Pişirmek bizi kurtarır mı?

Pişirmek bizi kurtarır mı?

0
PAYLAŞ

 “Bu yazı Çin de 60 000 kişiye verilen bir köpek eti ziyafeti için öldürülen, ölüm hücrelerinde bekletilen köpeklerin resimlerini gösteren bir mail almamın ardından yazıldı…Bu yazı benim suç ortaklığımın belgelesi olan bir yazıdır…! http://blog.sina.com.cn/u/4b2b8401010007sb

PROMETE…ATEŞİ ÇALMAKTAN SUÇLUSUN !

“Bu vahşeti sergileyen biz insanoğulları eti pişirdiğimizde aslında hak ettiğimiz  bir görüntüden kurtuluyoruz… Biz kestiğimiz bu zavallı varlıkları çiğ çiğ yemeliyiz ki; onların masum etlerinden akan kanlar bizim vahşi dudaklarımızdan da aksın, ellerimiz kan içinde, ağzımız ,dişlerimiz kıpkırmızı, insanlıktan çıkmış ama hiçbir canlı türünde görülmeyen zevk için öldürmek kuralının uygulayıcısı olarak ancak tanrının lanetlediği isimsiz bir türün temsilcileri olduğumuz belli olsun…

Hatta ateşi çalan Promete nin ciğerini çiğ çiğ yiyen o akbabanın soyundan geldiğimiz Homeros un ruhu tarafından, bizim son sayfaları yazılmakta olan şanlı kanlı tarihimize not düşülsün… Ve gün geldiğinde mutlaka, ELBETTE bizden iğrenecek  birileri çıkar, bize birileri ayna tutar…

Sorarım size, aynaya bakarken tek başıma ve topluca, döktüğümüz kanlar , kestiğimiz etler ağzımızdan taşarken hangimiz barıştan söz edebiliriz artık…

Hangimiz geleceği bırakacağımız çocuklara uyumlu ve sevgi tohumlarının büyümesi beklenilen bir gezegen vadedebiliriz ?

O hayvancıklara uzatılan o çengelleri tutan eller nasıl da gidip bir bir başka canlının başını okşayabilir…

O eller benim senin ellerindir insan kardeşim…

Ne beynimizin biraz daha fazla işleyişi, ne gözümüzden akan yaşlar bizi kurtaramaz, yok böyle bir kıyak !!!

Bu sahte ve korkunç genetik yapımıza uygun bir kötülük elbet bir gün en iyi  diye bilinen insandan bile çıkabilir…

Tapındığın insan putları sök duvardan, kırıldıklarına emin ol…

…sahte oldukları için iyi bir japon yapıştırıcı ile yine karşına çıkabilirler…Göğüslerine de japon yapıştırıcının reklamını  alırlar, şaşırmazsın zaten…birbirimizi tanırız biz…
 
KUŞKUNUN KOŞUMLARI TAKILDI DÖRT NALA GİDEN DÜŞÜNCE ATLARIMA…

Yine ve  yine  ve hep yine…bir sorunun ölümsüz bir ses olup sonsuzun görünmez duvarlarına çarpa çarpa , içimizden birinin azabını bir kaç kişiye daha duyuracak bir yankı olmasına kadar soracağım üstelik…

Böylesine büyük  kötülükleri yapabilen bu  donanımlı insan yapısının gerektirdiği benzersiz zalimlik egemenliğini hangimizin benliğindeki “kontra  güç” durdurabilir?

Bu resimleri gördükten sonra kendimden kuşkuya düştüm, kendimden ve yapabileceklerimden korktum… İnsan olmanın en büyük ödüllerinden biri olan zeka kılavuzluğunda yapabilirlik özelliğini taşımam bana ilk kez ürküntü verdi… Bu insanlarla yapısal ve türsel anlamda bu kadar benzeşiyor olmam bende kendimi bir yerlere hapsetmek arzusu yarattı..

…sadece bir tek kişinin bile olsa, bir gün, içindeki bu vahşi genlerin etkisiyle harekete geçip masum bir varlığı yok etmeye  çalışacağı  duygusu karşı konulmaz  kaderin  çok acı  hüzünler  taşıyan ateşli bir oku gibi  delip  geçti kalbimi…

Kimseden emin değilim artık, kimse bana gülümsemesin, dişlerini göstermesin… Gözlerindeki en yumuşacık bakışın ışığı bile içime sonu belirsiz bir tünele girebilmem için tuzaklı bir gece lambası gibi gelir…

Hele hele siz yalancı peygamberler, iyilik melekleri, bence içinizdeki saklı ve korkunç gen, ne yaptıkları iyice belli olan tüm belirgin kötülerden daha fazla tehditler içeriyor şimdi…

DİKKATİNİZİ ÇEKERİM, BU BİLGİ BEYNİMİZİN DEMİRBAŞIDIR…
 
Şu röntgen altında sanki tanrının hepimize gösterdiği acıklı karikatürümüz olan iskeletin aynı zamanda Azraili ve ölümü simgelediğini kimse söylemedi değil mi bize…  Ama biliyoruz işte ne hikmetse…Bu bizim üstünlüğümüz sayılır öyle mi? İlk evet diyenlerden biri bendim.. İzninizle hepimizin adına kendime BUDALA demek istiyorum…

Budala şemsiyesinin altına koşun kardeşlerim…

Yoksa tanrının alayları benim bu zarif sözcüklerimden ÇOK DAHA FAZLA  AHMAK ISLATAN türünden örtülü sağanak olarak mübarek başlarınızın üstüne yağacaktır, bilesiniz isterim…

Ta doğuşumuzla başlayan bu karanlık bilgi, aslında iskeletin, varoluşun en üst aşamasındaki bir şema olabilecekken,  beynin çılgın bir ters düşünce akımıyla birden ölümün simgesi olabilmesini nasıl açıklıyor dersiniz ?

…eserinden sonsuz bir pişmanlık duyan  yaratıcının beynimize yazıp bıraktığı bu ilk bilgi bizi içimizde ölümü taşıyan canlılar olarak tanıtmıyor mu tüm evrene, birgün mutlaka tanrının daha iyisini başardığında bizleri tarihlerinin kara sayfalarında okuyacak nice yeni-insanlara…

Artık kendimden, gelecekten, karşılaştığım her insandan içimdeki bu karanlık kuşkunun etkisiyle UZAKLARDA BİR YERDE DURMAK İSTİYORUM… Artık kalabalıklara katılmamak istiyorum…Okyanusun sonsuzluğunda belli olmayan koskoca kirli dalgaların içinde, kendine üstünde kuruyabileceği, tuzlu pişmanlığını eski bir fosil izi gibi üstüne bırakabileceği yosunlu bir kaya parçası arayan çaresiz bir damla gibiyim çünkü… İçimde bu canavarları topyekün yok edecek tanrısal bir güç olmadığı sürece ne yazık ki bu yetersizliğimin bile beni temize çıkaramaması beynimde varoluşumla ilgili başka sorular da yaratıyor…
 
KAÇTIK ISLAK BİR KİLDEN…ALARM VERDİ TÜM EVREN…
 
Yoksa bizler tanrının daha iyisini yapmak üzere döktüğü kilden, hazırladığı mermerden, yoğurduğu hamurdan şu bir nebzelik aklımız bize yeter yetmez kaçmış, tamamlanmamış birer yarı organizma mıyız?

Frankeştayn ın tanrı elinden çıkmış biçimleri olan bizler, yeri ve zamanı geldiğinde, tamamlanmamış yapımızı, sadece çok büyük bir gücün kader olarak  tespit edebileceği bir kararı uygulayarak mı  belirlemeye çalışıyoruz?

Küstah ve başı bozuk bir tavırla öldürme yetkisini tanrının elinden alıp, sadece bu alanda onunla benzeşip, hiçbir şekilde yaratamayacağımız, bir tek hücresini bile yerine yeniden koyamayacağımız varlıklara BUNUN İÇİN Mİ saldırıyoruz?

Öylesine tamamlanmamış, yapımcısının arkasından pişmanlık ağıtları yaktığı öyle yarı-insan, yarı-yokluk olmuşuz ki, insan yanımız yetmiyor bize, yokluklarda gezinip, oralarda egemenlik arıyoruz;  ve küçük bir inatçı mikrobun bile birazcık direnerek yarattığı ölümü bizler de yaratarak, öteki yanımız olan insanı da mikrobik düzeylerde evrensel bir tartışmaya açıyoruz…
 
PİŞİRMEK BİZİ KURTARIR MI?

KURTARMAZ!!! Tanrılar da Akbabaya prometenin ciğerini pişmiş olarak verselerdi, akbaba bir cola içerek hazım sistemini rahatlatıp, başka avlara gidecekti…

Prometenin ciğeri Akbabanın dişleri arasında ona biçilen sonsuz ölüm cezasının en belirgin,en caydırıcı ,en vahşi örneği olarak çiğnendi, tarihe geçti…

Tanrılar ateşin bütün günaharı kül edecek büyük bir gücü olduğunu bildikleri için hiç affetmediler Promete yi…Ben de affetmiyorum…

Ve… Sanıyorum insan yanımızın yokluklarda gezen ölümcül yanına fısıldadığı bir sırdır bu pişirmek olayı… İnsan yanımız ağzımızdan akan kanları, dişlerimizin saplandığı taze ve masum etleri, (kendi varlığının  geleceğin insanına mutlaka bir parçasının  kalacağını  bildiği için, ) beyninin genlerden genlere bilgi aktaran anılar bankasında kalmasını asla istememiştir…
 
Bu insan yanımız çaresizliğimiz oranında, acımız oranında,  kinimiz ve nefretimiz oranında varlığını koyabilmektedir ortaya… Bu insan yanımız artık mutlu olamaz, olmamalı, kuşku duymalı ve kendi nefretini yoklukları simgeleyen ölümcül kardeşinin sınırları içine sokarak olası katliamları, savaşları, her biri bir başka öldürme anlamı taşıyan uyduruk beyinlerin ürünü, üstelik  sanat, yazım, yapım adı verilen tüm başı bozuk yaratım çabalamalarını, ne varsa işte;  önlemeye çalışmalı…
 
Bir katliam, bir savaş yıkımı, doğanın masum egemenliğinden bir solukluk temiz havayı bile çalma girişimi ile, insan yanlarımızı yokluk kardeşimizin hükmüne bırakan aslında zararsız görünen nice etkileşimle karşı karşıya olduğumuzu anlamamız gerek artık…
 
Kimlerin ağzından kanlar damladığını görmemiz için toplumların egemen güçlerini gözlerimizle bir kez olsun taramalıyız… Şu çok sevimli şarkıcı, şu ilkokul müsameresi heyecanında ve yaratımındaki büyük şair , şu varlığını adadığı vatan toprağına, ölmeleri için başkalarının evlatlarını  yollayan politikacı, şu toplumun başını sudan çıkaramamış bireylerine, para gücünün yarattığı ömürsüz değerleri damardan enjekte ederek, bulundukları uyuşukluktan  onları sadece silah ve cep telefonunun büyüsüyle uyanacakları sahte insanlık ortamına sürükleyen tüm insani biçimler…

Benim bildiğim gördüğüm imparatorlar, benzerleri polis dayağından kurtulamayan, ama sahte ışıklarla harelenen  ve yırtıcı bir görüntüyle ekranlardan fışkıran kadın-erkekler…Bir cinsel tercihi yaparken bunu toplumun tüm kurallarını yıkmak anlamında algıladıkları  için, değerlerin hepsini  yok etmiş, ve bunu başarı olarak gösterdikleri için de, cinsiyetinin bilincine henüz varan genç beyinlerde zoraki bir tercih yarattıran gerçek sapkınlar…
 
Benim kendi ülkemde gördüğüm  yoğrulmamış hamurlar var ki, ben artık onlara baktığımda ağızlarından akan kanları, uzayan dişlerini, bakışlarında yaşanmamış vahşetlerin düşünce tohumlarını görebiliyorum…
 
Onların resimdeki vahşeti yaratmalarına gerek kalmadan, o vahşeti yaratanların DNA larındaki başıboş, kimsesiz ve çaresiz AMA O ORANDA DA hak etmedikleri bir hayata bir desparado tutkusuyla sarılan genlerin, damarlarda gezinebilmeleri için sahip oldukları bedenin ta onlara kadar varan büyük bir yok etme tutkusuyla , tanrıya meydan okumasını istediklerini- biliyorum…
 
Kendim gibi biliyorum…Ve yine biliyorum ki onların kötülük eşiğinden biraz daha yukarda benim kötülük eşiğim vardır…Lanet olsun ki aynı zamanda, aynı dünyada, aynı cangılın çocuklarıyız hepimiz…
 
KURTULUŞUN İMKANSIZ HAYALİ…TANRIYI BEKLEMELİ!!!

İnsan yanım lanetlerini ve nefretlerini geliştirerek beni bir gün bu iğrenç katliamlara varlığımın tüm gücüyle engel olmam için herhangi bir sipere koşturursa, işte o zaman sevgi ve emekle döllenmiş topraktan mısır taneleri yahut daldan bir salkım üzüm alır,  BU SON LOKMALARIN sadece hayatın tadı olan kıvamını içime çekmek için ağzıma atarım…pişirme gereği duymam elbette ki… 

Ama ne olursa olsun, gerçek tehlikeyi anlamak için yeniden o kutsal bilgiden feyz almamız gerekebilir…

… tanrının rontgen ışınlarında bize büyük bir alayla gösterdiği ölüm sembolü iskeleti nasıl anladıysak,  yarım olduğumuz  için  gözlerimizin mahrum kaldığı rontgen ışınlarını, beynimizin düşünce gücüyle yaratmamız ve eti pişirse bile yine de ağzından kanlar akan her canlıyı görmemiz gerekir…

Suçlu ile potansiyel suçlu arasındaki fark belki de ikincisini önleyebilecek gücün hala bizde var olmasıdır…

Kendimi, sizi, kendimden kuşku duymama neden olanların tümünü nefretle kucaklıyor, ve boğana kadar yüreğime bastırıp, daha iyilere cesaret vermek istiyorum…

 

BİR CEVAP BIRAK