Ramazan Başar Suruç’ta yaşadıklarını anlattı

PAYLAŞ

Ortadoğu’da terörün tanımını değiştiren IŞİD sonunda şiddetini Türkiye topraklarının içine alenen taşıdı ve Suruç’ta düzenlediği bombalı saldırıda 32 genç fidanın solup gitmesine neden oldu. Aralarında 1 iletişim, 1 mimarlık, 1 felsefe, 6 tıp, 6 sosyoloji, 6 hukuk ve 8 psikoloji öğrencisinin de bulunduğu, memleketin en nitelikli gençleri kalleşçe katledildi. Tek günahları Kobani’de zulüm görmüş çocuklara oyun parkı yapmak, kütüphane inşa etmek, oyuncak vermek, belgesel çekmek ve seslerine ses olmayı istemeleriydi. 100’ü aşkın insan da saldırıdan yaralı olarak kurtuldular.

Bu pırıl pırıl gençler Ortadoğu’da kendi çıkarları için bilek güreşine girişen güçlerin birer kurbanı oldular. Bunca yitip giden canın hesabını kime sormalı, faturayı kime kesmeli? Bu saldırı neden önlenemedi, istihbarat ve güvenlik zafiyetinin bedelini kime ödetmek gerek? Bu minvalde onlarca soru sorulabilir ancak bu noktadan sonra ne kadar anlamlı, bilinmez. Büşra, Koray, Cebrail, Ezgi, Polen, Uğur, Nartan, Veysel, Nazegül, Kasım, Alper, Cemil, Okan, Ferdane, Yunus, Çağdaş, Alican, Osman, Mücahit, Medali, Aydan, Nazlı, Serhat, Ece, Emrullah, Murat, Erdal, İsmet, Süleyman, Dilek, Duygu, Nuray ve tüm canların hatıraları kaldı…

Suruç’taki menfur bombalı saldırıdan yaralı olarak kurtulanlardan biri de gazeteci Ramazan Başar… O güne dair payına düşen kulağı ve kolunda taşıdığı şarapnel parçaları ve hala olayın etkisi altında. Ramazan Başar’a o saldırıya dair sorular sordum; boğazı düğümlenerek, duraksayarak ve ağlamaklı bir hal içinde yanıtlar aldım.

Meslektaşım Ramazan Başar, saldırı sonrası duygularını şöyle ifade ediyor:

“Suruç’ta pırıl pırıl gençler hayatlarını kaybettiler ve onlar vicdan sahibi her insanın görebileceği en nitelikli insanlardı. Ben, bu saldırıdan yaralı olarak çıktım ama iyi miyim kötü müyüm bilmiyorum. Sabah konuştuğum, birlikte kahvaltı yaptığım arkadaşlarımı kaybettim. Bunun psikolojisini yaşıyorum, çok üzgünüm ama daha çok öfkeleniyorum. Bundan sonra alanda daha da fazla yer alacağım ve tepkimi ortaya koyacağım. Hayatını yitiren arkadaşlarımızın anısı önünde saygıyla eğilmek, onların mücadelesini devam ettirmek hepimizin artık görevidir.”

Saldırı anında ve sonrasında neler yaşanmıştı? Bombacı kitlenin arasına sızmayı nasıl başarmıştı ve kendini nasıl gizleyebilmişti? Gençler neden bombacıyı fark edememişti? Ortada bir istihbarat ve güvenlik zafiyeti mi vardı? Emniyet güçleri iddia edildiği gibi kitleyi üstünü arayarak mı Amara Kültür Merkezi’nin bahçesine almıştı? Saldırı öncesinde kitle arasında dikkat çeken olağanüstü bir durum gözlenmiş miydi? Gönüllü gençlerin Suruç’a gitmekteki amaçları neydi?

Tüm bu soruları Suruç’taki bombalı saldırıdan yaralı olarak kurtulan kıymetli meslektaşım, gazeteci Ramazan Başar’a sordum. Acısı derin, duyguları yoğundu; sarsıcı yanıtlar verdi…

***

-Gönüllü gençler olarak neden ve hangi amaçla Suruç’a gitmiştiniz?

-SGDF’den dostlar ve yoldaşların daha önce almış olduğu bir kararla Kobani’deki çocuklara oyun parkı, fidanlık, kütüphane gibi yerler yapıp oyuncak götürmek için Suruç’taydık. Çeşitli bölgelerden ve yerlerden 300 kişilik bir gönüllü grubuyduk. İstanbul, İzmir, Ankara, Adana, Eskişehir ve diğer şehirlerden arkadaşlarla bir araya geldik. Ben şahsi inisiyatifimle, hiçbir kurum ve derneğe bağlı olmadan, kendi isteğimle oradaydım. Benim içinde bulunduğum otobüs Suruç’a sabah saatlerinde varan ilk araçtı ve herhangi bir aramayla karşılaşmadık. Daha sonra gelen otobüslerin polis tarafından Suruç’un girişinde arandığına dair bilgiler geldi. Hatta iki arkadaşımızın askerlik probleminden dolayı gözaltına alındığı söylenmişti. Bizde Kobani’deki savaşın psikolojisi yoktu. Daha ziyade oradaki yıkımı yeniden inşa etmek, mağdur olan Kobanili çocuklarla oyuncaklar paylaşmak, kitap hediye etmek ve yeni tohumlar ekmek için toplanmıştık.

-Suruç’a varan gençlerin sabah saatlerinde Amara Kültür Merkezinde kahvaltı ettikleri, ne olduysa daha sonra geliştiği bilgisi var. Olay esnasında sen neredeydin, neler yaşadın, patlama anında neler oldu?

-Ben o sabah kahvaltı yapan ilk gruptaydım. Basın açıklaması esnasında ben arka taraftaydım, iki bank vardı ve orada telefonla ilgiliydim. Ayakta mıydım yoksa oturuyor muydum net olarak hatırlayamıyorum. Önce bir ses duydum, sonrasında büyük bir patlama oldu. O an kendimi yerde budum, gözlerimi kapattım ve tuhaf bir duyguya kapıldım; acaba patlama ayağımın altında mı oldu diye düşündüm. Etrafıma baktım, acaba ikinci bir patlama daha olacak mı psikolojisi içine girdim ve yanımdaki arkadaşlarla geriye doğru kaçtım. Tekrar döndüğümde etrafta insan uzuvları ve parçalanmış naaşlar gördüm. Ne düşüneceğimi bilemiyordum, nasıl tabir edilir bilemiyorum; orada tam bir insanlık dramı yaşanıyordu. Her tarafta simsiyah dumanlar vardı, ağaçlar alev almıştı, her yerde kan vardı ve kötü bir koku etrafı sarmıştı. Hayatımda böyle bir şeyi daha önce hiç yaşamadım, tarifi çok zor. Arkadaşlarımın naaşı etrafa saçılmıştı.

-Orada olanları bir gazeteci olarak gözlemlediğinde neler gördün? Örneğin; bir güvenlik zafiyeti ya da saldırıdan önce dikkatini çeken olağandışı bir şeyle karşılaştın mı?

-Biz oraya savaşmak için gitmedik. Kitaplarla, oyuncaklarla, ağaç fidanlarıyla oradaydık ve amacımız bir insanlık mücadelesi vermekti. Niyetimiz Kobani’ye insani katkı sunup, işimiz bittikten sonra da geri dönmekti. Yani, gönüllü kitlesi olarak herhangi bir güvenlik kaygımız da yoktu. Kendimizi koruyup kollamamız gerektiği gibi bir psikolojimiz yoktu açıkçası. Hiçbir kurumun da öyle ciddi bir güvenlik tedbiri yoktu, oysa bölgede bir savaş vardı ve biz çok ucuz bir şekilde ateş arasında kaldık. Şöyle de bir gerçek var; böylesi kitlesel buluşmalarda her ne kadar güvenlik tedbiri alınsa da saldırı yapmak niyetinde olan bir kişi fırsatını bulup bombayı patlatabilir. Yine de bu saldırı önlenebilirdi. Kendine ileri demokrasi diyen bir devletin böylesi insani bir faaliyet için önlem alması gerekirdi ama maalesef ileri hiçbir şey görmedik.

-Canlı bombanın kitlenin arasına nasıl girdiğiyle ilgili farklı spekülasyonlar var. Oradaki ortamı görmüş biri olarak, sence bombacı kitlenin arasına girmeyi nasıl başardı ve kendini nasıl kamufle edebildi?

– Oradaki tüm insanlar gençlerden oluşuyordu. Bombacının önce genç, sakallı ve yirmili yaşlarda biri olduğu söylendi, sonrasında çarşaflı birinin olduğunu ve bizlerin bunu nasıl farketmeyip önlem almadığımızı söylediler. Kimin hangi niyetle orada olduğu nasıl bilebilirdik ki? Hem aramızda çarşaflı yoldaşlarımız, arkadaşlarımız da vardı. Orada her kesimden, her kimlikten muhalif yoldaşlarımız vardı aramızda. Başka bir konu da şu; bombacıyı fark etseydik bile acaba ne yapabilirdik, nasıl baskı oluşturabilirdik ki? Hem herkes elini kolunu sallayarak kitlenin arasına girebiliyordu, halktan da kitleler aramıza geliyordu çünkü dostça bir ortam vardı orada. Piknik havasında bir atmosferin olduğu, ilerici dostlarla güzel paylaşımlarda bulunduğumuz bir ortamda neyi nasıl engelleyebilirdik, insanları nasıl kontrol edebilirdik ki?

-Kitlenin patlama sabahı Amara Kültür Merkezine girişinde polisin tek tek insanları arayarak alana aldığı iddia ediliyor. Sen alana girişte böylesi bir polis aramasına şahit oldun mu?

-Kesinlikle bir arama yoktu. Ben, ne giderken ne de gelirken emniyetin, diğer kurum veya siyasi parti görevlilerinin hiçbir aramasına şahit olmadım. Suruç’a girişte bir arama yapılmış ama biz ilk grupta geldiğimiz için herhangi bir aramaya maruz kalmadık. Özetle; Amara Kültür Merkezinde herhangi bir arama olmadı.

-Yaşanan acı hadiseyle ilgili eklemek istediğin son bir şeyler var mı?

-İlerici, demokrat, muhalif arkadaşların kitaplarıyla, oyuncaklarıyla yıkım yaşayan bir kentin yeniden inşası için karanlık ve barbarlığı temsil eden güçlere karşı direniş ve mücadelesini görüyoruz. Bu gençlere yapılanların temel amacı Türkiye’nin muhalif güçlerini, sol/sosyalist ve demokrat insanlarını yıldırmak ve pasifize etmektir. Çok iyi kurgulanmış ve daha önceden üzerinde çalışılmış bir saldırıyla karşı karşıya olduğumuzun bilincindeyiz. Reyhanlı katliamı, Diyarbakır katliamı ve Suruç katliamının ortak noktaları bulunuyor. Karanlık gruplara silah gönderildiği, lojistik destek sağlandığı ve bu kişilerin elini kolunu sallayarak sınırlardan geçtiğini ülkedeki herkes biliyor. Bu karanlık ve barbar güçlerin geldiği noktayı hepimiz görüyoruz. Bundan sonra bizleri yıldırmak isteyenlerin önünü kesmek için hep birlikte güçlü bir tepki ortaya koymalıyız. Hayatını kaybeden arkadaşlarım aydınlığın ve özgürlüğün birer güvencesiydiler, bundan sonra da öyle kalacaklar. Ortada laikliği ve özgür yaşamı temsil eden arkadaşlarımın mücadelesi ve direnişi var. Bunun karşısında da karanlığı, barbarlığı, gericiliği, yobazlığı ve tutuculuğu temsil eden bir güç var. Bu noktada Türkiye artık bir karar almak zorundadır; artık ulus olarak, devlet olarak iki taraftan birini savunmak durumundayız ve bunun üçüncü bir tarafı yok. Ya laikliğin, demokrasinin ve aydınlığın yanında durulacak ya da gericiliğin, baskının ve zulmün yanında durulacak. Bunu Pakistan’da, Afganistan’da, İran’da solun sindirilmesiyle de gördük çünkü halk solun yanında durmadı ve o ülkelerdeki durum da ortada. Yapılması gereken cumhuriyetin kazanımlarını daha da ileriye taşımak. Buna Kürtlerin içinde yer almasından dolayı bir öteki olarak bakmak ve burun kıvırmak ne ülkeye ne de halka bir şey kazandırır. Suruç’ta pırıl pırıl gençler hayatlarını kaybettiler ve onlar vicdan sahibi her insanın görebileceği en nitelikli insanlardı. Ben, bu saldırıdan yaralı olarak çıktım ama iyi miyim kötü müyüm bilmiyorum. Sabah konuştuğum, birlikte kahvaltı yaptığım arkadaşlarımı kaybettim. Bunun psikolojisini yaşıyorum, çok üzgünüm ama daha çok öfkeleniyorum. Bundan sonra alanda daha da fazla yer alacağım ve tepkimi ortaya koyacağım. Bu olay benim direnişimi daha da güçlendirdi. Halkların yeni bir dünya inşa edip özgür bir yaşamın temelini atabilmeleri için daha fazla mücadele edeceğim. Hayatını yitiren arkadaşlarımızın anısı önünde saygıyla eğilmek, onların mücadelesini devam ettirmek hepimizin artık görevidir.

CEVAP VER