Postacı

Postacı

0
PAYLAŞ

Bırakın uzaylıları, aklını korumayı başarmış, dünyalılar da, bu gezegende olup bitenleri hayretle izliyorlar.

İnsanların yüreklerine iyilik, sevgi, kardeşlik, merhamet, adalet koymak için gelen dinlerin doğdugu peygamberlerin yaşadığı kutsal topraklarda bile, hala kaos ve kavgalar var.

Mahallenin en iri, en haydut çocuğunun, oyun arkadaşlarını korkutması gibi, kocaman bir ülke, diğerlerine meydan okuyor, dünyayı bin bir ayak oyunuyla kafasına göre değiştiriyor. ” Benim dostum yoktur, sadece çıkarlarıma ters düşmeyen ülkeler vardır, bakın yanarsınız ” diyor. Hala mahalenin bu haydut çocuğuna yaranıp, kendisini sevdirmek için, bin bir takla atan ülkeler var.

Gazeteler ve televizyonlar, en amansız sağlık sorunlarına bilimin getirdiği inanılmaz çözümleri, ” insan ömrü uzuyor,yaşasın” diye,ballandıra ballandıra duyurup duruyorlar. Oysa Afrika’da en basit hastalıklardan ve açlıktan,yaşamlarını kolayca yitirebiliyor insancıklar.

Azda bereket vardır diyerek, bu dünyada uğranılan haksızlıkları yaşanan yoklukları, adaletsizlikleri ölüm sonrası ebedi mutluluk telkinleriyle takmamamızı tavsiye edenlere birde bakıyorsunuz ki, bu dünya nimetlerini tepe tepe kullanıyorlar. Ömür kısa bir rüya ise, herkesin güzel bir rüyada yaşama hakkı olmalı. Öyle değil işte.
Yaşam ve ölüm üzerinde fazlasıyla kafa yorduğum yıllardı. Uzun yürüyüşlere çıkardım. Çevremdekilerden pek etkilenmeden, yürürken özgürce düşünebiliyorum. Bazen kafamdan geçenlere gülümsediğim oluyor. Orhan Velinin, ” Yolda yürürken kendi kendime gülümsediğimi farkedip beni deli sanan insanlara gülümsüyorum” dizesini hatırladım şimdi.

Pazar yürüyüşlerim’den birinde, Holborn metro istasyonu’na yakın bir apartmanın girişi aralığında, yanında köpeği ile dilenen ihtiyarın bana seslenmesiyle kafamdaki düşüncelerden kopup, ilginç bir muhabbetin içinde bulmuştum kendimi. ”Gülümsediğine göre hayat güzel sana ” Demişti sesin sahibi.” Sen öyle düşün, diye cevaplamıştım.” Sokaklarda yaşayan yaşlı bir adam nasıl görünürse öyle görünüyordu. Yağmurlu ve soğuk havada üşütmesin diye köpeği’nin boynuna, kirden rengini çoktan değiştirmiş, yün bir şal dolamıştı. Boynunda şalı ile, büyük bir ciddiyetle yoldan gecenleri sessizce seyreden minik köpeğin, soylu bir duruşu olduğunu düşünmüştüm.
Gülümseyerek ” Para istemiyorum, eğer bir iyilik yapacaksan ya tam yap. Yada, yapma! Yolun karşısındaki dükkandan bana bir kutu bira al, köpeğime de bir kutu mama, pazar keyfimiz tamamlansın ”dedi. Bir kaç saniye süren kararsızlığım, köpeğinin ışıl ışıl gözleriyle buluşunca son buldu. Karşıdaki dükkandan aldığım siparişleri kabul ederken, kendi ve köpeği adına büyük bir incelikle teşekkür etti.” Aslında benim sokakta böyle dilenmem, (köpeğini işaret ederek), Charles’ında, bu sefil hayatı benimle paylaşması gerekmiyordu. Sorun Postacılar’da” dedi. Boş boş baktığımı görünce,

”Sen yabancı olmalısın. Bu ülkede artık kimse, sokakta dilenen alkolik bir ihtiyara bu kadar bonkör davranmıyor.” Türkiyedenim dedim. Gülümsedi.

Sır verircesine kısık bir sesle, ”Farklı postacıların, aynı yerden getirdiği mesajların muhatabı olmamız işimizi zorlaştırıyor. Mesajı gönderen aynı. Mesajlar da yazılanlar birbirinin benzeri. İyi bir insan olmanın milliyeti var mı? Mesajların içeriğinden çok görevlerini çoktan tamamlamış postacılarla ilgiliyiz. Mesajın gerçek sahibine bir gün kavuşacak olmam, bana huzur veriyor. Korkutmuyor beni ölüm.” Sustu, başını diğer yöne çevirdi. Gitmem gerektiğini düşündüm.

Nedense ne hoşçakal, nede kendine iyi bak demek geçti içimden. Kendi yaşam doğrularını arayan bu sevimli ihtiyarla, başka bir zaman, başka bir yaşamda yeniden yollarımız kesişecek gibi geldi bana. Ben ayrılırken Sessizlik ve ciddiyet ile bizi dinleyen Charles arkamdan havladı. Sanırım mama için teşekkür etti.

Kaybedecek ne kadar az şeyi varsa, insanlar ölümden o kadar az korkuyorlardı. Cennette, herkese yetecek kadar yer olmalıydı ve, insanların beni deli sanma ihtimaline inat, caddede gülümseyerek yürümeye devam ettim.

BİR CEVAP BIRAK