Ramazan’ı kuşanan şehir!

İşte beklediği gün apansız gelmiş, Kurtuluş’a çağıran sese kulak vermişti. Ayaklarını, beyninin emrine vermiş; nice zamandır yıkık olan gönül köprüsünü yeniden kurmuştu.


Kızgınlığını bir tarafa attı; teselli pınarından kana kana içiverdi. Öyle ya, eleştirdiğin kadar eleştirilir, kınadığın kadar kınanırsın. Aradığın kadar aranır, dışladığın ölçüde dışlanırsın.


Mükemmel hayat mı arzun? Maddede / manada ne denli mükemmelsen o kadardır, kompozisyonun…


Adımları sıklaşmış; yıllar var ki tatmadığı bir duygu selinde, akıntıya bırakmıştı benliğini.


“Geçmiş zaman olur ki, hayali cihan değer” derlerdi; bu sözün sözler içinde bir anlamı vardı. Zaman ve mekan perdesi kalkmıştı aradan. On bir yaşın bir daha ele geçmeyecek anıları canlandı, bir kuş olup uçuvermişti, hatıralar.


“Bir rüyaymış!” dedi, kendi kendine. İrkildi, rüya değildi. Ani bir manevrayla evine koştu, on bir’indeki ortancalıya baktı:


 “Çabuk hazırlan, bir dakikada dışarıdasın; hem herkes gelecek, bir aile olmak aynı yola düşmektir.” dedi, tatlı sert.


“Yoksa, yakıtı insanlar ve taşlar olan o gün’den nasıl kurtuluruz?” dedi, kendi kendine.


Artık beş kişiydiler. Kurtuluş’a çağıran ses, binleri bir araya getirmiş; dışarıda kalmışlardı. Olsun, buna da şükür; dışarısı, dışlananların değildi. Hem, Büyük Gün’de “Altından ırmaklar akan bahçeler” onlar içindi.


Bir de ne görsünler, daha dün, “kendisini terk edip gidecek, hiç de hayrı dokunmayacak lideri(!) için” ortalığı birbirine katan, kırklı yılların her nasılsa kıtlık görmemiş(!)  kasaba politikacısı da sığınmıştı, eşsiz rahmetin limanına.


Mahcup, üzgün: “Bir halt ettim, kusuruma bakmayın!” der gibi, ağlamaklı.


Yedi kat arşa yükselen vahyin aydınlığında, Oruçkent, İmsakkent, Sahurkent…  içinde ne hikmetlerin saklı olduğu eşsiz anlara selam duruyor; “İncinsen de incitme!” Hacıbektaş ikliminde, “Gelin canlar bir olalım!”ı haykırıyordu… İpsala’dan Yüksekova’ya, Milas’tan Posof’a…


Liderler, zor zamanda çıkarlar ve kenti savunurlardı; kent onu diyar diyar savursa da. “Kötülüğü affet, ama unutma!” hakikatini pratiğe dönüştürmenin zamanıydı.


Bir Eylül akşamında ilk defa yaşadıkları bu neşeyi kaybetmekten korkuyorlar; “Keşke, bütün kent, tüm dünya bu lezzeti bizimle paylaşsa!” diye hayıflanıyorlar; kardeşlerin en büyüğü: “Unutmayın, biz de ilk kez, hep beraber buradayız!” uyarısıyla henüz her şeyin yeni başladığını hatırlatıyordu.


Seslerin en güzeli, ancak bu kadar güzel yorumlanabilirdi. Kulak tırmalayan, gönül yıkan azap bağırtısından uzak; sonsuzluğun galaksisinde metafizik hazla yükseliyorlardı, evrenin öbür ucuna.


Anlatacak çok şey vardı; ruhların kıyama durduğu andan… bedenin, “O rüku olmasa, dünyada eğilmez başlar!” çelikten iradesine…


Oruç, “emrolunduğun üzere dosdoğru olmak”; oruç, sadece O’na itaat; oruç, yaratılışta eş, secdede kardeş bir milleti; ırklarüstü, renklerüstü, dillerüstü… bir coşkuyla bağrına basmak; Gazze ile Istanbul’u; Batum ile Aydın’ı aynı sofrada buluşturmaktı.


Anne, “Söz hakkı bende!” dercesine, “Artık kendimizi sorgulayalım; yaklaşıyor, yaklaşmakta olan; niçin, nasıl, ne zaman; kendimize geleceğiz, ne zaman!”


“İmrenilecek hayat bizim; huzur, anlayış, iyi örnek bizde, artık ekran mahkumu olmayalım; bilgi, elbisemiz; takva, süsümüz; göğe yükselen eller, barınağımız olsun!” kararlılığıyla vakur adımlarla yürüyor; en büyüğüne:


“Kardeşlerini öyle yetiştir ki, sonsuz iklimde komşu olalım; hata etsen de telafi etmeyi bil; büyüğüm diye mağrur olma; bil ki: En Büyük O!”


Bir kenarda anın keyfini çıkaransa, yıllar sonra hatırlamak üzere, gördüklerini, Yaradan’ın bahşettiği belleğe atıyor… nesiller boyu hidayet kervanına yolcu almakla kalmıyor, “Son durakta kimsecikler kalmasın!” çırpınışıyla Nuh’un gemisine mü’min taşıyordu.


Eve dönmeyi geciktirdikçe geciktiriyorlar; şehre selam duruyorlardı. Bu sefer, Ramazankent, beş kişi kazanmıştı. Her şeye rağmen beş yürek!


 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

3 × 1 =