanedan üyelerinin yurt dışına çıkartılması kararı verildiğinde önce İsviçre’ye değil de kutsal topraklara gitmesi gerekmez miydi? Teorik olarak Halife’nin Peygamberin diyarına yerleşmesi daha mantıklı görülmüyor mu? Ama öyle yapmamışlar…


Şimdi “hilafet” diye tutturanlar, sanırım tarihi de gavur icadı diye okumuyorlar ya da kafalarından bir tarih yazarak bunun gerçekliğine kendilerini inandırıyor.


Ben öğrenciyken irticai akımlar daha yeni yeni moda oluyordu ve bu akıma dahil olmayı marjinal bir çıkış olarak kabul eden bir arkadaşım, “eğer Müslüman’sam başımı kapatmaktan başka çarem olmadığını” söylemişti.O zaman gülümsemiştim, hala daha gülümsüyorum. Çünkü ne de olsa bir zamanlar halife olan birinin torununa ve diğer halife yakınlarının fotoğraflarına bakıyorum ve hiçbirinde başörtüsü, peçe ya da kara çarşaf göremiyorum. Ya siz görebiliyor musunuz?

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

1 × two =