Pasaporttan, Türbana..

PAYLAŞ

kırmızı pasaport kullanma hakkı tanınmasına dair alınan karar, son derece hakkaniyetsizdi. Aslında bir kolaylıktan ne kadar çok insanımız yararlanırsa, o kadar iyi değil mi?..


Hata, tabii ki vekillerimizdeydi. Yasayı vaz ederken; aynı ayrıcalığı, üst düzey medya yöneticilerimizin çocuklarına da tanımış olsalardı, konudan haberimiz bile olmazdı. Medyamız mensupları silah taşıma imtiyazına kavuşmadan önce; bir vekilimiz, düğünde dernekte halkımızla bütünleşip, eskaza havaya bir kurşun sıkmaya görsündü!..


Tüm medya hep bir ağızdan, “-Burası Texas’mı!” diye kıyametleri koparırlardı. Şimdi, silah taşıma özel hakkı kendilerine de tanınınca, değil vekillerimizin yıldızlara yaylım ateşi açması; sayın vekillerimiz, yek diğerleriyle silahlı müsademeye girişseler bile, medyamız bunu dert etmiyor. Meclis’te, tabancayla işlenen cinayeti anımsarsınız..


O vahim olayda bile medyamız, Meclis dahilinde silah taşınmasının saçmalığına değinmek lüzumunu hissetmemişlerdi. Çünki onlar da istediklerine ulaşmışlar; Smith&Wesson’larını Browning’lerini, bellerinden sarkıtıvermişlerdi. Gerekçe: Gazetecilerin, düşman edinme olasılıklarının yüksekliğiydi.. Sanki, düşmanı olmayan varmış gibi..


Kırmızı pasaport kullanma hakkını edinen vekil çocuklarının çoğu; tahsillerini, dış ülkelerde ikmal ediyor olmalı.. Yoksa, keyfe keder, günübirlik geziler için; vekillerimiz, kıymetli saatlerini pasaport yasasında değişiklik yapacağız diye, neden harcasınlar ki? Hem, varlıklı gençler dışarıda eğitim gördüklerinde; toplumumuz, bu işten kazançlı çıkıyor..


Şayet vekil çocukları ve diğer varsıl ailelerin genç fertleri yurt dışına gitmeyip de, Türkiye’de eğitiliyor olsalardı; çok daha az gencimiz, yurt içi üniversitelerimizden yararlanma fırsatını bulacaklardı. Haliyle, üniversiteli olabilmek için, bir lise diplomasına sahip olmak yetmiyor. Özel derslere, kurslara ve kitaplara bir servet ödemek gerekiyor..


O serveti de, ancak vekil ve zengin çocukları ödeyebildiklerine göre; seçkin üniversitelerin elle tutulur bölümlerinden, halk çocukları bir az zor yararlanabileceklerdi. Küçük vekillere tanınan kırmızı pasaport ayrıcalığından; böylece toplum da, bir fayda sağlıyor. Hem çocuklar, yad ellerde okuyacaklar mı; yoksa, pasaport işlemleriyle mi uğraşacaklar?  


Şaka bir yana, üniversitelerimize de akıl sır ermiyor. Babasının gördüğü aşağılanmalara tanık olan bir kapıcı çocuğu; okuyup, sınıf atlamayı kafasına koymuş olsa, bir üniversiteye girme şansı var mı?.. Bir Eisenstein beyni taşımıyorsa, çok zor. Aslında, Sergei Mikhailovich’in bile; benzer koşullarda başarılı olabileceğine, yarı yarıya ihtimal veririm..


Mevzu, “Potemkin Zırhlısı” olayı gibi, ajitasyona açık.. Yoksa bilgiçlik taslamıyorum. Ama ben kimseyi tahrik etmeden, bir çözüm yolu önereceğim.. Belki, bir YÖK mensubunun gözüne çarpar. Devlet üniversitelerimiz de; vakıf üniversiteleri gibi, ücretli olmalıdır.. Peşin ödeme yapamayacak durumda olanlardan, senet alınabilir..


Hatta devlet: İsteyene, düşük faizli bir öğrenim bursu bile sağlamak zorunda olmalı. Böyle bir sistemle; her yıl, onlarca üniversite hizmete açılabilir.. Sekiz- on yıl içersinde de; üniversite kapılarında, kimse kalmaz. Fakir-zengin her fert; aldığı eğitimin bedelini ödeyeceğinden, mutlak bir eşitlik sağlanır.. Biz de, yoksul çocuklar için üzülmeyiz..


Bazı YÖK üyeleri, yeter sayıda akademisyen bulunmadığından söz ediyorlar.. Eski demir perde bilimler akademilerinde ders vermiş olan binlerce akademisyenin, boş oturdukları biliniyorken. Atatürk, Nazi zulmünden kaçan bilim adamlarına; üniversite kapılarını nasıl açmışsa, bu kişiler de istihdam edilebilirler.. Hem de, makul ücretlerle.


Üniversitelerimizi saflara bölen, bir de türban problemi var. İnsanların, bilinmeyene duydukları korkunun tezahürü olan; inanç sistemleri, insanlık tarihiyle yaşıttır.. Totemlerden, tek tanrılı dinlere uzanan geniş zaman dilimi içerisinde, çeşitli inançlarla bütünleşen geçmişimizin; bu mirasını, genlerimize taşıdığı da bir gerçek..


Bunu: Tamamen başarısızlıkla nihayetlenen; SSCB deneyiminden de, çıkarmak mümkün. Bilgi çağında bile, dünyanın sonunu getirebilecek olan savaşın; bir din çatısması olacağı, anlaşılıyor. Komşumuz Irak’ta, Sünni ve Şii Müslümanlar; adeta yüzyıllar öncesindeki, Katolik-Protestan din savaşlarını aratmayacak, bir kavganın içindeler.


Eski Ahit’ten, Kuran’a uzanan dini metinleri incelediğimizde; Tanrı Buyruğu’na uymayan kulların çarptırılacakları çok ağır cezaların, sık sık yinelendiğini görürüz.. Bu metinler doğrultusunda yetiştirdiğimiz türbanlı çocuklarımıza; “-Başını açmadan, üniversitede eğitim göremezsin” şartını dayatmak, bana, pek rasyonel gelmiyor..


Konuya ilişkin, Woody Allen’in, son derece çarpıcı bir analizi mevcut.. Ancak, kimsenin, manevi hassasiyetlerini incitmek istemediğim için; bu kritiği, ancak bir emektup vasıtasıyla iletebilirim. Zeki New York’lu, sadece, rafine bir sanatçı çevresinin hoş görüsüne hitap eden bu tahlili; bir filminde, kullanmaktan çekinmemişti.


İslam dini, kadınlara, imamlık hakkını tanımıyorken; biz bu kız çocuklarımızı, hangi akla hizmet edip, imam hatip liselerine yerleştirdik? Körpe beyinlerine yerleşen dini kavramlar ve insanların genlerinde var olan inanç faktörü birleşince; bu çocukların kutsal literatüre, biz laiklerden daha az esnek yaklaşacakları aşikar değil miydi?..


Aynı şekilde, Yahudi ve Hristiyan hiyerarşisinde de; karşı cinse, dini yöneticilik görevi verilmiyor.


Bir Simone de Beauvoir yandaşı olarak, bir iki söz söylemek isterim. Ama bu elit platformda bile; kutsala ilişkin ön görüler, hoş karşılanmayabilir.. Her inancın taraflarının, meydana getirdikleri tayf; beyazdan, siyaha kadar uzanabiliyor..


Bu konu, işlenmedi mi? Sosyalist L’Egalite’nin ünlü editörü Michel Zevaco, paraya tamah edip; çok satanlara yönelince, Vatican’a da el atmıştı.. Son derece bağnaz bir kurguyla, Prenses Fausta’nın, kadın Papa olma hayallerini her defasında yıkmasını; çocukken bile, erkek egemen tavrın bir iz düşümü olarak nitelendirmiştim..      


Önlerine dikilen barajlara karşın, üniversite giriş sınavlarında başarı gösterdiklerine bakılırsa, çok ince zekalı oldukları anlaşılan türbanlı kız çocukları; pozitif bilimlerle yoğurulduklarında, dünyaya ve dine daha toleransla yaklaşacaklardır.. Yetiştirecekleri kuşağın, bilgi çağına uyum sağlama becerisi, bizlerce yetiştirilecek kuşakları aratmayacaktır..


Bu türbanlı çocukların yoksul olduklarının da, altının çizilmesi gerek. Hem başı örtülü, hem varlıklı olanların Al Azhar’da; pardon, Harvard’lar da, Cambridge’lerde eğitim gördükleri bir gerçek. Varsıl, aynı zamanda türbanlı olanlar okuyabiliyorken; başı örtülü yoksulların, bu çok önemli haktan yoksun bırakılmaları, beni rahatsız ediyor..


Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ni oluşturan yüce yargıçların; böylesine basit bir gerçeği görmezden gelmesini, hayretle karşılamamak elde değil. Galiba onlar da, ABD yönetiminden ümitsizler.. Bir nükleer savaşın patlamasını bekliyor olmasalar; gelecek nesillerine yatırım yapmak için, başı örtülü bu çocuklara bir şans tanırlardı..


Karar: Dini simgelerin yarattığı üniforma etkisinin, toplumu bölmesi ihtimalini önlemeye yönelik olabilir.. Ama hangi haklı mülahazalarla hareket edilirse edilsin; bir kişinin bile aydınlanmasını engellemeyi, kendime yakıştıramam. Lafın burasına kadar sabredip okumaya devam edenler, maneviyata saygıyla yaklaştığımı fark etmişlerdir..


Tabii dini, politikaya alet etmemek şartıyla!..


Bu günki vekillerimizin çoğu, imam hatip kökenli. Ayrıca sanırım, büyük bir çoğunluğu da, üniversite mezunu. Sizce, kaç tanesi çocuklarını, imam hatip liselerine yönlendiriyor? Pasaport yasasında yaptıkları düzenlemeye bakılırsa, geçiniz imam hatip liselerini; çocuklarının lise öğrenimini bile, İsviçre kolejlerinde yaptırıyor olmalılar.


Medyamızı ve vekillerimizi, bir az hicvetmeden yapamadık. Canım onlar da, hep kendilerine yontmasınlar. Bazı acı gerçekleri, mizahla karıştırdıysak da, can sıkmamak içindi. Netice olarak: Başlarını örten kız çocukları, üniversitelerden dışlanmasaydılar iyi olurdu.. İmam hatip liselerinde de; kız çocuklarının ne aradığı, sorgulanmalıydı.

CEVAP VER