PARİS’TEN… Kapitalizmin küresel terör saldırısı

PARİS’TEN… Kapitalizmin küresel terör saldırısı

0
PAYLAŞ

KAPİTALİST SİSTEMİN ‘KÜRESEL  TERÖR’  SALDIRISI

Başını ABD’nin çektiği küresel kapitalist dünya düzeninin ideologları ve stratejisiyenleri, 21.yy girerken, ideolojik ve politik argümanlarını önemli ölçüde değiştirdiler. Sovyet blokunun yıkılması ile düşman tanımlamasında değişikliğe giden ABD,  ‘teröre karşı mücadele’ adı altında ‘yeni’ politik bir saldırı dalgası geliştirdiler. Uluslararası kapitalist sistemin çıkarlarını korumayı hedefleyen stratejik politikaların uygulanmaya konulması için toplum bilincinde ciddi bir yanılmasa yaratmaya çalışmaktadırlar. Kapitalist sistem bakımından önemli olan ekonomik ve politik hedeflerin ele geçirilmesi için ‘dünya çapında terörizmle mücadele’ yalanıyla Ortadoğu’yu, sayıları yüzbinleri bulan askeri kuvvetlerle işgal edip burjuva ‘terörist’saldırılara yöneldiler.   

FBİ’nın yapmış olduğu ‚terör’ tanımı, genel bir kural olarak alındığın da dahi, bugün dünyayı yeniden işgale başlayan 21.yy küresel kapitalist güçlerinin, özellikle Ortadoğu coğrafyasında ‚kapitalist terör’ü çok kapsamlı olarak uyguladıklarını görürüz. FBİ: „uluslararası terörizmi, bir yabancı güçle ilintili ya da fa¬aliyetleri ulusal sınırları aşan, bir grup ya da birey tarafından, bir hükümeti zorlamak ya da korkutarak sindirmek amacıyla kişilere ya da mülklerine, sivil nüfusa va da herhangi bir kesimine karşı, politik ya da sosyal yarar elde etmek amacıyla kanunsuz olarak güç ya da şiddet kullanımı“  olarak yapılan tanımlama  başta ABD olmak üzere uluslararası işgalci kapitalist güçler için yorumlandığında ortaya çıkan tablo çok nettır. Başkaların topraklarını zorla işgal eden, dünyanın her hangi bir yerine istedikleri gibi askeri saldırılar düzenleyen,  işgale yöneldikleri yerlerde işkence, tecavüz gibi insanlık dışı yöntemleri uygulayan ABD, toplumu korkutmak ve dejenere etmek için her türlü yasadışı yöntemi uygulayarak işgali süreklileştirmeye çalışan bir ‘terör’ politikası uygulamaktadır. FBİ’nın yapmış olduğu ‘terör’ tanımı tersten yorumlandığında ABD’nin ve küresel kapitalist güçlerin uluslararası alandaki pozisyonuna bir netlik kazandırmaktadır. Bu tanım geregince dünyanın terör uygulayıcılarının küresel kapitalist barbarlardan başkaları olmadığı anlaşılır.. Bu bakımdan, uluslararası toplum için tehlikeli olan küresel kapitalist güçlerin ittifakına dayanan ve fiilen uygulanan stratejinin adı ‚uluslararası devlet terörü’dür.

Küresel kapitalist güçlerin bölgesel işgallerine karşı verilen mücadeleler ve direnişler ‚terör’ olarak tanımlarken, 21. yüzyıl barbarlarının gerçekleştirdiği katliamlar ise ‚savuma amaçlı olduğu’ yalanına sık sık başvurmaktadırlar. Örneğin Pentagon ve askeri yetkilerle yakın bir ilişki içerisinde olan ve bir bakıma Pentagon’un medya eleştirmeni olarak bilinen Norman Solomon şunu söylüyor: „ Teröristler saldırdığı zaman, bu terörizmdir. Biz saldırdığımız zaman, bunun adı misillemedir. Onlar yeni saldırılarla misilleme yaparak karşılık verdiklerinde onlar gene terörizm yaparlar. Biz yeni saldırılarla karşılık verdiğimizde biz gene misilleme yapıyor oluruz…“  Tam bir çifte standart taşıyan ve  esas olarak büyük kapitalist güçlerin saldırılarını meşrulaştıran bu yaklaşım, ABD’nin uluslararası terörizm politikasını oluşturmaktadır. ABD’nin dünyanın bir çok ülkesine yönelik saldırıları ve yüzbinlerce insanın ölümünü ‚demokrasinin yerleştirilmesi’ için zorunlu eylemler olarak görülürken, kapitalist barbarların hedeflerine yönelik meşru saldırılar ‚terör’ kapsamında görülmekedir. Örneğin  ABD’nin eski başkanlarından B. Clinton: „Amerikalılar terörizmin hedefidir, bu kısmen barışı ve demokrasiyi ilerletmeye çalıştığımız ve terörizme karşı kenetlenmiş olduğumuz içindir“ diyor.”  ABD’nin dünyanın başka ülkelerini işgal edip 21.yüz yılın en vahşi barbarlığını uygularken, amacının demokrasi ve özgürlükler olmadığını politika ile ilgilenen hemen herkesin bildiği bir gerçek. Buna rağmen bu yalanlara baş vurulması kapitalist sistem için ‚zorunlu’ bir ihtiyaçtır. 

ABD’nin Afganistan ve Somali’ye yönelik askeri operasyonlanının fiili olarak askeri işgale dönüşmesiyle, Kenya/Nairobi ve Tanzanya/Darü Es Salam’daki ABD büyük elçiliklerine karşı gerçekleştirilen savunma amaçlı saldırıları değerlendiren Washington’un eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Sandy Berger  şunları söyledi: “Amerikan halkının bir dereceye kadar Ame¬rika’nın liderliği, bir dereceye kadar da bazı insanların fanatik¬liği nedeniyle, bizlerin hedef almacağı bir dünyada yaşadığımı¬zı bilmesi gerektiğini düşünüyorum.”  Birincisi, dünya hakları arasında bir sorun yoktur. Bir yandan Amerika halkı diğer tarafından başka halklar karşılaştırması çok bilinçli bir çarpıtmayı içeriyor ve esas amaç da dünyanın ezilen halkları arasında enternasyonlaist dayanışmayı engellemektir. İkincisi ABD, dünyanın başka ülkelerine ve halklarına yönelik istediği zaman saldırılar gerçekleştirirken bunun adı ‘özgürlük ve demokrasi’ oluyor, kendilerini savunmak zorunda kalan ve ‘meşru savunma’ya geçen güçler ise ‘terörist’ olarak değerlendiriliyor.

Hatta “teröristlerin belirli bir ideolojik programları ve talepleri yoktur”  eğerlendirmesini yapan Brookings Institution Dış Politika Bölümü Başkanı Richard Haas, hem gerçek durumu çarpıtıyor hem de ABD’nin Ortadoğu ve Afrika’nın bazı bölgelerini işgal etmek için meşru bir zemin oluşturmaya çalışıyor. ABD’nin demokrasi ve insan hakları gibi bir sorunu olmadığına dair yüzlerce yaşanmış pratik deney var. ABD’nin özellikle 2.düya savaşından sonraki tarihsel evriminin kısa bir krolonijisi çıkartıldığında bu durum bütün çıplaklığıyla ortaya çıkar. Ayrıca, hiç bir silahlı politik grup, durup dururken ABD güçlerine yönelik saldırılara girmedi. ABD’nin dünyanın her hangi bir bölgesini işgal etmesine veya  askeri saldırısan karşı, bölge halklarının veya anti işgalci örgütlerin fiili savunma eylemlerine yönelmesiyle karşılık bulmaktadır. ABD’ye karşı geliştirilen savunma eylemlerinin nedeni bu ülkenin ‘dünyanın en güçlü ülkesi’olmasından değil, başka ülkelere askeri şiddet uygulamasından kaynaklanmaktadır.

Kıtalar bazında gerçekleşen şiddet eylemlerinde ölen sivillerin oranlarına dikkat edildiğinde Ortadoğu bölgesi 4. sırada bulunmaktadır. Örneğin1997-2002 yılları arasında, devletin silahlı güçleri ile silahlı örgütler arasındaki çatışmalarda ölen sivillerin kıtalara/bölgelere göre oranları şöyle; “Afrika’da 5856 kişi, Avrupa 494, Latin Amerika’da 294, Asya’da 4305, Ortadoğu’da  1860, Avrupa-Asya bölgesinde 765, Güney Amerika’da 4110 kişi yaşamını”  yetirmiş. Bölgesel çatışmalarda yaşamını yetiren sivillerin ezici bir çoğunluğunun devletin silahlı güçleri tarafından öldürülmesi de ayrı bir gerçeği oluşturmaktadır. O zaman, Ortadoğu’nun işgalinin nedeni terörizm olgusu değildir. Ortadoğu bölgesi ’terörizme karşı mücadele’ adı altında geliştirilen bölgesel sömürgecilik politikalarının başarılı olması için ‘yeni’ savaş stratejisi deneme alanı olarak ön plana çıkmaktadır. Karşılıklı Yıkım olarak ifade edilen politikanın ‘terörü yok etme’ stratejisi olmadığı, aslında dünyanın yeniden işgal etme planı için denenen ve fiili olarak ugulanan bir temel askeri strateji olduğu bütün verileriyle açığa çıkmış durumdadır.  Savaşın uygulama merkezi olarak ön plana çıkan Ortadoğu’da-Afganistan ve Irak- küresel kapitalist sistemin askeri güçleri tarafından büyük bir yıkımın gerçekleştirilmektedir. Bu nedenle, tarihin hiç bir döneminde, küresel kapitalist barbarların politik stratejisinde, ne demokrasiyi yerleştirmek, nede insan hak ve özgürlüklerini savunmak gibi bir iddia olmamıştır.  

Birinci Körfez savaşınan sonra Irak’a yönelik uygulanan ambargodan sonra, Irak halkının karşı karşıya kaldığı açlık ve sefalet sonra, Birleşmiş Milletlerin  belirlemesine göre beş yüz bin çocuğun ölmesi üzerine, o dönemde ABD’nin BM’ler büyükelçisi olarak görev yapan baba Bush’un Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’in  muhabir Lesley Stahl arasında geçen meşhur televizyon söyleşisinde, ABD’nin terörizme karşı yürüttüğü politikaların ne kadar acımasız olduğunu bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır. Lesley Stahl: “Irak’ta yarım milyon çocuğun öldüğünü duyduk. Bu Hiroşima’da ölen¬lerden daha çok çocuk demektir. Bu bedeli ödemeye değer miy¬di?” Albright şu yanıtı vermişti: “Bence bu çok zor bir karar. Be¬dele gelince; bu bedeli ödemeye değdiğini düşünüyoruz.” diyor.  ABD’nin insan hakları, demokrasi, özgürlükten ne anladığına somut bir yanıt. İnsani değerler bakımından hiç bir manevi değer taşımayan bu açıklama, ABD’nin izlemiş olduğu politikanın mantığını açıklamaktadır.
 
ABD’nin sözümona ‘terörizme’ karşı yürüttüğü aslında terörizm uygulamak için geliştirdiği yöntemlerin hiç biri uluslararası hukuk kurallarına ve ilkelerine uymamaktadır Böyle bir sorunları da yoktur zaten. Her türlü yöntemin ‘meşru görüldüğü’ bir politika içerisinde, ‘dünyanın özgürleştirilmesi’ için mücadele ettikleri iddası tamamen bir aldatmacadır. ABD’nin örtülü operasyonlar için hazırlanan ‘Doolitle Raporu’nda bu durum çok net olarak açıklanmaktadır. “Her türlü aracı kullanarak ve neye mal olursa olsun dünyaya ha¬kim olma amacını açıkça ilan eden nefret dolu bir düşmanla kar¬şı karşıya olduğumuz açıktır. Böyle bir oyunda hiç bir kural yok¬tur. Kabul edilebilir insan davranışları ile ilgili stiregelen norm¬lar burada geçerli değildir. Eğer Amerike Birleşik Devletleri ha¬yatta kalacaksa uzun zamandan beri bir Amerikan kavramı olan “adil oyun” (fair-play) yeniden gözden geçirilmelidir. Etkin casus¬luk ve karşı casusluk servisleri geliştirmek ve düşmanlarımızı et¬kisizleştirebilmek, sabote edebilmek ve yok edebilmek için bize karşı kullanılanlardan daha zekice, daha gelişmiş ve daha etkili yöntemler öğrenmek zorundayız. Amerika halkının, esasında tiksindirici olan bu felsefeyi tanıması, anlaması ve desteklenmesinin sağlanması  gerekebilir.”   Terör uygulayan kapitalist devleter için hiç bir kural ve ilke olmadığı gibi kendi ülke halklarını bu ‘tiksindirici’ yöntemlere alıştırmaları ve onların bütün manevi değerlerini öldürterek kendi suçlarına ortak etmeye çalışmaktadırlar. Savaş kuralları dışında her türlü yöntemin uygulanmasını, ‘oyunun kurallarına göre oynama’ ilkesinin terk edilmesini ve kontrgerilla savaş yönteminin kullanılmasını savunan bu politika, kapitalist barbarların uluslararası terörist faaliyetlerini ve katliamlarını meşrulaştırmaktadır.

Kapitalist barbarların uyguladığı devlet terörü saldırı politikası 21.yüzyılda bir kısım küçük değişiklikerle birlikte kesintisizce devam etmektedir. Dünyanın işgal edilmesi için geliştirilen ‘terörizm stratejisi’ özellikle Ortadoğu ve Afrika kıtasında güncelleştirilmiş bir politika olarak uygulanırken, aynı zamanda kapitalist sistemin askeri güçleri tarafından uygulanan ‘küresel terör’ün Balkanlar ve Ortadoğu hakları üzerinde tam bir yıkım ve felakete yol açtığı insanlığın en büyük dramlarından birini yaşadığına tanıklık ediyoruz. Örneğin ABD’li Siyaset Bilimcisi Douglas Lummis’in 1. Körfez savaşında, Irak’a yönelik gerçekleştirilen savaşın tam bir ‘devlet terörü’ne dönüştüğünü ve kapitalist barbarların  yapmış olduğu saldırılarda binlerce insanin öldürüldüğünü çok açık olarak ifade etmektedir: “Çağdaş uluslararası hukukta bu bir skandaldır; unutmayın, “kasabaların, şehirlerin ve köylerin umursamazca imha edilmesi” uzun zamandan beri bir savaş suçu olmasına rağmen, şehirlerin uçaktan bombalanması hiç cezalandırılmadığı gibi, suçlanmaz bile. Hava bombardımanı bir devlet terörizmidir; zenginlerin terörizmidir. Son 60 yıl içinde bombarmanların yakarak, parçala¬yarak öldürdüğü masum insanların sayısı bugüne kadar yaşamış bütün devlet karşıtı teröristlerin öldürdüğünden çok daha fazla¬dır. Bu gerçek karşısında bilincimizi durgunlaştıran birşey var. Amerika’da daha önce kalabalık bir lokantaya bomba atmış bir adamı başkanlığa seçmeyi düşümneyiz, ama bir zamanlar uçak¬lardan bombalar atarak sadece lokantaları değil, o lokantacıların bulunduğu binaları ve onları çevreleyen semtleri de yok etmiş bi¬rini başkan seçmekten mutluluk duyarız. Körfez Savaşından son¬ra Irak’a gittim ve bombaların ne yaptığını kendi gözlerimle gör¬düm; buna uyan terim tam olarak şudur: ‘çılgınca imha’…”  Devlet terörizmi veya zenginlerin terörizm yani kapitalist barbarların terörizmi. Uygurlık için savaşma iddiasında olanların insanlığı nasıl yok ettiklerine tanıklık eden bir gazetecinin yazmış oldukları, küresel sistemin çekilen bir fotografıdır. Ortadoğu’da ve Balkanlar’da devletlerin uyguladığı terörizim politikalarına  en somut örneklerinden biri de ABD deniz piyadeleri tarafından bombalanarak öldürülen Lüban’ın yoksul köylüleridir.

Ortadoğu’da terörizme karşı mücadele ettiğini iddia eden ABD’nin Lübnan’da yoksul köylüleri bombalayarak katlettiğini dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter’in itiraflarıyla da doğrulanmaktadır. “Deniz Piyadelerini Lübnan’a gönderdik. Lübnan’a, Suriye’ye ya da Ürdün’e gitmek, ne kadar çok insanın Amerika Birleşik Devletleri’nden nefret ettiğine birinci elden tanıklık etmek için yeterlidir; çünkü tamamen masum köylüleri, Beyrut civarındaki köylerde yaşayan kadınları, çocukları, çiftçileri ve ev kadınlarını bombaladık, kurşun yağmuruna tuttuk ve acımasızca öldürdük… Bunun sonucunda, derinden öfkeli o insanların gözünde bizler bir tür şeytan olduk. İnsanlarımızın rehine olarak alınmasına sebep olan ve hepsi haksız ve kiriminal nitelikli olan bu terörist saldırıları hızlandıran şey budur..”  ABD  eski başkanlarından J. Carter’in gizlemeyediği bu gerçekler, ABD’nin dünyanın değişik bölgelerini işgal ederken, her türlü katliamı meşru gördüğünü ortaya koymaktadır. Çocukların, kadınların, sırada insanların rastgele öldürülmesi, ABD’nin 1945’lerde belirlediği kontrgerilla stratejisinin bir devamıdır. Bugünkü tarihsel veriler içerisinde adına ‘terörizmle savaş’ ismi verilsede bunun esas olarak, uluslararası kongerilla stratejisinin devam olduğu çok açıktır. İşgalci güçler savaş suçlusudur. BM’ler tarafından onaylanan ‘savaş hukuk ve kuralları’nın hiç birine uymadıkları ve sivilleri çok bilinçli olarak hedef aldıkları Carter’in açıklamalarında görmek mümkün.

Ortadoğu coğrafyasının işgal edilmesi planının bir parçasını oluşturan ‘terörizme karşı mücadele’ ile bölge haklarına yönelik saldırlara karşı gelişen, karşı savunma içerikli bir kısım saldırı eylemlerinin ‘kriminal eylemler’ olarak görülmesi de çok bilinçli bir politik yönlendirmedir. İşgalci güçlerin izlediği küresel kapitalist sistemin devlet terörü içerikli saldırıları karşısında geliştirilen eylemler içerisinde taktik ve içerik bakımından bir kısım yanlışlıkların olması, ne meşru savunma içerikli saldırı eylemlerin yanlış olduğu anlamına gelir, ne de kapitalist barbarların saldırılarını meşrulaştırır. Tersine ,dünya küresel askeri güçlerinin, bölge haklarına yönelik saldırıları, işkence, tecavüz gibi artık olağanlaştırılan insanlık dışı uygulamalar, bunların kriminalize olmuş güçler olduğunu çok açık olarak ortaya koymaktadır. ABD eski başkanı B, Clinton,  13 Mart 1996 tarihinde, Kahire’de, çoğunluğu Ortadoğu ülkelerinden oluşan 27 ülkenin devlet ve hükümet başkanları ile  gerçekleştirdiği “anti-terör” konferansında  yapmış olduğu konuşmada: “Teröre başvuran¬ların kınanması konusunda çok açık olmalıyız. Orta Doğu’nun arzu ettiğimiz geleceğinde şiddete yer yoktur.” mesajı ile aslında Ortadoğu’nun gelecekte, çatışmaların merkezi olmaya devam edeceğini söylüyordu. Ortadoğu’da şiddete karşı çıktığını iddia eden ABD, bölgede şiddeti ve küresel terörü sürekli tırmandırdı. Örneğin; 1981 yılında iki Libya yolcu uçağını içinde terörist bulunduğu iddiası ile düşürülmesi; 1983 ve 1984 yıllarında Beyrut’un bir çok kez bombalanması; 1986 yılında Libya’nın teröre destek verdiği iddiasıyla Kaddafi’nin çadırını bombaladı ve küçük kızının ölümüne neden oldu. 1987 yılında bir İran gemisinin silah taşıdığı gerekçesiyle bombalanıp batırılması, 1988 yılında bir İran yolcu uçağında teröristlerin bulunduğu iddiasıyla düşürülme¬si, yine 1989 yılında iki Libya uçağının daha düşürülmesi; 1991 yı¬lında Saddam’ın Kuveyti işgal etmesini bahane ederek Irak halkının aylarca yoğun bombardıman altında tutması, Irak’a uygulanan ambargo nedeniyle yüzbinlerce çocuğun açlıktan ölmesi, 1998 yılında Sudan ve Afganistan’ın bombalanması, İsrail devletinin Filistin topraklarını işgale devam etmesini sürekli desteklemesi, İsrail askeri güçlerinin hemen her gün özellikle sivillere yönelik gercekleştirdiği katliamları onaylayıp BM’ler kararlarını sürekli veto etmesi,   1996 yılında Bir¬leşmiş Milletler üssünde bulunan 106 Lübnanlının ABD güçlerince kasıtlı olarak öldürülmesi, aranan teröristler bahanesiyle  Mısır’dan, Malezya’dan, Pakistan’dan, Lübnan’dan, Kuveyt-Birleşik Arap Emirlikleri-Arabistan’dan, Irak’tan bir çok kişinin CİA tarafından kaçırılması, ABD’nin bölgede gerçekleştirdiği eylemlerinden bir kaçıdır.  

 Teröre karşı mücadele ettiğini iddai eden ABD, yıllardan beri, özellikle ‘Büyük Ortadoğu Projesi’ kapsamındaki ülkelerin sivil hedeflerine yönelik askeri saldırılar gerçekleştiriyor. ABD’nin her hangi kurumuna yönelik gerçekleştirilen saldırı ‘terörist’ eylemler olarak gösterilirken, ABD’nin devlet olarak, Ortadoğu ülkelerinde sivil halkın hedeflendiği askeri eylemler ‘savunma’ amaçlı olarak gösteriliyor. ABD’nin  yaptığı şey, küresel kapitalist sistemin terör faaliyetidir. Uzun yıllardan beri özellikle sivil halka yönelik ‘terör’ saldırılarının yoğunlaştırılması  ile bölgenin işgal  arasında doğrudan bir ilişki bulunduğunu daha önce vurgulanmıştı.

Kapitalist barbarların bu saldırıları devam etmektedir. İşte Irak bu nedenle tarihe tanıklık etmektedir. Irak’a özgürlük ve demokrasi yerleştirmek ididasıyla işgal ettiğini söyleyen küresel düzenin silahlı askeri güçlerinin yapmış olduklarının tam bir vahşet olduğunu artık kimse gizleyemiyor. ABD’nin bütün tarihi boyunca uyguladığı işkence, tecavüz gibi kirli yöntemleri Irak’ta da uyguladığı çok açık olarak belgelendi.  Irak’ın kürsel kapitalist barbarların askeri güçleri tarafından işgal edilmesinden sonra, tecavüze uğrayan kadınların sayısı binlerle ifade edilmeye başlandı. Ebu Gureyb cezaevinde yapılan işkenceler, Vietnam’ın Saygun zindanlarından yaşananlardan çok daha kötü düzeydedir. Irak ve Afganistan’da, 21.yüzyılın daha ilk yıllarının en kapsamlı işkencelerine ve tecavüzlerine tanık oluyoruz.

Daha 13 Ekim 1989 tarihinde, Bush’un imzaladığı bir kararnamede her hangi bir ülkede, bir kişiye, gerilla grubuna yapacağı saldırı suikast olarak değerlendirilemeyeceği belirtiliyor. Kararname: “…ABD güçlerinin, Amerika Birleşik Devletle¬ri’nin güvenliğini tehdit eden bir başka milletin savaşan güçle¬rine, bir gerilla gücüne ya da bir terörist güce ya da başka bir örgüte karşı kullanılması bir suikast fiili oluşturmaz.”   Bu kararname ile ABD askeri güçlerinin her hangi bir bölgede ve ya ülkede istedikleri zaman operasyon yapabilecekleri ve hiç bir sorumluluk taşımadan katliamlara yönelebileceklerini resmileştiren bir yasadır. Bu gün Afganistan’da ve Irak’ta şehirlerin kuşatılarak binlerce sivil insanın katledilmesi ABD’nin izlemiş olduğu stratejinin bir parçası olduğu gibi, bunun ‘teröristlere ve gerilla güçlerine yönelik bir eylem’ olduğu gerekçesiyle sorumlu tutulmamaktardırlar. “…Ama terörizmle küresel bir savaşın içindeyseniz savaş alanım fethetmekle kötü çocukların bir bölümünü yok etmekten başka bir şey yapmamışsınız demek¬tir. Varoşları yerle bir edebilir, mevzileri vurabilir ve şansmız ya¬ver giderse en çok aranan caneleri yakalayabilirsiniz ve durumu, bulduğunuzdan daha sadeleştirilmiş hale getirebilirsiniz…”  Terörizme karşı mücadelede gedekçesiyle varoşların yerle bir edilmesi yıkım savaşının en belirgin özelliğini ortaya koymaktadır. Varoş merkezlerinin daha çok yoksul emekçi kitlelerinin yoğunluklu olarak yaşadığı ve sisteme karşı toplumsal tepkinin en çok yoğun olduğu bölgeler olması bakımından önemlidir. Bu bölgelerin ‘küresel terörizmin’ hedefi haline getirilmesi çok bilinçli bir politik tercih olduğu açık.

Kapitalist barbarların, ‘özgürlük için uluslararası terörizme karşı yürüttükleri savaş’ tersine, her türlü insanı hakkın yok edilmesine dayanan, bölgesel sömürgeciliğin uygulanmasına çalışıldığı bir savaşın parçasıdır. ‘Özgürlükler’ adına işgallara yönelen kapitalist barbarlar, sorgulamalarda işkence yöntemlerinin kullanılmasını, sorgu sürelerinin sınırsız olmasını, istihbarat örgütlerine sınırsız hareket kabiliyeti için yetki verilmesini savunmaktadırlar. Kapitalist küresel sistemin çıkarları için, 21.yy kontgerilla  sisteminin terör faaliyetlerinin uluslararası alanda meşrulaştırılması için gerekli yasal düzenlemelerin çıkartılması hedeflenmektedir.  Kapitalist sistemin yürüttüğü savaş biçimlerinden biri, küresel terörizm’ politikası bölge haklarını doğrudan hedefleyen bir stratejidir. Uluslararası kapitalist barbarların Ortadoğu’da uyguladığı terörist faaliyetler, aynı zamanda bir deneme alanını oluşturmaktadır. Bu bölgedeki başarıyla bağlı olarak, uluslararası alanda merkezileştirilecek  bir sistemin kurulması hedeflenmektedir.

 


 

 

BİR CEVAP BIRAK