İran Notları (I) Farklı, şaşırtıcı, güzel bir ülke: İRAN

İran Notları (I) Farklı, şaşırtıcı, güzel bir ülke: İRAN

0
PAYLAŞ

Yurt dışında ilk ayak bastığım toprak, İran toprağıydı. 80’li yıllardı. Humeyni yeni dönmüştü İran’a. Şah Rıza Pehlevi yoktu artık. Beklentiler farklı, gerçekleşen farklı olmuştu.

12 eylül döneminin “sakıncalı”sı olarak, pasaport alamıyordum. Yurt dışına çıkamıyordum. İş Müfettişi olarak, Ağrı’da denetimdeydim. Bu arada çevreyi de geziyorum. Doğu Bayezıt, Ararat Oteli, İshakpaşa Sarayı, Meteor Çukuru, Ağrı Dağı’nın karlı ve heybetli duruşu. Kendimi, Gürbulak sınır kapısında buldum. Yolda gümrükden geçmeyi bekleyen bir dizi tır filosu. Atatürk döneminde yapılan, sınırda gümrük, pasaport ve geçiş binası. Aynı binanın bir tarafı Türkiye, diğer tarafı İran. Türkiye tarafında yetklili, genç Vali Yardımcısına rica da bulundum. Karşı tarafa bir ayak basıp dönebilirmiyiz diye. İran tarafında ki yetkili ile görüştü ve olumlu yanıt gelince, ilk kez başka bir ülkenin toprağına ayak basmış oldum.

Aynı binanın Türkiye tarafında bir düzen ve sistem oturmuşken, diğer tarafta aynı mekan, çok farklıydı. Bir karmaşa vardı ilk izlenimim. İran’a geçtiğimizde bir asker yanına çağırdı. Azeri idi. Konuştuk, anlattık. Çay ikram etti. Aynı karmaşa ve düzensizlik sınırı geçince de devam ediyordu. Her tarafda Humeyni’nin büyük boy fotoğrafı asılmıştı. Yarım saat kadar oturduk, sohbet ve sonra geri yeniden Türkiye tarafına geçtik. O arada İran’lı bir grub da giriş yapmıştı. Hemen soluğu içki reyonunda aldılar, raflar boşalmıştı. İran da içki yasağı başlamıştı, bizim tarafa geçen hemen oraya yöneliyordu.

Program geçen yıl belli olmuştu. Ressam Hasan Pekmezci hocamız eşi, Heykeltraş Metin Yurdanur hocamız eşi, geziyi düzenleyen Abidin Lütfi Demir üstadımız, rehberimiz Murat Özsoy ve 20 kişilk bir gupla, İran’ı tanımaya gidiyorduk. Sanat ağırlıklı bir gezi olacaktı.

İstanbul’dan gece çıkıp, sabaha karşı MEŞED’e ulaştığımızda, canlı, ışıl ışıl bir kentle karşılaştık. İran’ın en doğusuydu. Sabaha karşı bayram yeri gibi kalabalık.

Afgan sınırına yaklaşarak, Ömer Hayyam’ı ziyaretle başlayacaktık. İran hava yollarının uçak saatlerinde yaptığı değişiklik sonucu, bu ziyaret bir başka sefere kaldı. Yanımda, Fazıl Say’ın CD’leri. Şarkıları ile Ömer Hayyam’ı dinleyecektim. Ömer Hayyam Klarnet Konçertosu’nu düşünecek, hissetmeğe çalışacaktım. Ne güzel olurdu, Fazıl Say’ın Ömer Hayyam Klarnet Konçertosu ve Ömer Hayyam şiirlerinden şarkılarını orada dinlemek. Kültür Bakanlığı, bu CD’leri gerçekleştirerek, oraya iletse, ne güzel olur. (Hayal görüyorum galiba. Ömer Hayyam dizeleri ile Fazıl Say’ı mahkum bile ettik.)

İlk günler. Meşhed, Şiraz. Ne kadar yeşil bir kent. Çölün ortasında ilerliyoruz. Persepolis, Yezd ve İsfahan. Vaha gibi yemyeşil kentler. Yeşil’i üretme, yaşatma, çoğaltma ve bakım. Adeta olamaz diyorsunuz. Çölde yeşillik. Kıraç toprak, dağlarda bir yeşillik bile gözükmüyor. Ama buralardaki şehirler yemyeşil. Ağaçlar, parklar ve çiçekler. Bunlar sevgisiz olmaz zaten. Doğa vermemiş, ama onlar doğaya vererek, yeşile ulaşmışlar. Çınar, Akasya, Çam ve Selvi ağaçları. Caddeler de ağaçların yarattığı ferahlık. Parklar, parklar, ören yerleri, müzeler, türbeler. Hep, ağaçlar ve çiçekler. İnsanlar yeşil ile iç içe. Yaşıyorlar ve yaşatıyorlar. Her taraf adeta bir çiçek bahçesi gibi.

Kısıtlı olan suyu alabildiğine değerlendirmişler. Barajlar, sondajlar, çoğaltmışlar ve yeşile vermişler. Doğadan olanı yine doğaya vererek çoğaltmışlar. Yollarda, parklarda, müzelerde, cami ve türbe çevrelerinde hep yeşil, çiçekler ve ağaçlar. Alabildiğine güzel bir bakım. Yerlerde, yollarda, yeşilin üzerinde, ne naylon poşet, ne pet şise var. Temiz. Nerdeyse çöp yok.

Şaşırmamak elde değil. Doğanın verdiği yeşilliği yok etmekle, parklarda ki ağaçları kesmekle, geceyarısı yol yapmak için adeta binlerce ağacı yok etmekle övünen bir yönetim anlayışından sonra, karşılaştığım bu durumu şaşkınlıkla izliyorum. Çiçeğe, ağaca, yeşile bu denli saygı. Doğanın vermediğini, üreterek doğaya kazandırmada ki yaygın yönetim anlayışı, bu toplum sevgisiz olabilir mi ?

İran ile ilgili, yönetim ile ilgili, görmeden bir çok değerlendimeler yapıyoruz. Bunları da görüyoruz. Ama yeşil ve doğa sevgisi sizi hemen çarpıyor. Bu sevgi, başka bir çok olumsuzluğu da değiştirebilir.

İran’ın ünlü yazarı Firdevsi anıt mezarı, Şair Sadi’nin anıt mezarı, Şair Hafız’ın anıt mezarı. Mezarlık değil, yaşayan bir park ve mesire yeri gibi. Her taraf çiçek bahçesi. Ağaçlar. Yollar, çimenlerin üzeri tertemiz. Bakımlı. Şairleri için anıt mezar yapan bir toplum.

Mehmet Akif Ersoy’dan Aragon’a uzanan bir çizgide etkileşim yaratan Şair Sadi. Şairin mezarının toprağından hala aşk kokusu gelir söylemi. Yeşilin içnde bunları düşünürken, o kokuyu da duymak, neden olmasın.

Divan’ı ile tanıdığımız Hafız’ın türbesine gittiğimizde, Yahya Kemal’in, Hafız ile ilgili dizeleri aklımıza geliyor hemen. Onun dizelerini, daha da ölümsüzleştiren Münir Nurettin Selçuk’un bestesi. Kültür Bakanlığı temsilcileri İran’da, özellikle de Şiraz’da Hafız’ın kabrinin bulunduğu bu mekanda, Yahya Kemal’in dizeleri ile Münir Nurettin Selçuk’un sesi ile Hafız’ı anma, ona selam göndemeyi hiç düşünmediler mi acaba. O bahçede, (mezar-türbe yerine bahçe demek gerçekden daha çok yakışıyor) Münir Nurettin’i dinlemek, Yahya Kemal’i anmak ve bu güzel bu ortamı, bu tarihi içimize sindiriyorsunuz diye düşünmek. Yahya Kemal’i ve Münir Nurettin Selçuk’u Şiraz’da, hem İran’lılara ve dünyanın dört bir tarafından gelmiş, Japon, Alman, İtalyan, Rus, Arap, Afrika’lı insanlarla buluşturmak bu kadar mı zor.

İnsanlar buralarda, oturuyorlar, sohbet ediyorlar, bol bol fotoğraf çekiyorlar. Çaylarını içiyorlar, yemeklerini yiyorlar. Bir parkda, bir ören yerinde, piknik de gibiler. Yüzlerinde acı ve sertlik yok. Gülümsüyorlar. Yaşamlarını sürdürüyorlar. İsteyen duasını da yapıyor. Ama, kelimenin tam anlamıyla, buram buram yaşam kokuyor.

Şiraz’ın üzüm bağları pek kalmamış. Ama bağlar hala var. Müzelerde ki kabartmalarda, resimlerde heykellerde, üzüm ve kadehler hemen dikkati de çekiyor. Su bardağı değil, şarap kadehleri. Eskiden yaşayan bu kültürü, bu yaşam biçimini, ne kadar yasaklayabilir ve önleyebilirsiniz.

Bütün müzelerde, ören yerlerinde kitap satışları da var. Hafız’ın Divan’ı, Ömer Hayyam’ın rubaileri var. Güzel baskılar, değişik dillerde çevirileri, resim ve minyatürlerle renklendirilmiş güzel baskılar.

Firdevsi’nin eserinin farsça okunuşunu CD’den dinlerken, anlamasanızda, ses sizi onun dünyasına çekiyor.

Daha başka kentlerde, şairlerin türbelerini, anıt mezarlarını göreceğiz. Şairlerin fotoğrafları ile donatılmış parklarda var, onları göreceğiz.

İsfahan’da iki nehir üzerindeki köprülerde, gülümseyen İran’lı, Fars-Azeri insanlar adeta sizlere sürekli hoşgeldin diyor. Gülümseyerek, sizin fotoğraf karelerinin içinde yer alırken, o denli rahat sizinle yer alıyorlar ki, evinizde gibisiniz.

Ne o, İran’a övgümü düzüyorsun diyen eleştiri seslerini duyar gibi oluyorum. Evet, yeşili üretme, çoğaltma ve yaşatma anlayışına övgü düzüyorum. Şairleri için anıt mezarlar yapan, çevresini yeşilliklerle donatanlara, sahip çıkılmasına, övgü düzüyorum. Başka şair, yazar ve sanatçılara yapılanlar da var ama, seslerini de duyar gibiyim. Evet bu konuda haklısınız. Ama halkın anlayışı, bakışı, onları yasaklara ve sınırlamalara karşı hala yaşatıyorsa, gelecekte onlar da, mutlaka böyle anılacaktır diye düşünüyorum.

İran izlenimlerini yazmayı sürdüreceğiz. Yaşadığımız ilk gözlemleri ve şaşkınlığı aktarmakla başlamak istedik.

Çölün ortasında İsfahan, yeşillikler içinde gülümseyen insanlarla, güzel bir başlangıç yapma gerekliliğini düşündük.

“Salıdan Salıya” da devam edeceğiz.

İsfahan’dan selamlarla.

____________________

İRAN, İsfahan. 20 Nisan 2015. Pazartesi. ismail.bayer1@yahoo.com

BİR CEVAP BIRAK