Quo Vadit AKP?

“Quo vadis, domine?” diyordu Petrus… Nereye gittiğini soruyordu efendisi Hz. İsa’ya; merak içinde, şaşkın bir hâlde. O gün bugündür, Latince’nin tılsımıyla tekrarlanır durur bu soru. Ben de, fiili dönüştürerek, nereden gelip nasıl bir dönüşüm geçirdiğine bakarak Adalet ve Kalkınma Partisi için “Quo vadit”; yani “nereye gidiyor?” demek üzere, söze başlıyorum.

***

Demokrat Parti, başlangıçta İslamcısıyla, milliyetçisiyle, liberali ve (Mehmet Ali Aybar’ın Bursa’dan mebus adaylığını da hatırlarsak) sosyalistiyle, tam bir koalisyon görünümündeydi. Tek Parti yönetiminin otoriter modernleşme projesi bir yerden sonra tıkanmış ve ‘tam bağımsızlık’ söylemi, İnönü’nün ‘Milli Şef’liğinin son yıllarında tam manasıyla Amerikancılığa varacak çapta köklü bir dönüşüm geçirmişti. Zaman zarfında –dönemin tabiriyle “kodamanlaşan”- bürokrat-siyasetçi seçkinlerin içine düştüğü “iktidar yorgunluğu”, türlü lakayt tavırlara yol açmıştı. Bu konuda sadece Numan Menemencioğlu’nun yaşantısına bakmak bile yeterince açıklayıcıdır… Bu şartlarda, 14 Mayıs 1950 tarihinde yapılan ‘ilk hür seçimler’de halkın “kendisini kimlerin yönetmemesini istediğini” ortaya koyarcasına iktidara taşınıyordu Demokrat Parti. Sonrası, fakir halkın teveccühü ile yerleşik güçlerin nefreti arasında geçen on yıl ve idam sehpasında biten bir serüven… Siyasetle ilgilenen herkesin en ince ayrıntılarıyla bilmesi gereken bir dönem…

***

Turgut Özal’ın ölümü sonrasında altı yılda dokuz koalisyon hükümeti kurulmuş; yaşanan büyük çaplı ekonomik krizlerle birlikte terör ve deprem gibi başka faktörlerin de etkisiyle siyasî-toplumsal istikrar bir türlü sağlanamamıştı. Pop kültürün Amerikanlaşma olarak patlaması, gecekondulaşma, çetelerin egemenliği, yolsuzluklar, seviyesiz siyasal çekişmeler derken, doksanlı yıllar 2000’lerden bakıldığında, “Pis Doksanlar” diye tanımlanır oluyordu.
Bu koşullar altında tutunacak bir dal arayan halk, başını Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve Bülent Arınç’ın çektiği yeni bir “koalisyon” tarafından selamlandı. Tıpkı Demokrat Parti gibi, çok çeşitli eğilimlere sahip isimler, Tek Parti yönetimine duyulan tepkiye benzer şekilde, “Pis Doksanların temsilcileri”ne karşı bir umutla AK Parti’ye umut bağladı. “Halk” Erdoğan’ı çok sevip ona akın etti; artık dilediği gibi plaja giremeyen “vatandaş” ise, bu her hâlinden taşralılık akan adamı bir türlü sevemedi. Sevmedi… Zaman gerilimi daha da artırdı. Zira Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kuruluşu ve iktidara gelişini hatırlayanların anımsayacağı pek çok isim, geçen sekiz-dokuz yılda Erdoğan’ın yanından birer birer ayrıldı ya da ayrılmak zorunda kaldı. Koalisyon, tıpkı Demokrat Parti’nin yaşadığı gibi önce çatladı, sonra dağıldı ve partinin söylemi Erdoğan’ın söylemiyle bütünüyle örtüşür oldu. Sahneden çekilen bazı isimlere, sebeplerine dair takdiri okurların hafızasına bırakarak, hızla bakalım. Başlangıçta muhafazakâr-demokrat olarak tanımlanan partinin en “görünür” isimleri arasında liberal-demokrat Erkan Mumcu, Emin Şirin, Ertuğrul Yalçınbayır; milliyetçi-muhafazakâr Abdüllatif Şener, Murat Başesgioğlu, Kürşat Tüzmen; ulusalcı-sivil toplumcu Turhan Çömez; Kürt siyasetine sempatileri kamuoyunca takdir edilen Abdülkadir Aksu, Dengir Mir Mehmet Fırat gibi isimler vardı. Kızağa çekilen Köksal Toptan ve Şaban Dişli gibi isimler de bu listeye bir şekilde iliştirilebilir. Ancak burada andıklarımızla birlikte anmadığımız diğer birçok kişi, artık AKP siyasetinin vitrininde yok. İlginç bir biçimde, Erdoğan’ın yakın çevresiyle ilişkilerine bağlı olarak herkes rotasyona/tornistana tâbi olurken, kimi zaman çok eleştiri alsalar da, Cemil Çiçek ve Vecdi Gönül yerlerini hep muhafaza ettiler… Bu tercih veya yönelimler, iktidar partisini giderek daha “yorgun” kılıp, daha daraltıyor. İktidarın iki no’lu adamı, ya Hüseyin Çelik ya da birkaç yıldır kendi sahasında neredeyse hiçbir şey yapamayıp ilgisini iç siyasete çeviren Egemen Bağış oluyor demek, gelinen noktayı görmek bakımından pek de yanlış olmayacaktır…

***

Konunun bir yönü de, Erdoğansız bir AKP’nin neler yapabileceği ya da Erdoğan’ın “başına bir şey gelmesi” (!) durumunda yerini alabilecek birilerini hazırlamanın gayreti oldu. Hatırlanacaktır, uzun yıllar Küçük Erdoğan olduğu sanılan Ali Babacan, bir süre sonra “stajyer bakan” gibi davranışlarıyla, birçok iktisatçı ve siyaset bilimci tarafından eleştirilmişti. Abdullah Gül ve Bülent Arınç’ın kıdemli pozisyonları, bu noktadan sonra ancak Cumhurbaşkanlığı makamı için söz konusu olabileceğinden, Erdoğan sonrası AK Parti liderliği için geriye çok az isim kalıyor. Bunlardan biri, yaz aylarından bu yana yaşanan gelişmelere baktığımızda, CHP’nin nöbetçi yedeğinin DP liderleri olmasına benzer şekilde, AKP’nin yedeği olarak konumlanan HAS Parti’nin lideri Numan Kurtulmuş. Kurtulmuş’u daha önce birkaç kez AKP’den gelen davete icabet etmemesi dolayısıyla hemen elemek mümkün… Diğeri akademik belâgati ve muazzam entelektüel birikimiyle, kimi senaryolara “müstakbel başbakan” olarak yakıştırılan Ahmet Davutoğlu. Fakat ben, Davutoğlu’nun da meydanlarda halkın alışık olduğu dilde konuşan bir lider olarak tasavvur edemiyor ve onun “mutfak”taki maharetini sürdürmekten yana olduğunu tahmin ediyorum. Bununla birlikte, üçüncü bir ismi çok daha önemli ve kuvvetli bir aday olarak dikkate sunmak istiyorum. Agresif tavrıyla, cesur çıkışlarıyla, polemiği eğlenceli kılan hitabetiyle, görece karizmatik ve yakışıklı bir adam oluşuyla, ama en çok da jest ve mimikler konusunda Erdoğan’ın birebir karbon kopyası hâlleriyle bu kişi, Suat Kılıç… Zahmet buyurup, kısa bir internet gezintisine çıkar ya da televizyon ekranlarında denk geldiğinizde, kendisine bir de bu gözle bakar, bu kulakla dikkat buyurursanız, ne demek istediğimi eminim daha iyi anlayacaksınız…

Tâbii henüz, Samsun vekili Kılıç’ın bakanlık tecrübesi yok. Üstelik “genç siyasetçi” olmak bakımından, Kılıçdaroğlu ya da Cindoruk’tan hayli eksiği de var. Ocak ayındaki “peygamber polemiği”nden bu yana, tüm 2010 boyunca en çok onu dinlediğimi, en yoğun dikkatle onu izlediğimi ve buna istinaden, 38 yaşındaki bu genç hukukçunun, şu aşamada başa değilse de baş altına güreşmekte olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Gereken kıvama geldiğinde, eğer Erdoğan 2015’te aktif siyaseti bırakacak ve yerine birilerini işaret edecekse, Suat Kılıç’ın parti tabanının favori isimlerinden biri olacağına hiç şüphe duymuyorum. Tâbii Erdoğan ve çevresinin çeşitli sebeplerle yollarını ayırdığı/araya mesafe koyduğu/vitrinden kaldırdığı diğer isimlerle aynı akıbet Kılıç için de söz konusu olmazsa!… Zaman, çok şeyin cevabına vâkıf bir bilgedir. Bakalım bize neler gösterecek? Birkaç yıl sonra, bu yazıyı tekrar hatırlamak üzere… Mutlu yıllar…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.