Piref. H. Ökkeş ile ‘dörtköşe’ sohbet…

Piref. H. Ökkeş ile ‘dörtköşe’ sohbet…

0
PAYLAŞ

‘Keçi otlatması gerekenler araştırmacı olmuş!’


Gördüğü her türlü sorunu üşenmeyip bilim adamı  titizliğiyle çözen, uzaylılardan matematikçilere, ekonomiden, NASA’ya, Hasan Dağı’ndan, saksağanlara kadar akıl almaz çeşitlilikte yazılar yazan, yazdıklarını “Dörtköşe Yazılar”  ve “Dörtköşe Mektuplar”  başlığıyla kitaplaştıran,  entellektüel  birikimi konusunda bilim çevrelerinin hemfikir olduğu ve  son günlerde hakkında; “yurt dışına giderek beyin göçüne katkıda bulunacağı” iddiaları ortaya atılan Piref H. Ökkeş ile gençlerimizin sınav ve tercih arasına sıkıştığı şu günlerde üniversiteleri ve bilim dünyamızı konuştuk…
 
– Sn. Piref H.Ökkeş hocam, yıllardır ülkemizin nadide bilim dünyasına  kıyısından köşesinden derin katkılar yapmaktasınız. Hiç bir masraftan  kaçınmayarak, vatandaşın bilimle ilgili sorunlarına çözümler üretiyor, yol  gösteriyorsunuz, yorulmadınız mı?


– Hem de nasıl yoruldum anlatamam. Yorgunluktan yazı bile yazamaz oldum  son  zamanlarda. Belki dikkatinizi çekmiştir, bugünlerde yazmıyor, daha çok okuyorum. Elbette Tuğçe Baran hanımefendiyi okuyorum, büyük iştahla.


Hiç bir  masraftan kaçınmadan yapıyorum okuma işini. Çünkü her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır. Daha doğrusu, serbest ekonomi deyişiyle, her yoğurdun bir yiyicisi vardır. Biz de tutturduk, bilimsel aydınlatma inadına giriştik.


İlimle yatıp bilimle kalkıyoruz, körle yatan şaşı kalkarmışçasına. Bunları yaparken, her ne kadar mahalle aralarında dolaşan eskici misali, bilimsel görüş alışverişi yapsak da, yorulduğumuza değiyor mu bilmiyorum.


Değmese de dokunuyor, eminim. İnsan bazen düşünmeden edemiyor: Bilim bize biraz bol geliyor yahu! Yoksa dar mı deseydim? Bilimin bu çok uzuuun, tümsekli ve hendekli yolunda ancak zıplamasını ve sıçramasını bilenler atlayabiliyor veya ilerleyebiliyor. Atlama zıplama filan derken, sadece intihaller falan gelmesin akla. Olmayan bilimciye bilimci demek, akraba evlilikleri yaptırmak falan da var bilim uzayında…


– Yazdıklarınızla çok aydınlanıyoruz. Ama aynı zamanda gerildiğimiz de oluyor. Bir yazınızda “uzaylılar ve matematikçileri” bir arada anıyor  ve her  ikisinin de görülmesi durumunda neler yapılması gerektiğini  anlatıyor  ve dolayısıyla halkımızın bu konudaki endişelerini gideriyordunuz. Geçtiğimiz  günlerde OECD ülkeleri arasında yapılan bir araştırmada ülkemiz öğrencileri  ağırlıklı olarak matematik ile ilgili sorularda son sıralarda yer almış…  Acaba sizin bu uzaylılar ve matematikçileri konu alan yazınızdan haberdar  olmamalarının bir sonucu olabilir mi bu durum? 


– Eski yazılarımı anımsattınız bana, berhudar olun. Kimse anımsamaz sanırdım.  Ama yanılmışım. Genellikle ben bile anımsamıyorum yazdıklarımı. Bir de, ayrıca, beni aydınlatma aracı olarak görmenize teşekkür etmek isterim.


Kendimi bir an AKP amblemi gibi hissettim. Eskiden Ökkeş ve Dostları Partisi  vardı. Onun da ambleminde, yanlış hatırlamıyorsam, ya denize düsen ya da  denizden çıkan bir güneş vardı. Güneş de, malumunuz, aydınlatma cihazlarından  biridir, belki de en önemlisidir. Simdi bu noktada, şiddetle vurgulamak  isterim: Ben aydınlatırken asla okurumu germek istemem, ama okur isterse ve  gerekirse kendini gerebilir, buna bir şey diyemem. Işık bile saniyede üç çarpı  on üzeri sekizlik (rakamla 3×100000000 m/s) yolculuk yaparken civarındaki  kütlelerin çekimine kapılıp dosdoğru gitmez, eğilir. Dolayısıyla, eğitim için  önce aydınlatacaksınız, sonra eğeceksiniz. Matematik ve matematikçiye UFO’lar  kadar yakın olan toplumumuz OECD’den ziyade sansını şans oyunlarında  gösterir.


Şansa bakın ki, öğrencilere matematik sorusu çıkmış. Çocukların şansı olsaydı futbol sorusu çıkardı. Ben bile, sokakta bir matematikçi görsem tanımam ama, çok şükür, Hakan Şükür beyefendiyi ve Banu Alkan hanımefendiyi  hemen tanırım. Bu söyleşiyi okusalar da tanışsak ne iyi olurdu..


– Hocam, bazı  kendini bilmez bilim adamlarından vatandaşın sıtkı sıyrıldı. Her gün bir yerlerde araştırma yapıp, halkı iki de bir  tedirgin ediyorlar.  İstanbul’da deprem, tavukta hormon, kıl keçisinde süt verimliliği, transandantal meditasyon  gibi konularda üzerimize geliyorlar. Bütün bunlardan  muratları ne ola ki?


– Tedirginlik iyidir, diri tutar. Nasıl ki suda oksijen, havada  karbon monoksit  mutlaka olacaksa ve ozonun eleği gibi delinecekse, İstanbul’da da deprem valla ki olacak, tavukta hormon illa ki bulunacaktır. Lakin, ulu Manitu beni aç bilimciden korusun!


Hepsi değil ama çoğu bilirkişi olan bu gariban açlar  bilimi bilmezler ama bilmediklerini asla itiraf etmezler. Yoksa aç açık kalırlar. İşlerinin uzmanı, yani karbon kopyacı olan bu tür bilimcilere beni emanet etmeseniz de olur! Sunu da görmek lazım:  Konuşan kim? Uzman mı konuşuyor yoksa konuşan işkembe mi?


Adamcağız atanmış amir ise, araştırmacıya  yasak koymalı, demeci kendi patlatmalı! Peki nereden bulunur böylesi? Bizde var mı? AB’den veya ABD’den mi getirtmeli? Ohoo… O kadar çoklar  ki!.. Adamcağıza rapor ver diyorlar, rapor veriyor- ki  Bergama’da maden   yasadışı  çalışsın. Sonra? Sonrası malum, yürü  yaa kulum; bilim kurulları, kurum  müdürlükleri… Adamcağızın yeri yurdu orası değil ki! Keçi otlatması lazımken “araştırmacı” olmuş!


– Yazılarınızda, Balıkçı Emin Emmi gibi halk adamlarından söz ediyorsunuz.  Bu durum bazılarının çok ça sözünü ettiği ama bizlerin pek bir şey  anlamadığı “bilimsel duruş” ile bağdaşıyor mu? Bunu biraz açarsanız sevineceğiz…


– “Bilimsel duruş” nedir bilmiyorum. Umarım saygı durusu gibi bir şey değildir.  Ama benim Balıkçı Emin Emmi’ye karşı duruşum çok saygılıdır. Önünde  yakamı  iliklerim, çünkü kendisi halkın ve ekonominin nabzını çok iyi tutar.


Balıkçı bu, tatlı su balıkçısı değil. O, oltasını iyi kavrar, balığın “rasgele”sini  kestirmeyi iyi bilir. Söylemeden yapamayacağım: Balıkçı’yı da kovmadıkları köy kalmadı. Şu sıralar çölde balıkçılık yapıyor! Çok ciddiyim.


– Ülkemiz bilim çevrelerinde ve bazı köşe erbabı arasında “dört köşeye düşmek” diye bir deyimden   söz ediliyor. Yazılıp çizilenlerin dört köşeye  düşmesinden neden endişe ediliyor,  nedir bu olay hocam?


– Asla kabul edemem! Dörtköşe’ye düşülmez, çıkılır. Ya da  olsa olsa  köşeye “sıkıştırılır!” Ama dört köşe olanlara diyecek lafım yok; çünkü onlar yuvarlakken köşeleşmişlerdir. Bunlar bana uzaktırlar ve uzak kalsalar iyi  ederler.


– Üniversitelerimizin, uluslararası bilim dünyasına fazla  bir katkıda bulunmadığı, lüzumsuz işlerle uğraştıklarına yönelik  eleştiriler okuyoruz. Hatta geçenlerde teknikle ilgilenmesi gereken bir üniversitemizde, internet’te porno sitelerine girildiği de  duyuldu. Bilim dünyamız bu yoksulluktan ne  zaman kurtulacak?


– Yurdum üniversiteleri, yurdum insanından ve olaylarından ne ayrıdır ne de gayri! Dolayısıyla, yöksulluk veya yoksulluktan kurtulmaları şu sıralarda söz konusu değildir. Üniversiteler kapatılıp yükseköğrenim dershaneleri
açılsa belki de daha iyi olur, devletin sırtından ağır bir YÖK  ve yük kalkar. Ayrıca dümeni Haydar olan bir ülkede, bu tür işlerle uğraşmak huydur. Yani haydan gelen huya gider…


– Her kasabasında bir bilimhane bulunan, fakat her kentinde bir kütüphane bulunmayan yurdumuz coğrafyasında  “Hanibalya” ve “Nafilenya” diye anılan bazı kasabaların bulunduğunu da sizin yazılarınızdan öğrendim. Sözünü ettiğiniz nadide yurt  köselerini biz neden bilmiyoruz, nerededir bu kasabalar, kimler yaşar oralarda biraz daha açar mısınız hocam?


– Açarım ama üstü kapalı açarım, kimse anlamaz. “Hanibalya” ve “Nafilenya” kasabaları özdeştir. Kimse tanımaz ama herkes tanır! Bu iki komşu  kasabayı  ortadan ikiye, üçe, hatta dörde bölen Tulumba deresinin oluşturduğu bir bataklık vardır. Nerden baksan altmış beş yıllık mazisi olan bu dere,  hayatımda gördüğüm en pis, en kötü kokan derelerden biridir. Hala ıslah edilemedi. Yapış yapış, saman altından akan bir deredir bu. Derede peynir- ekmek gemileri yüzer. Bu yüzden hem Hanibalya hem de Nafilenya  kasabalarının ahalisi bir türlü mutlu olamadı; mutluluğun resmini resmen veya hileyle hayal  edemedi, ettiremedi de…


– Pek bir şey anlamadım ama neyse. Geçtiğimiz aylarda, bir dergide okuduğum  söyleşide, “tektonik  silah” gibi bazı ürkütücü silahlardan ve bahsediliyordu. Söylenildiğine göre, bu  tür silahlarla (Allah esirgesin) deprem gibi doğal afetler yaratılıyormuş. Bir zamanlar, Komünist Çin’in lideri Mao Zedung için de, Çinlileri hep  birlikte zıplatıp deprem yaratacak dedikoduları yayılıyordu. Bu konuda bizi biraz bilgilendirir misiniz?


– Bu “tektonik silah” mevzusunu depremden hemen sonra dalga dalga yayılan bir e-postada okumuştum. (O sıralar yurtdışındaydım. –1999 yılı- ) Okur okumaz, bu haberin ilk versiyonunu muhtemelen ortaokul veya lise öğrenim düzeyli muhteremlerin  yazmış olabileceğini düşünmüştüm.  O kadar hata, o kadar jargon kargaşası tektonik
silahta bari  olsun artık!  Bu doğal olmayan afet söyleşiyi dehşetli  eğlenerek  okudum.  Bu söyleşide ortaya atılan iddiaları   Çince’ye çevirip Çinli’lere aynı anda  okutsak, Mao’nun yapamadığını yapabilir, Çinli’leri zıp zıp zıplatıp mazallah deprem bile yarattırabiliriz. Fifti-fifti (!) yani yüzde elli yüzde elli…


– Okurlarınızla aranızda çok samimi, kıskanılacak düzeyde bir sıcaklık var. Okurlarınız, neredeyse, dört köşe oluyorlar sizin tanımlamalarınızla…


– Ben okurumu yakından tanırım (Topu topu 16-17 kişiler zaten). Samimiyetine güvenmediğim okuruma köşeyi dar ederim. Bunu bilen okurlarım ya samimi olmak zorunda ya da bu köseden uzak durma durumundadırlar. Ayrıca, okurlarım  köşenin doğal yazarlarıdır da. Onlar tembellik yapar yazmazsa, ben hiç üşenmez, oturur kendim yazarım onların yerine. Kısacası, su fani mi fani dünyada okurlarımı dört köşe etmeyip de ne yapayım allasen. Nereye gittiğimiz, nereye gireceğimiz bile belli değilken -ki bakin, ilk kez açıklıyorum, ben AB’ye değil, BAE’ye (Birleşik Arap Emirlikleri’ne) girme taraftarıyım- başka ne yapabilirim ki?


– Geçtiğimiz yıllarda, bilim adamlarımıza “seksi” ünvanları verildi. Duyduğuma göre yakında televizyon yarışmalarına bilim formatlı yarışmalar da eklenecekmiş. “Asistanım olur musun?” türünden yarışmalar yapılacakmış. Size jüri üyeliği ile ilgili herhangi bir talep geldi mi?


– Nee! Kime verildi bu ünvanlar? Benim neden haberim yok! Bana da verildi mi?


– Bazı deprembilimci hocalarımıza verildi galiba, basından öyle okuduk.


– Bilmiyorum, duymadım. Çünkü TV izleyemem (Kulaklarım rahatsız). Yarışma programlarını hiç izlemiyorum. Ammavelakin, itiraf edeyim, “Asistanım olur musun?” türünden bir yarışma çok ilgimi çeker(di). Bırakın jüri
üyeliğini  üfürükçü hocalığa bile razı olurum o zaman.


Ökkeş hocam, değerli bilgilerinizi bizimle paylaştığınız için size minnettarız. Son olarak  eklemek istediğiniz bir şey varsa..


Son sözü bana bırakmanız büyük incelik. Bırakmasanız da ben alırdım zaten. Sözüm şu: Bari mumları yakın ki cehalet perdesinin tülünden ışık sızsın biraz.


***



PİREF H.ÖKKEŞ İÇİN NE DEDİLER:


“Piref H. Ökkeş “Dörtköşe” başlığı altında her hafta Cumhuriyet Bilim Teknik’te yazıyor… Ben Sayın Ökkeş’in yazdıklarının hastasıyım.”  (İlhan Selçuk, Pencere/ Cumhuriyet. )


“Ökkeş adamı hasta eder!”  (Prof. Dr. Ali Nesin )


“Pirefesör H. Ökkeş’in yazıları derhal yabancı dillere çevrilmeli, uluslar arası bilim çevreleri bu yazılardan mahrum bırakılmamalıdır!”  (Orhan Bursalı)


“Sayın Piref H. Ökkeş, her cumartesi günleri bizleri aydınlatmaya devam ediyor. Geçen gün mum ışığında bir yazısını okuyordum, elektrikler geldi. Düşünün yani…” (Semih Poroy)


DİĞER AYAKÜSTÜ SOHBETLER:


– Sorgun Ormanı’nı kurtaralım


– Devrim Bize Yakışırdı!


– G-8 protestosundan gözlemler…


-Başkaların hayalleri…


– Hurafeler gölgesinde Gelibolu…


Çokuluslu tekellere karşı ‘Adil Ticaret’


– Kuzey çikolata, Güney ekmek derdinde


– Fokları, katliamdan kurtaralım!


– Nükleer denemelerin faturası: Doğal felaketler


-Türkiye’de de nükleer silah istemiyoruz!


– Faşizm neden Almanya’da kök saldı?


– Demirel davasında tekelci medya da suçludur

BİR CEVAP BIRAK