Pi’nin Hayat Hikâyesi ve Tahlisiye Sandalı

Pi’nin Hayat Hikâyesi ve Tahlisiye Sandalı

0
PAYLAŞ

Pi’nin Hayat Hikâyesi ve Tahlisiye Sandalı

Deniz kazalarına ait hikâyelerin ardı arkası ne edebiyat dünyasında ne de sinemada kesilmiyor; bundan böyle de sürecek görünüyor…
İnsanın dibi görünmeyen sularda deniz seyahatleri devam ettiği sürece, kurtarılmayı bekleyen kazazâde romanları sonlanmayacak.
Pi’nin Yaşamı başlığıyla Türkçe’ye çevrili bulunan ödüllü romanın filmi de çekilince, aklıma Alfred Hitchcock’un Cankurtaran Botu-Lifeboat filmi geliverdi; hatta Haldun Taner’in sevimli bir kısa hikâyesi…

Aslında, eskiden adı Tahlisiye Sandalı’ydı.
Şehir Hatları vapurlarında iskele ve sancak tarafında birer tane görürdük, üstleri çadır bezinden kaplı olur, yanlarında usturmaçaları salınırdı, ne oldukları da yanında yazılıydı. Cankurtaran diye sonradan adı değiştiyse de ben eskisini severdim; Tahlisiye Sandalı’nı…
Arapça halas, kurtarmak-kurtuluş sözcüğünden geliyor tahlisiye; kurtarıcı anlamındadır.
Tahlisiye sandalı hayata sarılmanın tek yoludur, başınıza Allah muhafaza etsin bir deniz kazası gelirse!…
Pi‘nin başına da geldi, tahlisiye sandalına binmeseydi Okyanus’ta yok olup gidecekti; ailesini kaybettiği o büyük deniz kazasında…
Kanadalı yazar Yann Martel‘in 2001 yılında yayımlanmış romanındaki Pi’den söz ediyorum. Delikanlılığına yeni adım atmış genç bir çocuktur Pi… Asıl adı Hindçe’dir; Piscine Molitor Patel’dir.
Pi’nin babası Hindistan’da özel bir hayvanat bahçesine sahiptir, ancak oğlunun eğitimi için Kanada’ya yerleşmek kararı alacaktır. Oradaki işlerini tasfiye edip tüm hayvanlarını da bir şilebe doldurduktan sonra ailesi ve hayvanat bahçesiyle beraber yola çıkar; Kanada’ya deniz yolculuğu başlar. Yolda bir fırtınaya yakalanırlar, sonrası mâlum; gemi batar, ailesi Okyanus’ta kaybolur, hayvanların büyük kısmı telef olacaktır.
Geriye bir tahlisiye sandalı-filika kalır, bir de içine sığınmış Pi, bacağı kırık bir zebra, dişi bir orangutan, bir de sırtlan; ha bir de 300 kiloluk dev bir Bengal kaplanı…

227 gün sürecek bir hayatta kalma mücadelesine hep beraber başlarlar…
Pi, tahlisiye sandalının dümenindedir; hayvanlara bu işi verecek hâli yok ya…
Fırtınadan sonraki ilk gün, karnı acıkan kaplan evvela zebrayı yalayıp yutar, sonra sırasıyla ötekileri; Pi hariç…
Pi korkunç sonu beklerken, birden bir şeyin farkına varır; korkunç ve muhteşem bir gerçekliktir bu!
Bengal kaplanı, içgüdüsel olarak hayatta kalabilmek için beslenme zincirini tüketmiş, sıra Pi’ye gelmiştir, ama hayvan bir şeyin dehşetle farkındadır sanki:
Eğer Pi’yi çıtır çıtır yerse, filikanın dümenini dalgalarda yönetecek kaptanı olmayacaktır.
İşte zigot-birlikte yaşam böylece başlar. Kaplan asla Pi’ye dokunmaz, ona ihtiyacı vardır. Pi onu denizden çektiği balık mönüsüyle besleyecek, beraberce karaya çıkacakları âna kadar böylece aynı teknede yaşayacaklardır.
Kuş kadar aklı var dediğimiz Bengal kaplanı, Pi’ye dokunmamakla kendi hayatını kurtarabileceğinin farkındadır; romanın bence en büyük mesajı burada yatar.
Serüvenin bitiminde Meksika taraflarında karaya ulaşırlar; ikisi de sağsalimdir. Bengal kaplanı filika baştan kara kumsala yanaştığında bir saniye dahi oyalanmadan zıplayıp atlar, Pi’ye son bir bakışla veda eder, artık ona ihtiyacı yoktur, vefâ ve sadâkat işareti olarak ona dokunmaz, avlanmak üzere hemen kıyıda başlayan ormana dalar, kaybolur.
Yetkililere durumu anlatan kazazâde Pi’nin bu hikâyesine kimse inanmayacaktır, çocuğun böyle bir masalı uydurduğuna hükmedeceklerdir; ama, biz okurlar bu olan bitene inanırız.
Hele ben, tamamen inanırım…
Yayımlanır yayımlanmaz, 2002 yılında Booker Ödülü alan roman, ardından birçok dile çevrildi, ödülleri deste deste topladı, ününe ün kattı. Yann Martel daha sonra başka romanlar yazdıysa da aynı şevki yakalayamamış olmalı ki pek başarılı olamadı; Pi’nin Yaşamı onun başyapıtı olup kaldı.
Şimdi sinemada izleyeceğimiz Pi’nin Yaşamı, aslında filme uyarlanması en zor olan romanlardan biriydi. Zira aslen Taylandlı, New York’ta sinema eğitimi almış, pek de adı sanı duyulmamış olan yönetmen Ang Lee‘nin dediği gibi, 7 ay boyunca denizde, tek bir sahnede, bir filikanın içinde geçen öyküyü beyazperdeye aktarması zordur. Seyirciyi koltuğundan kıpırdatmaksızın bu işi becerebilmek kolay lokma değildir. Filmi henüz izleme olanağı bulmamış olmakla beraber, hem romanın hem bu türden deniz kazalarına ait filmlerin meraklısı olarak sıcağı sıcağına yazılan bu kritik yazısında, sinema yapıtı olarak Pi’nin başarısını konuşmak güçleşiyor. Ancak, usta bir yönetmenin, iyi bir senaryoya uygun görseller kullanarak bu işi kotarması söz konusu olabilir; seyredip hep birlikte göreceğiz.
Böylesi usta bir yönetmen sinema tarihinde yer almaktaydı; üstelik ona dair, şu sıralarda sinemalarda, Alfred Hitchcock‘un biyografik filmi gösterimdedir. Ama biz madem Pi’nin beyazperde türevinden söz ettik, o hâlde İngiliz yönetmen, sinemanın kıvrak zekâsı Hitchcock’un Filika-Lifeboat‘unu anlatmadan geçemeyiz; başlı başına bir romandır o…
Öyledir, zira yazarı Amerikalı romancı, Fareler ve İnsanlar‘dan yahut Gazap Üzümleri‘nden tanıdığımız John Steinbeck‘tir… Yazarı Steinbeck, yönetmeni Hitchcock olunca seyretmemesi olanaksızdır.
İkinci Dünya Savaşı’nda Alman U-denizaltıları tarafından torpidoyla batırılmış bir gemiden sağ kalanlar, filikaya doluşur. Aralarında sosyeteden zengin bir kadın, bir gazeteci, bir hemşire, bebeğiyle beraber bir genç anne, üç denizci ve nihayet, yüzeye çıktığında Alman denizaltısından düşmüş bir Alman deniz subayı vardır.
Kazazâdelerden komünist olan bir tayfa Alman askerin denize atılmasını ve kaderine terk edilmesini ister, aralarında hararetli bir tartışma geçecektir. Sonunda Alman’ın savaş esiri sayılması ve filikada bulundurulmasına karar verilir. Herbirinin baştan iyi karakter olarak tanıtıldığı hikâyede kader birliği yapan bu insanlar kısa süre geçer geçmez, birbirlerine düşecekler, her biri hayatta kalmak için kötülüğün sınırlarında dolaşacaktır.
Bu arada, filikadaki Alman denizci, kendisine güvenilip teslim edilen tekneyi kendi güvenlik sularına doğru çekmektedir; bunu anlayamazlar. Sonunda farkına vardıkları zaman hep birlikte üstüne saldırıp linç edecekler, denize atacaklardır. Filikadaki bu cinayete aralarında sadece zenci olan bir Amerikalı katılmayacaktır. Cinayeti cinayet olarak görmeyip bunu kaderin cilvesi kabul ederek, ortaklaşa işledikleri bu suç onların kaderinde yazılıdır. Linç olan Alman’ın tekneyi günler boyunca yavaş yavaş getirdiği sular Nazilerin kontrolündeki açık denizdir ve kısa süre sonra bir Alman kargo gemisiyle karşılaşırlar; her şeye rağmen kurtarılmayı beklemektedir hepsi… Ancak o sırada müttefik donanmaya ait bir savaş gemisi ortalıkta görülür ve top atışıyla Alman şilebini batırır. Batan gemiden tek bir Alman gemici kurtulmuştur, onu da tekneye alırlar; bir öncekinde yaşayan aynı tartışma yeniden ortaya çıkar. Alman ¨Beni öldürecek misiniz?¨ diye soracaktır, kazazâdelerden zengin olan kadın, ¨Bu tür insanları ne yapabiliriz ki!¨ diye yüksek sesle yanıtlar, perde iner. Öldürülecek midir, yoksa yaşamına izin verilecek midir? Uzaktan yaklaşmakta bulunan müttefik dost donanmanın savaş gemisi beklenirken, jenerik beyaz perdede akar, perde iner; The End!

Böylece, hiçbir zaman o Alman gencinin başına geleni bilemeyiz!
Bu filmle Pi’nin Yaşamı arasında benzerlikleri görmemek olanaksızdır; bu anlamıyla Pi’yi sinemada izleyen yahut romanını alıp okuyacaklara Hitchcock’un bu şahaserini de önermek gerekiyor.
Bütün bunlara ait hazır lakırdı kazanı kaynamaya başladığına göre, Türk edebiyatının hikâye ustası Haldun Taner‘in bir hikâyesini anlatmaksızın şuradan buraya gitmek olamaz. ¨Bir Motorda Dört Kişi¨ başlıklı bu hârika hikâyeyi de, 1925 doğumlu ve bugün aramızda olmayan usta yazarın kaleminden okuruz. İstanbul’a Yağmur Yağıyordu adlı kitabında yer alan bu kısa hikâyesinde, son vapuru kaçırıp İstanbul tarafında gece yarısı vasıtasız kalmış dört kişinin denizdeki kader birliği ince bir mizahla aktarılır.
Burnundan kıl aldırmayan bir felsefe profesörü, zengin ve alımlı bir sarışın kadın, kim olduğunun önemi olmayan bir delikanlı yolcu, bir de çiğ et kokan kasap aralarında para toplayıp, bir motorlu tekne kiralayarak denize açılır. Hava süt limandır, ama gel gelelim motorda yangın çıkacağı tutar, tekne batıyor diye, o dakikaya kadar teravetini bozmayan sarışın kadın kendisini yüzme bilmediği için tayfalara emanet eder, profesör bir anda cakayı bozmuştur ve eline geçen ilk can simidini boynuna takar, kasap şu melanetten kurtulur kurtulmaz ahlaklı bir esnaf olmaya Tanrı huzurunda yeminler verir, delikanlı ise yüzme bildiği hâlde kendisinden yardım isteyen olmasın diye bilmediğini bağıra çağıra yardım dilenir; tekne batmaz, yangın söndürülür, her biri karaya salimen ayak basar. İskeleye çıkanların havasından yanına varılmaz, şimdi yine tıpkı tekneye bindikleri sırada oldukları gibidir…
Hikâyemiz bu kadar; meraklısının kitabevleri veya sahaflarda Haldun Taner kitaplarına el atmasını umut ederiz.

Lakin, hani vaktim yok, diyen olursa bu hikâyenin internette-bilgisunumda yer aldığını dahi kopya ederiz; işte linki: http://www.siirakademisi.com/index.php?/site/oyku_goster/116
Dedik ya, denize çıkıldıkça bu tür hikâyelerin sonu gelmeyecektir; deniz de güzel, hikâyeleri dinlemek de güzeldir…

_______________________

* sermuteferrika@gmail.com

•Pi’nin Yaşamı
Roman
Yann Martel-Çev: Aylin Yengin
İnkilap Kitabevi,
2010, İstanbul, 3.Basım
343 sayfa

• Lifeboat
Yönetmen: Alfred Hitchcock
John Steinbeck’in aynı başlıklı eserinden uyarlama
1944 yapımı Hollywood filmi, süre 1:33:01

• Kitabı sahaflardan elde etmek isteyenler için iki adres önerisi:
1.Babil Sahaf, Lütfü Bayer, Dr.Esad Işık Cd. Moda, Kadıköyü
2.Pami Sahaf, Tolga Gürocak, Ocak Pasajı, Bahariye, Kadıköyü

BİR CEVAP BIRAK