Prof. Dr. Haluk Savaş’la Gaziantep ve genel seçimler üzerine

Prof. Dr. Haluk Savaş’la Gaziantep ve genel seçimler üzerine

0
PAYLAŞ

Türkiye’de seçim sath-ı mahalline girmiş bulunmaktayız ve 7 Haziran Genel Seçimlerine katılacak siyasi partilerde milletvekili adaylarını belirleme süreci tüm ateşiyle devam ediyor. “Ateşiyle” diyorum çünkü Türkiye siyasal sisteminde milletvekili olabilmek için genelde önce partinin genel başkanının gözüne girmek gerekiyor; haliyle bu durum milletvekili adaylarının ateşini bir hayli yükseltiyor.

Cumhuriyet Halk Partisi, bu kez adayların belirlenmesinin tamamiyle genel başkan ve genel merkez sultası altında olmaması için çok önemli bir demokratik duruş sergiledi ve tüm üyelerinin katılımıyla önseçime girme kararı aldı. Önseçimin CHP’nin milletvekili listelerine nasıl yansıyacağını göreceğiz.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin önseçime gitmediği ve merkez yoklamasıyla aday belirleyeceği illerden biri de Gaziantep. Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin sanayi ve ticaret bakımından en gelişmiş şehri olan Gaziantep, Türkiye’nin en büyük 6. ili konumunda. Suriye’yle sınır olmasından dolayı, komşuda süren iç savaş nedeniyle son dönemlerde Gaziantep’in önemi daha da artmış durumda.

Cumhuriyet Halk Patisi’nin Gaziantep milletvekili aday adayları arasında psikaytrist Prof.Dr. Haluk Savaş da bulunuyor. Memleketin son dönem baş döndüren siyasi atmosferi ve birbirini boğazlayan milletvekilleri düşünldüğünde, TBMM’nin acilen bir psikiyatri uzmanına ihtiyaç duyduğu noktasında sanırım hepimiz hemfikirizdir. Tam da buradan hareketle, Prof.Dr. Haluk Savaş, “Muhtemelen Ülkenin En Çok İhtiyaç Duyduğu Vekil: Psikiyatri Uzmanı Haluk Hoca” sloganıyla seçim meydanlarında boy gösteriyor.

Bu sloganla ilgili bir de detay paylaşayım o halde; sloganı öneren isim “AKP Neden Kazanır, CHP Neden Kaybeder?” kitabının yazarı kıymetli Ateş İlyas Başsoy. Bugüne kadar pek çok başarılı kampanyanın arkasındaki isim olan Ateş İlyas Başsoy, 2009’da Antalya Büyükşehir Belediyesi’ni CHP’ye kazandıran kampanyayı yürütmüş ve Recep Tayyip Erdoğan’ı Antalya’nın kaybedilmesinden dolayı şaşkınlığa uğratmıştı.

Prof.Dr. Haluk Savaş, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı öğretim üyesidir. Siyasal geleneği olan bir aileden gelen Haluk Hoca, yaptığı ulusal ve uluslararsı çalışmalarla 17 ödüle layık görülmüş, 160 yayınla “En çok yayın yapan Türk Psikiyatrist” unvanına sahip, Türkiye’de en fazla etki faktörü olan 3. sıradaki psikiyatrist ve dünya çapında yayınlarına bin 500 civarında atıf yapılan bir akademisyen. Kendisiyle seçim süreci ve Gaziantep başta olmak üzere pek çok konuda konuştuk. Gelin, bundan sonrasını kıymetli Prof.Dr. Haluk Savaş hocanın bakışından irdeleyelim…

-Gaziantepli seçmenlerin sizi daha iyi tanıması adına, kendinizden biraz bahseder misiniz, Haluk Savaş kimdir?

-Ben 1966 Adana doğumluyum. Adana Anadolu Lisesini bitirdim. 1991 yılında Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun oldum. Daha sonra 1992-1997 yılları arasında Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde Psikiyatri ihtisasımı yaptım. 1999 depreminden sonra Avcılar’da Sağlık Bakanlığı’na bağlı olarak çalışan bir ekip ve merkez kuruldu. Bu ekipte depremden sonra rehabilitasyon ve psikiyatrik sorunlara yönelik olarak çalıştım ve 2000 yılında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalındaki öğretim üyeliği sürecim başladı.

Ayrıca, 1997 ve 1999 yılları arasında Marmara Üniversitesi Ortadoğu Enstitüsünde sosyoloji ve antropoloji yüksek lisans eğitimi aldım ve bu sırada sosyal bilimler konusunda daha derinlikli bilgiler edinmiş oldum. 1993-1996 yılları arasında ulusal bir televizyon ve radyo kanalında kültür sanatla ilgili programlar yaptım ve 1995’te Türkiye Yazarlar Birliği tarafından “Yılın Kültür Programcısı” seçildim. Gaziantep Üniversitesi’nde başladığım öğretim üyeliği görevimi 15 yıldır sürdürmekteyim. 2003 yılında doçent oldum ve 2008’de de profesörlük kadrosuna atandım. Psikiyatri Anabilim Dalında 2005’ten 2011’e kadar anabilim dalı başkanlığı yaptım. Bilimsel alanda özellikle duygudurum bozukluklarına odaklandım. Bu alanda 4’ü uluslararası olmak üzere toplamda 17 bilimsel araştırma ödülüm var. Bunun dışında 80 uluslararası ve 80 ulusal akademik makalesi ile en çok yayını olan Türk psikiyatristiyim. Türkiye’de en fazla etki faktörü olan üçüncü sıradaki psikiyatristim ve dünya çapında yayınlarıma bin 500 civarında atıf yapıldı.

Esasen Çerkes, Nogay Tatarı ve Kürt kökenleri olan göçmen bir aileyiz. 150 yıl kadar once Adana ve civarına yerleşmişiz. Eşim Doç. Dr. Esen Savaş da Arap, Türk ve Kürt kökenleri olan Birecik/Şanlıurfalı bir aileye mensuptur. 1994 yılında evlendik ve bu evlilikten Bedirhan ve Giray isimli iki erkek çocuğumuz var.

-Cumhuriyet Halk Partisi’nden Gaziantep milletvekili aday adayı oldunuz. Siyaset için neden CHP’yi seçtiniz?

-Doksanlı yıllarda siyasete olan ilgim belirgileşti. 1996’da Özgürlük ve Dayanışma Partisi kurulduğu sırada bu faaliyeti destekledim. Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan bir ilanda benim de imzam vardır; o dönemde demokrasi olan özleminizi dile getirerek Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nin kuruluşunu selamladığımızı ifade ediyorduk. Türkiye’nin geçen zaman içerisinde yaklaşık 20 yıllık sürede daha demokratik bir ülke olacağına dair ümitlerimiz vardı. Bu ümidimiz maalesef yerine gelmedi ve daha da içine kapanan bir ülke haline geldik.

Benim siyasetteki çizgim özgürlükçü demokrat, sosyal demokrat ve liberal bir çizgidir. Bu çerçeve içerisinde bana en uygun siyasal organizasyonun, Batılı değerlere en yakın siyasal partinin Cumhuriyet Halk Partisi olduğunu düşündüm ve bu nedenle burada siyaset yapma kararı aldım. CHP’ye girdikten sonra, buradaki siyasal faaliyetler esnasında karşılaştığım tutumlardan parti tabanının önemli oranda demokrat ve eğitimli insanlardan oluştuğunu, bu nedenle oldukça esnek ve kabul edici olduğunu gördüm. Yakın zamanda partidaşlarıma ve halkımıza gösterdiği bu “sıcak kabul” tutumu için teşekkürlerimi de iletttim.

-Sizce Gaziantepliler neden size ve partinize oy vermeli? Sizi diğer adaylar ve partilerden ayrı kılan özellikleriniz ve hedefleriniz nedir?

-Gaziantepliler bana oy vermeliler çünki ben diğer tüm siyasetçi profillerinden farklı olarak konuşan değil “dinleyen” bir kişiyim. Mesleğim gereği insanları dinliyorum. İşimizin esası anlamak/anlaşmak üzerine kurulu ve “Anlaşmak, anlamaya çalışmakla başlar” diyoruz. Bugüne kadar Gaziantep’te psikiyatrist olarak (hasta kayıtlarımızı dikkate alarak söylüyorum) 10 bin civarında hasta ve 30 bin civarında hasta yakını olmak üzere toplam 40 bin kişi ile doğrudan/yüzyüze konuştum. Bu anlamda Gazianteplilerin “dertlerini” bugüne kadar dinlediğim ve çözümler ürettiğim gibi bundan sonrasında da siyaset alanında dertlerini dinleyip çözümler üreteceğim. Bir akademisyen olduğum kadar bir hekimim ve sürekli insanlarla temas halinde çalışıyorum. İnsanların içindeyim. İnsanlar için çalışıyorum. Yakından tanıyanlar ve temas edenler bilirler; işyerimde gece 24.00’lere kadar çalışırım. Akademik olarak psikiyatri bilimine dünya ölçeğinde önemli katkılar yapmış olmakla birlikte, sosyal bilimler alanında da çalıştım ve sosyoloji/antropoloji, yani toplum ve insanbilimi alanında yüksek lisans yaptım.

Ailemizden gelen bir siyaset geleneğimiz de var. Tüm bunları birleştirdiğimde Gaziantep iline ve Türkiye siyasetine “insanları daha çok dinleyen ve çözüm üreten bir siyasi” örneği olarak katkı getireceğim inancındayım. Nitekim seçtiğimiz slogan da “Muhtemelen Ülkenin En Çok İhtiyaç Duyduğu Vekil: Psikiyatri Uzmanı Haluk Hoca” oldu. Böylece ülkemizin içine düştüğü gerilim ortamında ruh sağlığı zorlanan toplumun bir psikiyatristin “dengeleyici” rolüne ihtiyaç duyacağını biraz da esprili bir şekilde dile getirdik. Siyasal ortamımızın önemli miktarda tedavi ve rehabilitasyon sürecine ihtiyacı var. Ben bu anlamda mesleki donanmım itibarıyla siyaset dilinin yeniden uzlaştırıcı ve çare bulan bir hüviyete bürünmesi için bütün birikimleri devreye sokacağım.

Gaziantep önemli bir sanayi şehri ve tüm dünyayla belli oranda ilişkileri ve iletişimi oluştu, oluşuyor. Fakat özellikle son dönemde yanlış giden dış politika nedeniyle Gaziantep ciddi anlamda bir krize girdi. Bu şehir son bir yıl içerisinde ihracat hacminin dolar bazında yüzde 10’unu kaybetti. Oysa yüzde 20 lik bir artış bekleniyordu. Burada sorumluluk “komşularla sıfır sorun” politikası diyerek dış siyaseti başlatan, fakat geldiği ân itibariyle etrafında düşmanlaştırmadığı herhangi bir devlet veya organizasyon bırakmayan AKP’nindir. Dış ticarette maliyet olarak bu tablonun ortaya çıktığını görüyoruz. Bu noktada Gaziantep de sanayi ve ticaret şehri olarak çatışmacı iç ve dış siyasetten doğrudan etkilenmekte ve şehir kaynaklarını önemli oranda kaybetmektedir.

Çalışma nedeniyle Gaziantep’e yerleşen veya yerleşmek zorunda kalan yaklaşık 400 bin Suriyeli mülteci vardır. Aynı zamanda şehir içerisinde de kampların dışında yerleşik onbinlerce Suriye vatandaşı var. Bu insanların şehre yerleşmesi ile birlikte, iş yerlerindeki ekonomik hayat ve gündelik yaşam zorlaştı. Özellikle ucuz işgücü sağlamak maksadıyla bu işçileri sigortasız çalıştırmak hatalıdır.

Bu bağlamda CHP, sosyal demokrat politikalarıyla uzlaşmacı, demokratik ve hukuka dayalı bir hükümet etme sistemini önermektedir. Ekonomik büyümeye engel, çatışmacı iç ve dış siyasetin değişmesi ve demokratik bir çerçeveye oturması açısından CHP’nin yaklaşımları ciddi bir farklılık arz ediyor. CHP’nin ile Gaziantep şehri için çok önemli bir seçenek haline geldiğimizi düşünüyorum.

-Sizce psikiyatri profesörü olmanız size seçim sürecinde halk ile direkt iletişiminizde avantaj mıdır, yoksa dezavantaj mıdır?

-Akademik alanda yetişmiş bir kişi olarak ülkenin bu kritik dönemecinde sistemli çözümler bulma ve uygulama açısından avantajlarım olduğu kanaatindeyim. İletişim becerileri açısından mesleğimizin bize sağladığı avantajlar var. Psikiyatri, insanlarla anlaşmayı esas alan bir tıp branşı; iletişim çok kritik bir önem arz ediyor. Bizim kendi kendimizi anlama, diğer kişilerle iletişim, diğer siyasal organizasyonlarla etkileşimde işe yarayabilecek imkanlar oluşturuyor. Türkiye’nin AKP tarafından ciddi anlamda hasara uğratılmış demokratik ve hukuka dayalı insani/medeni ilişkiler sisteminin yeniden kurulması/onarılması esnasında, hem CHP’nin yumuşak dilinin, hem de psikiyatrist akademisyenlik kökeni olan kişilerin yaklaşımlarına ihtiyacı var. Bu nedenle “hem CHP hem de Haluk Savaş” diyorum. Akademik anlamda başarılmış, sonuç getiren projeler yapmış bir kişi olarak, siyaset alanında da ülkenin ihtiyacı olan hedeflere yürüme konusunda akılcı politikalar üretebileceğimi söyleyebilirim.

-Hem bir vekil aday adayı hem de Gaziantep’te yaşayan bir vatandaş olarak, sizce kentin başlıca sorunları ve sizin bunlara çözüm önerileriniz nelerdir?

-Gaziantep’in en başta gelen probleminin eğitim sorunu olduğunu çok net bir biçimde görüyoruz. Gaziantep, çoğu zaman 80. sıralarda yer alacak kadar üniversite ve diğer sınavlarda geridedir. Esasen sorunun bu şehirde hakim olan, paraya fazlaca odaklanmış, eğitime önem vermeyen bir yaklaşımdan kaynaklandığını görüyorum. Türkiye’nin 6. büyük ili ve ihracatta 6. sırada olan büyük bir sanayi ve ticaret şehrinin eğitim altyapısının bu kadar kötü olması kabul edilemez bir durumdur. Gaziantep’te genel olarak eğitimden ziyade para kazanmaya önem verildiğni gözlemliyorum. Muayene ettiğim gençlere “Hangi fakültede okumayı düşünüyorsun?” diye sorduğumda; “Bir şey düşünmüyorum; zaten babamın fabrikası var. Ben de liseyi bitirince onun idaresini üstleneceğim” şeklinde cevaplar aldığım sık olmuştur. Özetle, henüz Gaziantep’in eğitim alanında ciddi bir dönüşümü söz konusu değil.

Gaziantep yeşil olmasıyla bilinen bir şehirdir. AKP’nin “inşaat lobisi” yanlısı tutumuyla yeşil alanların kısıtlandığı, gittikçe bir betonlaşma ve en acısı “imarlı betonlaşma” yaşandığını görüyoruz. Bunların yerine geçebilecek olan yaklaşım yaşam alanlarını/yeşili muhafaza eden bir yaklaşım olmalı. Bilakis bu dönemde “TÜRGEV Vakfı” gibi vakıfların yaptığı inşaatlar için yeşil alanlarda imar değişikliğine gidildi ve bu vakıflara devredildi. Bu durum Gaziantep için çok ağır kayıplar anlamına geliyor ve bütün bu vakıfların neye hizmet ettiği konusu çok tartışmalıdır, AKP döneminin bir siyasal projesi olduğu anlaşılıyor. Yeni imar çizimlerinde yeşil alanların artırılması öncelikli olmalıdır. Şehrin havaalanı sisli zamanlarda uçak inemeyecek derecede trafik sorunu yaşamaktadır. Bu da şehri ilgilendiren önemli bir sorun. Sisli ve olumsuz havalarda da uçakların kolayca inip kalkabileceği şekilde teknik altyapının kurulması önemli hedeflerden biri olmalıdır. Şehir önemli oranda “arsa rantı düzenlenmesi” ile yönetiliyor. Sermayenin bütünüyle arazileri ranta çevirmesinin önüne geçecek biçimde bir devlet denetimi ve yaklaşımın geliştirilmesi de benim projelerim arasında yer alıyor. Kamuya ait arazilerin kişilerin çıkarlarına veya dar bir çevrenin menfaatine hizmet etmesinin mutlaka önüne geçilmelidir.

Sadece Gaziantep’e özgü değil, hemen her alanda dikkate alınabilecek bir proje de sosyal hizmet uzmanlarının hastanelerde “kişilerin temel haklarını” hatırlatacak şekilde, bir nevi sosyal güvenlik danışmanı olarak da çalışmalarıdır. Kişilerin temel haklarını onlara anlatacak birimler oluşturulmalı. Ben, bir hekim olarak zaten bunu hastalarıma anlatmaya, öğretmeye çalışıyorum. Fakat bu hizmetlerin kurumsallaştırılması sosyal devletin bir gereği olacaktır. Şehirdeki adliye, emniyet, vilayet, hastane gibi kritik ve kriz çıkabilecek yerlerde “müzakereci danışman”ların görevlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu kişiler iletişim sorunları ortaya çıktığı andan itibaren güvenlik görevlileri kadar acil bir biçimde olay yerine intikal edip temel iletişim strateji ve becerilerini uygulayarak çatışmayı çözebilirler. Bu şekilde sorunlar çok daha basitçe çözülebilir, öngörülemeyen şiddet olaylarının başlamadan engellenmesi mümkün olabilir.

Komşu ülkelerle yeniden barış yaklaşımları bölgenin ticari potansiyelini artıracaktır. Gaziantep eskiden olduğu gibi Suriye Irak ve belki başka ülkelerle de doğrudan ticaret geliştirme imkanlarına sahip olacaktır. Üniversite-sanayi işbirliği gibi yaklaşımların olması bunları somut hale getirimelidir. Bu konular samimiyetten uzak, politik sonuçlar elde etmeye yönelik sürekli ortaya çıkmaktadır. Oysa bir şehrin en çok geliştirebilecek imkanlardan birisi üniversite ile sanayi kuruluşlarının gerçek bir işbirliğidir. Bu anlamda işadamlarının da AR-GE yaklaşımlarına daha fazla kaynak ve vakit ayırması, üniversite ve benzeri akademik kurumların da zihinsel altyapısını kullanarak daha fazla sorumluluk alması gerekir.

-TBMM’de özellikle son dönemde fazlasıyla gergin anlar yaşanıyor. Bir psikiyatrist olarak, vekillerin böylesi bir ruh hali üzerine değerlendirmeleriniz nedir? Siz onların yerinde olursanız davranışlarınız bir psikiyatrist olarak farklı olur mu?

-Doğrusu çok çatışmacı ve sürekli düşmanlık üreten veya düşmanlık üzerinden üreyen bir siyaset mevcut. Bunun birinci sorumlusunun kim olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu ülkeye yaşattıkları itibariyle, Gezi olayları sırasında ve sonrasındaki pek çok konuda siyaset tarzlarını gördük. Meclis’te kavgaya etmeye, kafayı kırmaya kadar varan bir siyaset anlayışının böyle sonsuza dek sürmesi beklenemez. Büyük oranda iflas eden bir siyaset anlayışını temsil ediyor. Kavga, insanların bizzat somut çarelerinin olmadığı zamanlarda, iletişim kuramadıkları zamanlarda ortaya çıkan birşeydir. Elbette ilkeldir ama insan doğasının bir parçasıdır. Bir inat hali çoğu zaman çareleri de tüketebilir. Şuanda Türkiye siyasetinde “bir kişinin” inadının oluşturduğu gerilim, bir kişinin günahlarının, hırsızlığının, aymazlığının sonuçları yaşanyor.

Meclisimizi demokratik bir cumhuriyet meclisinden çok maalesef bir “meşruti monarşi idaresi”nin meclisi gibi algılıyorum. Çünkü üzerindeki bir otorite sürekli oraya istediği yasaları sevk edip istediğini içinden çıkartabilmektedir. Gerçek anlamda bağımsız bir meclis iradesinden söz etmek artık eskisi kadar mümkün değil. Yeri gelmişken söyleyeyim; “Cumhuriyeti kaybetmeyelim, koruyalım” şeklindeki siyaset kavrayışının eskide kaldığını söylemeliyim. Maalesef artık cumhuriyeti kaybettik. Artık meşruti idareyi iyi koruyalım bari, monarşiye geçmeyelim. Kişilerin gerçek iradesi yerine, iradesi alınmış çok sayıda kişinin bir kişinin zorlamasıyla yapmaya çalıştığı bir dizi yasanın güvenlik eksenli, belli bir güce hizmet eden yasaların nasıl bir gerilim oluşturduğunu mecliste görüyoruz. Maalesef kafası yarılan milletvekillerinin bu haliyle dalga geçen, bunları tweet hesaplarına koyan milletvekillerine de rastlıyoruz Bu da üzücü bir şey ve bizim uzlaşmacı temel Anadolu kültürmüze uymuyor.

Meclisin içerisinde ben olsaydım farklı davranır mıydım? Doğrusu mesleğimin bana sağladığı avantajlar var ama; sonuna kadar bu gerilimden kendimi koruyabileceğimi garanti edemem. Geçmişte de benzer olaylar oldu. Siyasetin çok kutuplaştığı dönemlerde veya bizzat psikiyatri hocası olan bazı vekillerin gerilim havasında çok sertliklere savrulduklarını gördüm. Ben de kendimi doğrusu garanti altında hissetmem.

Tabii benim bir psikiyatrist olarak, özellikle de zor koşullarda çalışmaya alışmış ve kişilerarası ilişkiler psikoterapisi eğitimcisi olmak gibi donanımlarım nedeniyle bu gerilimli olaylara başka türlü yaklaşacak ve çözecek yaklaşımlarım olduğunu söyleyebilirim. Zor hastaları ve teröristleri bile ikna etmek üzere tasarlanmış bir psikoterapi yaklaşımının (LEAP: Listen, Empathize, Agree, Partnership; Dinle, Empati yap, Anlaş, Ortaklaş) da eğiticisiyim. Bu anlamda eğer seçilirsem; sayın vekillerimiz ve meclisimizin uygun görmesi halinde tüm vekillerimizi kişilerarası ve partiler arası ortaya çıkan krizleri önleme, müzakere teknikleri ve stratejileri konusunda gönüllü olarak eğitmeye haızrım. Bunu da projelerim arasında sayabiliriz.

-Bir tıp doktoru ve akademisyen olarak, Türkiye’deki sağlık politikaları, üniversite tıp fakülteleri ve hastanelerinin durumu ve hekimlerin hakları gibi konulardaki değerlendirmeleriniz, çözüm önerileriniz nelerdir?

-Türkiye’de sağlıkla ilgili AKP’nin ilk yıllarında önemli hizmet alanlarının genişlediğini, özellikle hekimlerin çalışma saatlerinin düzenlenmesi, hastanelerde hekimlerin daha etkin biçimde bulunması, özel hastanelerin geliştirmesi gibi bir dizi projeyle halka sağlık hizmeti ulaşmasında başta bazı avantajların sağlandığını gördük. Nitekim; bunların AKP’nin oy kazanmasında da en etkili politikalarını oluşturduğunu biliyoruz. Fakat zaman içerisinde AKP, “sosyal devlet” prensibine uygun gözüken çalışma modelinden sapmış, gittikçe sağlığın sermayeleşmesi ve sağlık alanının sermaye sahiplerine teslim edilmesi gibi bir hareket içerisine girmiştir. Çok sayıda özel hastane açılmış, bu özel hastanelerin en üst düzey AKP idarecilerine ait olduğu yahut akrabaları yoluyla bu tür yatırımlara giriştikleri her yerde konuşulur olmuştur. Devletin finanse ettiği özel hastaneler birer rant sistemi olarak kullanılmaktadır. Başka alanlarda hırsızlık yapılması gibi, sağlık üzerinden de bir soygunun devam ettiğini söyleyebiliriz. Yaşanmakta olan bir olayı aktarayım; Özel bir hastanede artan ölümler üzerine, bizzat hastanenin çalışan doktorları hasta ölümlerinin azaltılabilmesi maksadı ile iki alanda uzman alınması gerektiğini söyledikleri halde, sermayedarları siyasetle iç içe olan hastane sahipleri uzman almaya yanaşmamaktadır. Hastanede hastalar art arda ölmektedir. Hastane sahipleri maliyetleri düşürmek için uzman alımı yapmıyor.

Daha önceki 14 Mart Tıp Bayramı basın açıklamamızda, “Sağlık İşgal Altında” derken aslında tam da bu gerçeği ifade ettiğimizi düşünüyorum. Sağlık alanı kişilerin ve kamusal kaynaklarının “kötüye kullanılması” şeklinde cereyan ediyor. Özel hastanelerin hizmet sunması tabii ki kötü bir şey değil. Denetim mekanizmasının düzgün kurulmasının sorunun çözümüne katkı sağlayacağı kanısındayım. Mevcut özel hastanelerin tümünü kapatmak mümkün değil ama ciddi bir denetim sistemi geliştirmek gerekiyor. “Görünüşte hizmet” sunan, diğer taraftan da devletin kaynaklarını tüketen kurumlar olarak ortaya çıkmaktadırlar. Diğer yandan, sağlık hizmetleri “tümüyle” alınıp satılan bir hizmet olarak kaldığı müddetçe iyi bir yere gidemeyeceği de aşikardır. Sağlık alanının sübvanse edilmesi o kadar kolay değil; çünkü tam devletçi sistemde sağlık çalışanları hasta bakımında yüksek motivasyona sahip değillerse kaliteli bir hizmet almak mümkün değil. Bu da insani standartlar içersinde sunulmalı. Hekimlerin performans sistemi altında günde 100’den fazla hasta gördükleri bir ortamda nitelikli ve tııbben doğru ve bilimsel değerlendirmeleri içeren bir hizmet vermeleri imkansızdır. Burada sağlık çalışanları halk nezdinde oy geitrecek şekilde ucuz siyasete alet edilmekte ve hata yapmaya zorlanmaktadırlar. Sağlıktaki şiddetin bir nedeni de budur. Performansa dayalı sistem hekimleri çok sayıda hasta görmeye itiyor. Hem devlette hem özelde devletin kaynaklarını daha fazla kötüye kullanmak üzere olmadık tetkiklerle ve yapılmayan işlemleri yazmaya ve yaptırmaya zorlandıkları için aslında gerçek olmayan, sanal bir dizi tıbbi uygulamanın hem yapıldığını hem de devlet tarafından finanse edildiğini görüyoruz.

Burada yapılacak şeyler çok karmaşık değil. Gelişmiş Batı Avrupa ülkelerinde olduğu gibi devletin önemli oranda sağlık hizmetlerini doğrudan yürütmesi ve yeterli sayıda istihdam sağlayarak kişilerin insani şartlarda hizmeti yaygın olarak vermesi sağlanabilir. Devlet sağlık hizmeti satın alacak ise denetimin çok rasyonel mahiyette yapılması gereklidir. İsveç Norveç gibi gelişmiş Batı standartlarının belirlenmesi ve oralardaki sağlık sisteminden istifade etmek gerekir. Sağlık alanında özel işletmelerin elbette yeri olabilir ancak bunlar devletin kaynaklarını tüketmek üzere tasarlanmış suistimal mekanizmaları gibi çalışmak yerine, esasen gerektiğinde bir miktar ödeme ile nitelikli hizmetlerin temin edildiği ihtisaslaşmış kurumlar olmalıdır. Bu anlamda AKP iktidarının başından beri bir düşman gibi mücadele ettiği hekimler ve onların bağımsız sağlık kuruluşu muayenehanelerin birer dikkat ve usatlık kurumları olarak işletilmeleri konusundaki yasal engellerin kaldırılmas çok önemlidir. Bunu hem bilgi ve mesleğin icrası hürriyetinin bir anyasal hak olması hem de sağlık hakkının elde edilmesi açısından zaruri görüyorum.

Sağlık, “fabrikasyon” bir iş değildir. İncelik gerektirdiği için zaman ve dikkate ihtiyacı vardır. Bu anlamda sunulacak hizmetlerin geliştirilmesi için hasta ve hekimlerin çok daha özenli hazırlanmış şart ve imkanlarda karşı karşıya gelmeleri esastır. Özetle, hasta ve hekimlerin ilişkisinin daha güçlü ve bireysel anlamda sağlanabileceği, hekimin de hastanın da kendini özel hissedeceği alanlarda hizmetin verilmesi öncelikli olacaktır. Sağlık, sermaye sahiplerinin bir kâr makinası olmaktan çıkacak, öncelikle devletin sunması gereken bir hizmet, yapması gereken bir ödev olacaktır. Bunun ötesinde daha fazla dikkat, zaman ve ustalık gerektiren işlemler için hekimlerinin mesleki bağımsızlığının sağlanacağı alanlarda hizmet vermelerini destekleyecek politikalar için çalışacağım. AKP’nin bu alanları bilinçli bir biçimde suistimal ettiğini açıkça görüyorum.

-Türkiye’de genelde siyasiler seçim bölgelerini sadece seçim öncesi oy isterken önemsiyor ve seçildikten sonra bölgeyi ve sorunlarını unutuyor. Seçilmeniz halinde, sizin seçim sonrası Gaziantep halkıyla ilişkileriniz nasıl olacak?

-Ben öncelikle 15 yıldır bu şehirde yaşıyorum ben vekil olduğunda Gaziantep’in vekili olacağım. Niyetim bu ve değişeceğini zannetmiyorum. Eğer seçilirsem bu şehirdeki evimi taşımayacağım. Yani eşim, çocuklarım ve ailem bu şehirde kalmak üzere hizmet vermeyi planlıyorum. Esas olarak Gaziantep’te oturmak ve meclis çalışmaları için zaman zaman buradan Ankara’ya gitmek gibi bir planım var. Süreç içerisinde bunun gerçekten nasıl şekilleneceğini bilmiyorum. Gaziantep’de büro tarzı bir mekanda bana ulaşmak isteyen vatandaşlarla sürekli temas halinde kalmak istiyorum. Şu anda Siyasal alanda iletişim için kullanılan bir telefon numaram ve Gaziantepliler bu numara üzerinden bana veya yardımcılarıma her zaman ulaşabilecekler(0 533 418 60 60). Ben milletvekilliğini özel bir konum olarak değil bir tür zahmet içeren ama toplum için gerekli olan hizmeti üretmeyi sağlayan bir görev olarak algılayıp siyasete giriyorum.

Ben mesleğimde, işimde gücümde başarılı olduğu düşünülen ve yaptığım işten zevk alan bir kişiyim. Dolayısıyla akademik konumum ve ailemi terkedip TBMM’de kısmetse vazife almak isterken, memleketin içine düştüğü çatışma ve politik gerilime karşı bir çare olarak düşündüğüm için bu niyetteyim. Bu nedenle siyasetin vekillikle sonuçlanması halinde gerekli diğer zahmetine de hazır olduğum belirtmek isterim. Siyasal faaliyetlerin fedakarlık gerektirdiği aday adaylığı sürecinde de net bir biçimde görülür. Dolayısıyla, Türkiye’de bir kişi siyasete soyunmaya kalkıyorsa, konforun olmadığını, emek ve gayret göstermesi gerektiğini, çoğu zaman çarpık ve yanlış anlaşılmaya müsait bir zeminle karşı karşıya olduğunu bilmelidir. Dürüstlük içinde siyaseti sürdüren kişileri ben ayrıca taktir ediyorum. Gaziantep halkıyla bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da desteklerinin bana sağladığı çerçevede sürekli iletişim içerisinde olmak ve onların sorunlarına düzenli çözüm yolu bulmak üzere tamamen açık olduğumu ifade etmek istiyorum.

Bizim mesleğimizde bir kural vardır ve o da hastanın size ulaşabilmesi gerektiğidir. Benim de hastalarıma karşı böyle bir duyarlılığım var; belirli saatlerde bana ulaşırlar ve sorularına cevap verir, sorunlarını çözmeye gayret ederim. Nasıl kendi hastalarımın sağlığı açısından titizleniyor, çözüm için çalışıyorsam, siyasi alanda da aynı duyarlılığı Gaziantep halkı için göstereceğime dair şüphe duyulmasın. Güzel bir gelecek diliyorum; inanıyorum ki her şey güzel olacak.

BİR CEVAP BIRAK

4 × 3 =