PARANIN SICAK VE HAŞLAYAN YÜZÜ

Paranın sıcak yüzü devletlere olduğu kadar halklara da her şeyi mubah kılar. Bir zamanlar Batı’dan beslenenler yüzünü Batı’ya dönmüşken, şimdilerde de yüzünü Doğu’ya, daha doğrusu güneye dönmektedir. Batı’dan bol finans kaynağı ekonomiye akarken, neoliberal politikalara savrulan ülke, Batı’da kuruyan kaynakların Kuveyt ve genel Arap dünyasının petrol kaynaklarıyla ikamesiyle bu kez de Arap kültürüne yönelişi gündeme taşıdı. Son çıkarılan yönetmelik bir bakıma abartıldığı kadar vahim olarak görülemezken, bir başka bakımlardan ise bayağı vahim, hatta ürkütücüdür. Her iki açıdan da siyasilerin beklentilerinin gerçekleşme olasılığı tarihsel açıdan oldukça zayıf olmakla beraber, ülkenin hazan yaprağı gibi bu kez de başka âlemlere savrulması umarım yakın olasılık olarak gerçekleşmez. 

Önce birinci açıdan meseleye bakalım. Sermaye her ne kadar uluslararası niteliğe sahip görülürse de, emniyet açısından büyük merkezlere bağlıdır, ana merkezden ayrılmaz. Sermayenin uluslararasılaşması ana yönetim merkezi açısından değil, şube ya da uzantılarının yeni kazanç yerlerine yayılma açısından söz konusudur. Küreselleşme sürecinde de bu kural geçerlidir. Küreselleşme tanımında sermayenin yeryüzüne yayılması, gelir sağlamak üzere kollarını çevreye yayması olarak anlaşılır, fakat merkez kesinlikle ana ülkede kalır. Çevreye yayılan ana merkez sermaye olmayıp, kâr sağlamak üzere ya üretim ya da pazarlama ünitelerinin kollarıdır. Amaç, ana dokunun çevreyi sömürmesidir. Çevreye saçılan sermaye açısından çevre ekonomilerde güvenlik kadar bizatihi kendi kurallarının uygulanması da önemlidir. Batı sermayesi kollarını çevreye yayarken Washington Uzlaşması olarak bilinen kurallar manzumesi ile kendi kurallarını da çevreye yaymıştır. Diğer bir deyişle sermaye gerek güvenlik gerek kurallar açısından son derece tutarlı ve serttir. Türkiye neoliberal politikalarla yerküreyi mekân tutan finansal sermayeye kucak açabilmek için 11 Ağustos 1989 tarihinde çıkardığı 32 sayılı Kararname ve bunu müteakiben ülkede hızla yayılan yabancı bankalarla finans sermayeye güvenli bir ortam ve sermayenin dayattığı düzeni sağlamaya yönelmiştir. Böylesi fedakârca sağladığımız hizmetlerimiz sonucunda genellikle bankacılık ve hizmet sektörüne gelen finans sermaye ile gelecek nesillerin kısmetini de yeme pahasına uçarak nerelere konduğumuz ortadadır. Batı kaynakları kısmen tıkanıp, Kuveyt ve Arap sermayesi gündeme geldiğinde bu kez de yeni kimlikli sermayeye göre vites değiştirmek gerekti. İslami usulle gerçekleştirilecek finansal işlemler için Batı formülünün yanına İslami formülü de koymak gerekti. Bazı Batı bankalarında da bu tür işlemler için “sharia board” olarak bilinen şeriat kuralarına göre işlem yapan merkezler söz konusudur. Nereye yöneleceği fazla karanlık olan ayak izlerinin en hafif ve masum gerekçesi bu olabilir. Laikleşmiş Hristiyan dünyasının bu tür işlemden ürkmesi söz konusu olamaz. Türkiye için ise durum çok farklıdır. Ne diyelim ki!

Ağızlarından “dava” sözcüğünü düşürmeyen, parlamentonun işlevsizleştirilerek tek-adam yönetimine dönüştürülen yönetimin genel gidişatı meçhulü işaret etmektedir. Bu mülahazalarladır ki, laikliği çiğneyici gelişmeler ve bölünen toplumun bir parçasının katı inatla savunduğu gidişat ortamında girilen politika hayli ürkütücü gözükmektedir. Bu savı, birbirine bağlı olarak gündeme oturan birisi ekonomik, diğeri sosyolojik ve bir üçüncüsü de politik olan üç ana nedene oturturum. Ekonomik cepheden sıkışan ekonomiye girecek olan yeni kan suyu, inişteki siyasi görüntüye yeni ivme sağlama amacıyla, bilinen politikalar çerçevesinde eş-dost arasında sanayiden uzak, çeşitli inşaat işlerinde çarçur edilecek, gelecek nesillerin yoksullaştırılmasına katkıda bulunulacaktır. Zira yakından tanık olduğumuz Batı kaynaklarının kullanım biçimi ve ekonominin sürüklendiği aşama kesinlikle aynı zihniyetle yeni kaynak için de geçerli olacaktır. Çünkü siyasi kadronun tek amacı iktidar süresini olabildiğince uzatarak, olası risklerden kurtulmaktır. 

Öyle gözüküyor ki, siyasilerin belirsiz gelecekteki risklerden kurtuluşunun geçici yolu savaşırcasına siyasi yaşam süresinin uzatılması, kalıcı yolu ise bir tür üst makam inşası ile siyasetten uzak sembolik liderlik makamına erişmektir. Osmanlı çağrışımının da ilk dönemlerde süslediği İslam dünyası liderliğinin hayal olduğu son Suriye operasyonundaki destek yoksunluğu ile iyice anlaşıldı. Her yerde olduğu gibi, mantıksızlığın şahikası o konuda da yaşandı. Şöyle ki, Osmanlı bir imparatorluktu ve ham hayal olarak kurgulanan tüm İslam âlemini kaplıyordu. İmparatorluk yıkılıp İslam âlemi farklı devletler konumuna geçtikten sonra İslam liderliğinin gerçekleşemeyeceği de anlaşılmış olmalı idi. Kaldı ki, her bir İslam devletinin arkasında da bir emperyalist güç gölge gibi durmaktadır. Bu ham hayal göçtükten sonra şimdi sıra Türkiye’de bir tür siyasi yapılanma inşasına gelmiş olabilir. Belki de baştan beri akıllarda geçerli olan düşünce takiye perdesi altında, önceleri özgürlükçü ve Batılı görüntü sergilenirken, içten içe tedricen amaca yöneliş sağlanmaya çalışıldı. Ancak, bir mozaik hatta ebru yapısındaki ülkemizde bu geçişin ekonomi soslu politik baskı ile olanaklı olamayacağı ortaya çıkınca, şimdilerde de ekonomik sosun Arap sermayesi ile güçlendirilmesi yoluna gidiliyor olabilir. Bu hayal üçlü girişimle gerçekleştirilmeye çalışılabilir. Şöyle ki, genelde Suriyeli olmak üzere güneyden önemli miktarda göçle sosyolojik alanda; iç politikada bir yandan imam hatipleşilerek, diğer yandan da çeşitli politik zorlamalarla siyasi alanda ve nihayet Arap sermayesi ile ekonomi alanında olmak üzere üç koldan ülke bir düzene sürüklenmeye çalışılıyor ise, bu gidişin ne ülkeye ne de kendisine makam inşa peşinde koşan ham hayal sahiplerine bir yararı olacaktır!   

İktisat eğitimimi alırken, bir sınavda hoca külliyetli miktarda altın ile ne yapacağımızı soru olarak sorduğunda, hemen tüm yanıtlar bu paranın nasıl harcanacağı şeklinde gelmiş idi. Tabi hoca tüm anlattıklarının ve sınıfta işlenenlerin zerre kadar bilgi ve düşünce dağarcığımıza nüfuz etmemiş olduğunu görerek üzülmüştü. Şimdi biz de ülke olarak doğal gaz, petrol ya da değerli madenler peşine düşmüş görünüyoruz. Bu durum Osmanlılar ’ın savaş ve ganimet mantığının uzantısı gibi geliyor bana. Doğal olarak yeraltı zenginlikleri önemlidir; bir farkla ki, yeraltı madenleri karşısına tarla zenginliğini koymaktır asıl akıl. Sabit varlıklar ya da madenler anında istekleri parlatır fakat acı şekilde biter; tarla ise önce ter döktürür, ama sonunda insanı ve ülkeyi abat eder. Varlık Fonu olgusunun nedenini anlayamadan kurup, dünya âleme rezil olmanın dışında, değerli varlıkları ipotek ederek ancak borç bulabilen bir hale getirilmiş ülkenin bu siyasi yapı ve zihniyetle Kuveyt ya da Arap sermayesine yönelmesi, ekonomik açıdan israf ve gelecek nesillere ilave yük yıkmanın yanında, politik açıdan da çağ dışı gerici yapılanma üzerine siyasilerin her türlü sorumluluktan masun tutulabileceği üst düzey makamlar oluşturma riskleri taşımaktadır. 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.