Prag sokaklarında kaybolmak…

Prag sokaklarında kaybolmak…

0
PAYLAŞ

Ve yine o sese uyup, düştüm yollara.  Dönüp dururken uçaklar, dönüp dururken çevrem, dönüp dururken gece, sabahın ilk ışıklarıyla kendimi orada buldum. ‘Geçmiş ile bugünün, bugün ile yarının içiçe yaşadığı”  Bohemya Krallığı’nın vazgeçilmez başkentindeydim.  Sonunda havasını soluyabilme şansına kavuşmuştum o görkemli Ortaçağ kentinin.  Hani Alman işgali sırasında Hitler’in bile bombalamaya kıyamadığı o muhteşem şehir varya. Hep özlediğim. Hep düşündüğüm. Hep hayalini kurduğum gizemli, romantik, soğuk şehir.
Hani o ‘Aslan Asker Şvayk’ı yaratan Jaroslav Hasek’in ülkesi, yani ‘kendimden başka hiçbir eksiğim yok’ diyen Kafka’nın gizemli kenti. Ve Müjdat Sönmez, yaşamını kötü şeylerin kapladığı bir anda her şeyden uzaklaşarak, kaçışın ve içe dönüşün hikayesi olan “Sihirli Kent’in Firarisi”ni yazdığı kent. Eylemi ve kuramıyla  tanınan Anarşist Bakunin’in Haziran 1848’de Slav Kongresi’ne katıldığı ve daha sonra yakalanarak hapse atıldığı kent.  Prag’dayım…  Goethe için,  ‘dünya tacının en güzel mücevheri’ olmuş burası,  Milan Kundera “ için, gülüşün, unutuşun ve hüznün şehri” Andrea Breton’a göre ise “Sürrealizmin ilham kaynağı, eşsiz kent” idi Prag…  Hava soğuk ve yağmur atıştırıyordu hafiften. Ortaçağ’dan kalma bir tiyatro oyununun sahnelendiği yüzyılların tiyatro dekoru ile tüm büyüsüyle karşımdaydı yıllardır hayallerimi süsleyen Prag.  Zaman kaybetmek olmazdı. Önce Prag Kalesi’ne, sonra çan kulesine tırmandım. Petrin Tepesi’nde sisler içinde muhteşem şehir manzarasını izledim.Tepeleri aştım, yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm. Daracık sokaklara girdim. En dip yerlerine girdim, en kuytu köşelerini gördüm. Arka mahallerine daldım. Ve ardından Kafka Müzesi’nde Kafka’nın gizemli dünyasını ararken buldum kendimi.   O bir keresinde, ”kafesin biri, bir kuş aramaya çıktı” diyerek toplumun tüm kurumlarıyla birlikte bireyi nasıl köleleştirdiğini vurgulamıştı bu kentten ilham alarak. Kafka Müzesi’nden ‘Eski Kent’e giderken, Charles Köprüsü (Karluv Most) üzerinde sokak çalgıcılarını dinledim. Aziz heykellerine baktım. Sokak ressamlarını, seyyar satıcıları, yankesicileri gördüm.   Şehri ortasından ikiye ayırıyordu Vlatava Nehri. Bir tarafta Hradcany, Mala Strana, Petrin Tepesi, Smichov. Prag Kalesi.  Diğer tarafta Eski Şehir, Yahudi Mahallesi, Vysehrad, Narodni Trida.  Staromestie Namesti Meydanı’nın ortasındaki 15. yüzyılda kalma astronomik saat kulesinde, hasat ve ekin zamanı, ay ve güneş sistemini, mevsimler ve burçları sembolize eden şekilleri izlerken, dünyanın karmaşıklığını düşündüm bir kez daha.  Prag yüzlerce yıllık isyankar ruhu ile her adımda “varolmanın dayanılmaz hafifliği”ni sunuyordu insana.  Muhteşem toplu taşımacılığıyla her yanını gezdim bu kalabalıklarla dolu yalnız şehrin.  Ulusal Müze. Vaclavske Bulvarı. Gotik payandalar. Art Nouveau tarzında bezenmiş binalar. Aziz Vaclav Anıtı. Cafeler. Dükkanlar. Barok tarzı muhteşem yapılar. Arnavut kaldırımlı taş sokaklar.  Ve şehre akşam iniyordu. Her dakikada adeta yeni bir renk alıyordu kent. Kızılın binbir türlü rengi. Yeni bir perde gibi iniyordu akşam usul usul şehrin üstüne.  Ve günün son kızıllığı önce griye, sonra karaya dönüştü usulca. Sokaklarda hafif bir rüzgarla adımlar hızlanmaya başladı kaldırımlarda. Akşam olmuştu. Yalnızlıktan kaçmak için gelmiştim bu kente. Ve yalnızlıklar içinde kaybolmuştum yine kalabalık Prag sokaklarında ışıltılı neon ışıkları altında yürürken. 
Sonunda Nazım Hikmet’in Prag’la ilgili dizelerini hatırlayarak döndüm arka sokaklardaki otel odama  bir kez daha yeniden aynı sokaklarda kaybolma sözü vererek kendime:  “Yağmurlar içindeydi Prag
Bir gölün dibinde gümüş kakmalı bir sandıktı
Kapağını açtım
İçinde genç bir kadın uyuyordu
Camdan kuşlar arasında…”  

 

BİR CEVAP BIRAK