Pilav üstü kimlik

Bir yanda ABD işgali altındaki Irak’da kurulmaya çalışılan Kürt devleti, diğer yanda AB sürecinde “sahte hayaller uğruna” her anlamda ödünler koparılarak zayıflatılmaya çalışılan ve bağımsızlığımızı tehlikeye atan bir süreç, bir diğer tarafta ise ülkenin iç barışını bozmak için kim tarafından ve ne amaçla tertip edildiği anlaşılamayan provakasyonlar ile özellikle dış kaynaklı destek sonucu son zamanlarda yeniden canlanan terör hareketleri ortamında, bu tartışmaların yapılması tesadüf olmaz. Bütün bunlar, ABD’nin teskere hayalkırıklığı ile bağlantılandırılabilir mi bilemiyorum. Ancak, bugün Türkiye’de terörün gerçek kaynaklarının Kuzey Irak’da beslendiği ve örgütlendiği, bu bölgenin de ABD’ni tam kontrolü altında olduğu apaçık ortada. 


Türkiye için bugünün gündeminin en önemli sorunu, ülkenin iş barışının korunmasıdır. Ancak bu sorumluluğun, ülkeyi yöneten bazı yöneticilerin umrunda bile olmadığını görmek için gözlerimizi kapamamız gerekir. Ülkede son zamanlarda gündeme getirilen alt ve üst kimlik tartışmaları, ne yazık ki, bütün bu olumsuzluklara gündem oluşturmak ve teorik destek vermek dışında bir anlam taşımamaktadır.


Ülkeyi bütün bu belirttiğimiz tehliklere karşı koruması ve gerekli her türlü önlemi alması gereken bazı yetkililer, bu tehlikeli ve gereksiz tartışmalara zemin hazırlayarak, adeta karşı tarfta saf tutmakta ve sorumluluklarının gereğini yerine getirmemektedirler. Bu puslu atmosferde gözlerimizin aradığı Başbakan ise okyanus ötesindeki ülkelerde, Yeni Zelanda’da çok ciddi (!) temaslarda bulunmuş ve oradan Avustralaya’ya geçerek ülkenin en temel sorunlarına çözüm (!) aramaktadır.
 
Peki nasıl yaklaşmalıyız alt ve üst kimlik tartışmalarına ? Cüzdanımı çıkarıyorum ve kimlik arayışına giriyorum. Cüzdanımda alt ya da üst kimlik yazılı bir belge bulamadım. Bu arada, bütün bu düşünce yoğunluğunu köşe başındaki küçük bir lokantada yaşadığım düşünülürse, garsondan yanlışlıkla pilav üstü kimlik isteme olasılığım bulunmakta. İşin esprisini bir kenara bırakıyorum.


Dünya tarihine kısaca göz attığımızda, bir ülkede “millet” ya da “ulus” kavramlarına bakış açısı anlamında iki farklı temel yaklaşımın bulunduğu açıktır. Bunlardan ilk yaklaşım, bir ulusun üyesi (milletin mensubu) olmayı, belirli bir etnik gruba ait olmak gereğiyle açıklayan yaklaşımdır. Bu yaklaşım, etnik-milliyetçilik (ethno-nationalism) olarak isimlendirilir ve Almanya’da Hitler zamanında pratiğini gördüğümüz yaklaşımdır. Bu ulusçuluk yaklaşımı, faşizmin en temel unsurlarından birisi olup faşist milliyetçilik anlayışı olarak da isimlendirilebilir.


Ulusçuluk konusundaki ikinci yaklaşım ise Türkiye’de bugüne kadar gördüğümüz “Kemalist” yaklaşımdan başka bir şey değildir. Ulusun bir üyesi olmayı, o ulusun üyesi olduğu bilinci ve vatandaşlık ile açıklayan bu yaklaşım, bugün çağdaş Avrupa ülkelerinin hepsinde gördüğümüz ulusçuluk yaklaşımı değil midir ?. Bu yaklaşım, “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözü ile sloganlaştırılmıştır. Dikkat edilirse, Ne Mutlu Türk Olana denilmemiştir, tersine olarak, “Türküm” demek, Türk olmak için yeterli sayılmıştır. Elbette ki, şu anda Başbakanımızın çok ciddi diplomatik temaslar gerçekleştirdiği Avustratlya’daki bir Anzak, Türküm deyince Türk olmayacaktır. Ancak, Türkiye sınırları içinde yaşayan ya da yaşamayan, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı kimliğini taşıyan herkes, Türküm dediklerinde, onun bu kimliğini sorgulayacak bir mekanizma geliştirilmemiştir. Bu çağdaş ulusçuluk anlayışı, göklere çıkartılması gereken, şiddetle savunulması gereken demokratik, laik, modern ve insan haklarına dayalı bir ulusculuk anlayışıdır. Ülkemizde böylesi bir anlayış mevcut iken, alt ve üst kimlik tartışmaları yaratanlara ne demeli ? Yazımın başlığında olduğu gibi, “Pilav üstü kimlik” diyebiliriz sanırım.  


Ulusçuluk konusundaki bu iki farklı yaklaşımdan farklı olarak, ümmetçi yaklaşımların bulunduğunu da görmekteyiz. Bu yaklaşıma göre, bir ulusu yaratan unsur, yalnızca belirli bir “dinsel kimlik” olabilir. Bu anlayış, bir milliyetçilik anlayışı olmayıp, gerici, laik olmayan, çağdaş olmayan, insan haklarına aykırı bir yaklaşımdır. Belirli bir dine inananları ulusun parçası kabul edip diğerlerini dışlamak, ne demokrasi, ne laiklik, ne de insan hakları düşüncesi ile açıklanabilecek bir yaklaşım değildir. Böylesi bir yaklaşım, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan ve farklı dinlere sahip vatandaşlarımız arasında ayrımcılık yapmak anlamına gelir ki, bu yaklaşım, Anayasanın 14. maddesine bütünüyle aykırıdır. 


Anayasamızın 14. maddesine göre, “Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz… Bu hükümlere aykırı faaliyetlerde bulunanlar hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir.”


Yukarıdaki hüküm, Devletin milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı hedefleyen faaliyetleri, suç kapsamına almaktadır. Bunun anlamı, “Türk ulusu, yalnızca bir dine mensup olanlardan oluşur, diğerleri Türk ulusunun parçası değildir” yaklaşımının suç kapsamına girdiğidir. Ancak, bir Türk büyüğümüz, Avustralya semalarından, Türkiye insanının alt ve üst kimlikleri bulunduğunu, üst kimliğin ise (belirli bir) din olduğunu açıkça ilan etmiştir. Bu Türk büyüğü, açıkça Anayasaya aykırı bir söylemi dile getirmiştir. Ancak bizler biliyoruz ki, bunu yapan sıradan bir vatandaş olsa idi, kendisini adaletin pençesinden kurtaramazdık. Bu Anayasa ihlalini yapan bir Devlet Büyüğümüze ise hiç bir şey olmayacağını da biliyoruz. Anayasayı bir kere delmekle bir şey olmaz değil mi?  


Türkiye, coğrafyası ve tarihinden kaynaklı olarak yaşadığı bütün sorunlar ve emperyalist baskılara karşın, diğer bütün Avrupa ülkeleri gibi, ırk esasına dayalı bir ulusçulak anlayışını benimsememiştir. Ayrıca Türkiye, dünyayı yönetmeye ve bir dünya devleti olmaya soyunan işgalci güçlerin kuklalarının yönettiği bazı Arap ülkelerinde görüldüğü gibi, ülkesinin en üst yöneticilerinden bazıları, ümmet esasına dayalı din devletini önlerine hedef olarak koymuş olsalar bile, ümmetçilik esasına dayalı bir din devletini de reddetmiştir. Türkiye’nin benimsediği ulusçuluk anlayışı, bu topraklarda yaşayan herkesin “kendisine Türküm dediği” sürece bu ulusun ayrılmaz bir parçası olduğu çağdaş ve Kemalist ulusçuluk anlayışıdır ki, bu anlayış, demokratik, laik ve insan haklarına dayalı bir devletin olmazsa olmaz koşullarından birisidir. 


Bütün bu tartışmalara söyleyeceğim son söz ise ; Garson, çek oradan bir Pilav Üstü Kimlik olacaktır.
_________
* Siyaset Bilimci

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.