PANDEMİ SONRASINDA HER ŞEY AYNI MI OLACAK?

Sovyetler Birliği Birinci Paylaşım Savaşı döneminde, Kızıl Çin İkinci Paylaşım Savaşı döneminde ortaya çıktı. Hitler faşizmi Almanya’da ekonomik sıkıntılar ve Brünning yönetiminin isabetsiz ekonomi politikası sonucunda oluştu. Keynes teorisi 1929 derin buhranı sonucunda yaşama geçirilebildi. Hatta Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı’nın “hasta adam” nitelemesi ile parçalanması döneminde yaratıldı. Kısacası tarih gösteriyor ki, tüm büyük dönüşümler büyük olaylar sonucunda tarih sahnesine çıkıyor. İstanbul’un fethi de papazların meleklerin cinsiyetini tartıştığı sosyal ortamda gerçekleşti. Pandemiye karşı selalarla kutsal duyguları sömürmek siyasetin hayrına olmasa gerek! Pandemi de, kuşkusuz binlerin, belki de milyonların yaşamına son verecek bir küresel tehdit olduğuna göre dünya ahvalinde önemli değişiklik yapar mı, diye hepimizi düşündürtüyor. Benim bu konudaki kanaatim, keşke yapabilseydi ihtirazı kaydıyla, maalesef, pek bir değişiklik olabileceği merkezinde değil. Bugünkü yazıda özellikle de Türkiye üzerinde yoğunlaşarak görüşlerimi siz değerli okuyucularla paylaşmak istiyorum. 

Pandemi sonrası olası durum, bir yandan süreci kamuoyunun algılama ve yeni bir siyasi-ekonomik oluşumu zorlama şiddetine, diğer yandan da pandemi sonrası oluşacak ya da iradi olarak oluşturulabilecek sosyo-ekonomik koşulların kamuoyu üzerindeki etkisine bağlı olarak gerçekleşecektir. Böylesi zamana yayılmış çok değişkenli durumun sonucunu kestirmek zor olsa gerek! 

Önce çevreyi kuşatan dünya koşullarından başlarsak, medyadan edinilen bilgilere göre, küresel kapitalizm bir yandan doygunluk krizi, diğer yandan da olağanüstü boyuta ulaşmış gelir dağılımı sorunu yaşarken ve var olan sistem bu çözümsüzlüğe çare üretmekten yoksunken, pandemi krizinin ortaya çıkması, sanki insana Çin’den falan değil de, doğal seleksiyon misali ölenler ölsün, sosyal güvenlik sistemleri biraz rahatlasın ve kapitalist kriz bir süre hafızalardan silinsin diye bizzat kapitalist merkezlerden pompalanmış gibi düşündürtüyor! Bu durum, kuşkusuz siyaseten becerilmiş bir durum değildir, ancak yıllar sonra doğanın kapitalizmin yaşatıcılarına acı intikamı olarak antropoloji tarihine geçiyor olabilir.

Sıkışık konumdaki dünya kapitalizmi pandemi ile daha da sıkışık konuma girdi. Ne var ki, kamuoyu tarafından pandeminin oluşturduğu sıkışıklığın algılanması, ekonomik sıkışıklığın algılanmasından farklı oluşur. Bir defa, çevre sorunları ile kapitalizm arasında yakın bağ kuramayan bilinç körlüğünden muztarip kamuoyu, pandemi ile kapitalizm arasında da bir ilişki kurmaya fazla yatkın görünmüyor. Onun dışında, tüm gelişmiş merkezlerde hükümetlerin, şöyle veya böyle, eksikli ya da tamamlı, “müşterek düşman” olarak nitelenen pandemiye karşı mücadelesi, enflasyon korkusunu da bir tarafa atarak ekonomilerinin kapasitelerine göre para saçması, hemen her ülkede reel siyasetin öne çıkmasına sebep olmuş gibi gözüküyor. Burada en önemli faktör, düşmanın müşterek ilan edilmesi ve mücadelede yaşanan başarısızlığın siyasilerden çok tıp alanına fatura ediliyor olabilmesidir. Pandemi sonrasında umulur ki, piyasalara arz edilen büyük miktarda fonların desteğiyle, bir yandan atıl üretim faaliyeti harekete geçirilerek, diğer yandan da ertelenmiş talepler piyasaya yansıtılarak adeta İkinci Paylaşım Savaşı ertesinde sahneye çıkmış olan sosyal devlet ruhlu ekonomi politikaları işleri kotarmaya, sistemi kurtarmaya bir süre için de olsa hizmet edebilecektir. Bu arada, kapitalist sistemin sermaye yapısı yanında yer alan silahlı ve kalemli orduları da kuşkusuz boş durmayacaktır. Nitekim son günlerde IMF’nin Türkiye de dâhil birçok ülke ile temasta olduğunu söylemesi, sistem bekçisinin dört gözle görevini ifaya hazırlandığının işareti olsa gerek! Küresel faslı kapatmadan tüm yerkürede online üretimin yaygınlaşabileceğini, bu durumun istihdam üzerinde olumsuz etkiler oluşturabileceğini ve küresel saldırıya karşı ulusal siyasetlerin yaygınlaşacağını da, konuyu gelecek yazılara bırakarak, belirtmem gerekiyor.  

Bu genel çerçeve dâhilinde Türkiye’ye baktığımızda, işlerin gelişmiş kapitalist ekonomilerdekinden oldukça farklı seyrettiğini görmekteyiz. Bu durumu mazur gösterebilecek Türkiye’nin görece geri ekonomi olmasının yanında, bir yandan doğrudan siyasilere atfedilebilecek sorunlar, diğer yandan da genel toplumsal örgütlenme ve sorunları göğüsleme potansiyelindeki yetersizlik büyük dönüşüm önünde ciddi engeller olarak görülmektedir. 

Türkiye’deki konular bağlamında hemen şu paylaşımı yapayım ki, bugünün siyasileri geleceğe ait bir şey söylemek yerine, bugünü devlet adamına yakışır liyakatle yönetmeye çalışmalıdırlar. Hafta sonu iki günlük sokağa çıkma yasağını dahi yönetemeyip, onlarca, belki de yüzlerce yeni vakanın oluşumuna sebep olmuş salt bir bakan ile değil, tüm bir siyasi kadro ile karşı karşıyayız. Sağlık işlerinin, hem de günde onlarca – yüzlerce insan kaybı yaşanırken siyasilerin bilim kuruluna mutlak itaati şarttır. Öte yandan, bilim kurulu üyelerinin de ayrı ayrı ve tüm olarak siyasetin anlaşılamaz tavrına sadece kendi unvan ve mevkilerine yakışır olma adına değil, aynı zamanda topluma saygılı olma ve toplumsal sağlık konularına verdikleri önem adına kararlarında topluma karşı şeffaf olup, siyasi erke ters düştüklerinde de, siyasi alanı değil, toplumsal çıkarı tercih etme durumunda olmaları gerekir. 

Siyasilerin durumu yönetememenin başında, tek adam yönetiminin topluma güven vermemesi ve hemen her konuda söylenen ve yapılanların geçerliliğinden kuşku duyulmasıdır. Bu psikolojiye neden olan iki sebepten biri, tüm siyasi girişimlerin ve müdahalelerin kamuoyuna büyük başarı olarak yansıtılmasıdır. Oysa yaşanan ve kamuoyunca derinden hissedilen olaylarda siyasi erkin hatayı kabul etmesi siyasete olan güveni zedelemez, tam ters pekiştirir. Siyasetin yaptığı ikinci hata ise, devamlı olarak çözümleri geleceğe atarak kamuoyunda beklenti yaratma çabasını siyasi manevra alanı olarak kullanmasıdır. AKP bu yanlış politikayı hemen her konuda yinelendiği için, halk söylenenin ne denli gerçek olmadığını artık anlayabilmektedir. Halka saygı duyan bir siyasi erk hiçbir manipülasyona sapmadan gerçeği, gerektiğinde de başarısızlığı halka açık yüreklilikle söylemek durumdadır. 

Türkiye özelinde genel siyaset dışında da durum ileriye yönelik fazla iyimser gözükmemektedir. Çünkü bir kere, emekçiler dağınıktır ve salgın sorununu, genel halk anlayışına yakın şekilde, kapitalizmin ya da emekçilerin sorunu olarak değil, Türkiye’ye yansımış genel sağlık konusu olarak algılama eğilimindedir. Bu durumu güçlendirebilecek ikinci konu da, emekçileri ve genel halkı örgütleyecek ve mobilize edecek güçlü bir sol siyasi parti, emekçi örgütleri ya da siyasi hareketin bulunmamasıdır. Pandemide emekçilerin haklarını savunan DİSK dışında diğer sendikal örgütler maalesef sahada yer almamıştır. Bir felaket anında ulusal birlik gerekir de, hiç değilse böyle bir felaket anında bu ilkeye en başta sermaye çevreleri ve özellikle de sermayenin siyasi uzantısı konumundaki hükümet uymak durumundadır. Mağdur olan ve olacağı kesin olan emekçilerin böyle bir sorumluluğu yoktur! Gezi hareketinin örgütsüz yapıldığını (!) ileri sürerek hareketi yücelten liberal sosyologlar nasıl bilmezler ki, örgütsüz hiçbir hareket başarıya ulaşamaz! Hatta hareket örgütsüz başlatılsa bile, yürüyüş esnasında örgütlenmek ya da örgütün ortaya çıkması gerekir, aksi halde başarı şansı yoktur. Emeği ve halk yığınlarını kritik dönemlerde yönetecek örgütlerin durağan dönemlerde çalışmış ve olası durumlara hazırlıklı olması gerekir. 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.