P’an-Ku’nun Pireleri*

P’an-Ku’nun Pireleri*

0
PAYLAŞ

Çok ama çok eski bir Çin efsanesine göre, dünyanın varlığı, karanlıkta öylece bekleyen bir yumurtadan çıkan P’an-ku (ya da Pangu) isminde bir varlığa bağlıdır. İnanca göre, ‘ying ve yang’ı avucunda tutan ve sürekli büyüyen P’an-ku’nun patlayarak ölmesiyle, vücudunun parçaları kâinata saçılmış; bir gözü güneş, bir gözü ay olmuştur. Sesi gök gürültüsüne, soluğu rüzgâra dönüşmüştür. Gövdesi gökyüzündeki yıldızlar ve gezegenler olarak yeni bir ‘şey’ hâline gelmiş, iyilik ve kötülük etrafa saçılmıştır. Yer ve gök, onun parçalarıyla dolmuş; kanı denizleri, tüyleri ormanları oluşturmuştur. Sözün kısası, P’an-ku’nun dağılan parçalarıyla yepyeni bir düzen kurulmuştur.

İşte insan bu hikâyenin çok küçük bir unsuru, yani P’an-ku’nun pireleri olarak var olmuş, öyle yaşama tutunmuş ve sonra da, varlığını kurulan bu yeni düzlemde devam ettirmeyi başarmıştır. Bu noktadan bakınca, P’an-ku’nun pirelerinin uzun serüveninde kısacık bir yer tutan çağımız, aslında son derece küçük bir detay olarak kalmaya mahkûmdur. İçinde yaşadığımız toplumu, parçası olduğumuz dünyayı niteleyen “modernite” ve ona bağlı olarak, onun etrafını kuşatan tüm diğer konu ve kavramlar, bu efsanenin anlatısında ancak bir pirenin yaşam serüveninin kısa bir deneyimi, bir hatırası kadar önem taşımaktadır.

***

Bir yerde okumuştum. Yazar, kızının ders kitabında kadim Mısır’daki firavunlar devrinde, Orta Krallık olarak bilinen hanedanın altı yüzyıllık hâkimiyetini tek bir cümleyle geçiştirildiğini görünce, dehşete kapıldığını anlatıyordu. Garipsemiştim insanların hem öğrenme, hem de şaşırma güdülerinin bu kadar örselenebildiğini fark edince… Şimdilerde, sadece akademik dergilerle ya da kitaplarda değil, gazetelerde ve televizyon programlarında da sıklıkla gördüğümüz “Osmanlı’da askerî yapı”, “Osmanlı millet sisteminin özellikleri” veya “Osmanlı’da saray hayatı” türünden ucu bucağı belirsiz başlıkları düşününce, insanlar bunlara niçin bir tepki vermiyor diye düşünüyorum. Başkaca örneklere kıyasla kısa da kalsa, altı yüzyıllık birikimi biri, gazete sayfasına sığdırdığını iddia ediyorsa, bence asıl haber değeri olan şey, bu iddianın kendisidir. Altı yüzyıl deyip geçmeyelim, bir anlığına, neden bahsedildiğini bir düşünelim. Mesela bu yıl, 234 yaşına girecek olan ABD’nin 600.yaş günü 2376’ya gelecek ve biz o yıl, ülkemizin -gerçekte 1920’de kurulduğu için- henüz 456. yaşını idrak ediyor olacağız dersem, ne demek istediğimi anlarsınız sanırım.

***

Tarihe dönüp baktıkça ve kadim gelenekleri öğrendikçe, insan kendi hikâyesini hatırlar. Belki henüz P’an-ku’ya dek uzanmamaktadır bu hatırlama, ama olsun. En azından, insanı diğer tüm canlılardan ayıran bir özelliği de ortaya çıkmaktadır böylelikle. Faulkner bir yerde insanoğlunun hem gülebilen, hem de ağlayabilen tek canlı olduğunu yazmış ve eklemişti; “yalnızca insanoğlu, ilk günden bu yana her şeyin nasıl olduğunu ve nasıl olması gerektiğini bilmektedir çünkü” diye. Evet, insanı, hatıralarıyla iç içe girmiş olan bilinci insan yapar. Farkına varmak ve bilmek, hem ‘ol’manın yoludur, hem de ‘oldurma’nın –iktidarın ya da gücün- yolu… Buna, en azından “ipsa scienta potestas est” diyen Francis Bacon’dan beri vâkıfız. Belki de tarihin insana, insanlığa en büyük hizmeti budur: Hatırlamak ve onun yetersiz kaldığı yerde, bir şeylere inanmak… Bu yüzden bir bilimden fazlasıdır tarih. Bugüne tapınmanın da, “bugünden kurtulma”nın da imkânını, tarih verir. Yüzyıllar öncesinden kalan bir heykel, bir tapınak, bir tablo, bir destan yahut bir şiiri kullanarak…

***

Modernite her şeye alıştırıyor bizi… En büyük sevinçler, yaslar, en özel gün ve tarihler hızla tükeniyor, tüketiliyor. Yaşam bir festival, bir karnaval olmadığı hâlde, öyleymiş gibi algılamamız bir biçimde sağlanıyor. Çılgınca bir kutlama içinde buluveriyoruz kendimizi sokağa çıkar çıkmaz. Köşe başlarını tutan müzisyenler, turist-yerli fark etmeksizin bitmek bilmez bir fotoğraf çekme hevesi… Herkesin, her şeyin kamera kaydına alınması… Muhtemelen bu yüzden dünyamız, Russell’ın ifadesiyle, yüz yıl öncesinden daha az özgür. Öte yandan, ‘google’lamayla insanlığın tüm serüveni boyunca öğrenebildiği, yerin üstünde ve gökkubbenin altında tüm bilinen ne varsa, hepsi bizi bekliyor görünse de, bu “sonsuz özgürlükler” dünyasında, unutmak üzerine kurulu fâni yaşantılarımızı bunlarla israf etmenin yanlış olduğunu düşünüyoruz. Bir telaş içindeyiz. Bir an evvel, satın almalı, bir an evvel tüketmeli ve bir an evvel ölmeliyiz –ki yerimizi başkaları alsın ve onlar da yaptıklarımızı görev edinerek, sırayı sonrakilere devretsin.

Bu köşede bundan böyle tartışmayı umduğumuz meseleler esas itibarıyla günümüze “dışarıdan bakma” çabalarımız etrafında şekillenecek. Bugünü hazırlayan yakın geçmiş, modern kültür, medeniyet ve tarih diye bildiğimiz ve henüz anlamlandırmakta epeyce zorlandığımız konulardan söz ederek, hatırlamanın nasıl bir şey olduğunu hatırlamaya çalışacağız. Tüm kafa karışıklıklarımıza inat ve öğrenebildiklerimizi soğuk suda süzgeçten geçirerek…

Merhaba…

____________________________
* Bu yazının Açık Gazete okuruna ulaşmasına imkan tanıdıkları için Mahmut Şenol ve Faruk Eskioğlu’na teşekkürü borç bilirim

BİR CEVAP BIRAK