Platon haklı mı?

Platon haklı mı?

0
PAYLAŞ

Platon, devleti filozoflar yönetmeli diye düşünüyordu. Filozoflar böyle bir işin meraklısı olamazlardı ama onların ne yapıp yapıp bu konuda bir özveride bulunmaları gerekirdi. Yönetim bir takım değersiz adamların eline düşse daha mı iyiydi? Filozoflar hiçbir zaman yönetici olmadılar, onlar ancak yönetimlerin kovduğu, kovaladığı, adam yerine koymadığı, gerektiğinde öldürdüğü, göz göre göre işsiz bıraktığı adamlar oldular. Çölde bitmiş tek bir çiçek gibi bir Marcus Aurelius’umuz vardır. 161’de Roma imparatoru olmuştur. Felsefesiyle Eskiçağ’ı bugünlere bağlayan bu çok değerli filozof ülkesinin sınırlarını korumak için hep savaş alanlarında geçirdi yıllarını. Barbarlarla ve Hıristiyanlarla savaştığı için Avrupalı kaynaklar onu savaşçı ve katı biri olarak gösterirler. Bizim bildiğimiz son derece adaletli, son derece alçakgönüllü, kan dökmekten hiç hoşlanmayan biriydi o. Siz de o dönemde Roma imparatoru olsaydınız aynı şeyleri yapardınız. Tarihsel koşulların anlamını kavrayamazsak böyle yakıştırmalar yapabiliriz.
Gene de Platon’un öngörüsü bana ayakları yere basmayan bir öngörü gibi gelir. Filozof ne yapsın yöneticiliği. Yöneticilik çok zaman bilinç açısından ortalama düzeyde olanların işidir. Zeki, akıllı, bilgili yöneticilerin sayısı azdır. Buna karşılık burnunun önünü göremeyecek kadar zavallı yöneticilerin sayısı hiç de az değildir. Bunlar zaman zaman ülkelerini aptalca tasarılarıyla felakete sürüklerler. Zaten yaptıkları da geçen trene düt demekten başka bir şey değildir: her şey doğal akışını sürdürürken onlar bir şeyleri yönlendiriyor gibi görünürler. Bu arada akılları sıra onurlar kazanırlar, bir ucundan iyi kötü tarihe geçerler, az sonra tarih onları altta bir yerlere yatırıp üstlerini örtüverir. Üç yönetici doğru yanlış akılda kaldıysa beş bin yönetici unutulup gitmiştir. Aralarında torunlarına onur bıraktığını sanırken utanç bırakanlar da vardır. Sonradan onların adına anıtlar da dikseniz bu utancı silip götüremezsiniz.

Descartes’ı Louis XIII’ün tahtında düşünemiyorum. Siyasete pek meraklı Leibniz’i de Friedrich-Wilhelm’in tahtında düşünemiyorum. O kadar ayrı ya da aykırı iki durumdur ki yöneticilikle filozofluk, birini öbüründe eritebilmek için yaşamın pekçok özelliğini değiştirebilmemiz gerekir. Yönetici ayak oyunlarını iyi bilir, filozof öyle şeyleri nereden bilecek. Yönetici bir tür gösteri adamıdır, filozofsa ortalarda görünmemek, özellikle birilerinin gözüne batmamak için çırpınır. Siz dünyanın son bir yüzyılda filozofun gölgesinden yaratmış olduğu “felsefeci” esnafına bakarak beni haksız çıkarmaya kalkmayın, filozofluk başka bir şeydir “felsefeci”lik başka bir şeydir. Filozof dediğimiz o adamlar nice acılar çektiler. Ta Sokrates’e kadar gitmenize gerek yok, XIX.yüzyılda Auguste Comte bir yandan felsefesini geliştirirken ve bir yandan işçilere parasız felsefe dersleri verirken öte yanda açlıkla savaşıyordu. Fransız hükümetinden iş istemişti. Üniversitede falan gözüm yok, diyordu, hiç değilse ekmek paramı çıkarabilmem için bir ilkokul öğretmenliği verin yeter. Onu bile o koca filozofa çok gördüler. Bir başka filozofun, John-Stuart Mill’in İngiltere’den gönderdiği üç beş kuruş olmasa Comte açlıktan ölebilirdi.

Bir zamanların ünlü devlet adamı tipleri çoktan rüzgarla silinip gittiler. Churchill’in sandalyesinde kim oturuyor şimdi? De Gaulle’ün ardılları nereye kadar ona uygun tipler oldular? Atatürk’ü durup durup özlememizin nedeni ne? Şimdi Avrupa başta olmak üzere tüm dünyada elifi görse mertek sanan zavallılar siyaset topluluklarını oluşturuyorlar. Aralarında dünyadan habersiz bir takım güzel kadınlar da var, bunlardan bazıları, ne yazık, kimden gebe kaldığını bile açıklayamayacak kadar basiretsiz. Öyle görünüyor ki dünya bilincini yitirirken uçkurunu da bir yerlerde unuttu. Büyük sermaye güçlerinin yönettiği bir dünyada ayrıca yöneticiye gerek var mı? Karnı burnunda ve mahalle kızı görünümünde bir zavallı kadın birlikleri denetliyor. Gülerim! Bunu şortla yapma rahatlığını gösterenler de olmamış mıydı? Kimse ona git pantolonunu giy demedi değil mi? Böyle zamanlarda iyi ki evime sığındım ve dünyadan koptum diyorum. Dünyanın çirkinliklerini uzaktan izlemek o kadar tedirgin edici olmuyor. Descartes’ın diliyle söylersek, ben her zaman aklıma teşekkür eder dururum: ben bu komedide değil oyuncu, izleyici bile olmak istemedim. Yoksa bu güzel güneşli sabahın tadını çıkarabilir miydim? “Ne yani, dünya yıkılsa umurumda değil mi demek istiyorsun?” dediniz değil mi bana. Hayır, yıkılmasın dünya. Dünya yıkılmaz, neden yıkılsın. Çirkinlikler artar, dünya yıkılmaz. Bu çirkinliklerden rahatsız olmamayı öğrendinizse ne mutlu size! Ben öğrenemedim ve öğrenmeyeceğim. Güzel yaşadım, güzel ölmek konusunda kararlıyım.

BİR CEVAP BIRAK