İran’ın aykırı yönetmeni

İran sinemasının son dönemlerdeki çıkışı sistem zorluklarına rağmen dikkate değer. Sinema Evi’nin kapatılması ve rejimin tüm baskılarına rağmen, çok farklı ve aykırı çalışmaların altına imza atan yeni yönetmenler hala parlıyor. Bunlardan bir de aslında bir bilgisayar mühendisi olan ve pek çok alanda çalışmış Mehdi Shabani. 38 yaşındaki yönetmen Shabani’nin yaptığı uzun metrajlı belgeseller birçok ödüle layık görüldü ve BBC’de yayınlanarak ses getirdi. Shabani’nin çalışmaları klasik belgeselcilik anlayışına pek uymuyor çünkü modernitenin sistem dışına ittiği unutulmuş mekanlar, kültürler ve hatta oyunlarla ilgileniyor. Ancak amacı nostalji yapmak değil, bölge insanlarına dair derin sorulara cevap bulmak. Önümüzde tavla, elimizde nargile ve bize eşlik eden ince belliyle birlikte, attık zarı ve başladık sohbet etmeye…

Mehdi Shabani başlıyor soru sormaya: “Hep düşünmüşümdür, İran ve Türkiye’de sinema tarihi bu denli eskiyken, neden kimse bu konuları düşünmemiş ve bir kültür olduklarının farkına varamamış?” Sonrasında cevabı da kendisi veriyor: “Bu bakış açılarına ulaşamamak aslında bizlerin suçu. Çünkü gelişmekte olan ve modernizme yeni geçen bizim gibi toplumlarda, insanlar kendi kültürlerinden kopuklar ve bu tarz gelenekleri çöpe atmak derdindeler. Çünkü bizler yenilik istiyoruz ancak yenilik ile moderniteyi birbirine karıştırıyoruz. Felsefik açıdan da bu iki kavram birbirinden farklıdır. Diyelim ki bazı gelenekleri hayatımızdan çıkarmak istiyoruz. Tamam, ama önce bu geleneklerin ne olduğunu bilmeli ve kültürel bir miras olarak belgeselleştirmeliyiz. Sonra hayatımızdan çıkarmak istersek çıkaralım. Bir kültürü ya da geleneği layıkıyla tanımadan nasıl hayatımızdan çıkarabiliriz ki?” Sonrasında ise Batı bakışlı belgeselciliği ve Doğu’ya etkisini şöyle açıklıyor:

“Bizim gibi ülkelerde belgesel sektörü çok güçlü değil ve ancak festivaller üzerinden kitlelere ulaşıyor. Ayrıca Batının biz Doğululara bu konudaki bakışı biraz farklı ve hep belirli konular üzerinde çalışmamızı bekliyorlar. İslam coğrafyasında kadın hakları, eşcinsellerin hakları, dini olgular vs. gibi… Bu konuların hepsi önemli ve üstünde çalışılmalı ancak bence sadece bu konular bizim toplumumuzun kapsamını belirlemiyor. Çok farklı köşeler ve değinilmesi gereken konular da var. Bizler de Batılıların gözüyle kendimize baktığımızdan, kendi potansiyellerimize yeterince ilgili değiliz.”

Mehdi Shabani’ye göre, Modern dünya artık hayatın merkezine girip diğer şeyleri hızla kenara itiyor. Özellikle İran ve Türkiye gibi gelişmekte olan toplumlarda modernizm hakim olsa da, henüz her köşeyi doldurabilmiş değil. Geleneklerden modernizme karşı küçük mücadeleler olsa da bunlar yok olmaya yüz tutmuş. Gelenekler hala sürse de, eski anlamlarının içi artık boşalmış durumda.

Mehdi Shabani’nin en dikkat çekici belgesellerinden biri hamamlarla ilgili ve bu çalışma hamamlar konuusnda çekilmiş ilk uzun metrajlı belgesel konumunda. Shabani, hamamları aslında birer medya olarak görüyor. Özellikle Türkiye’de, turistik yönleri de düşünüldüğünde, hala hamama gitmek mümkün ancak bugünkü hamamlar artık o eski hamamlar değiller. Çünkü geçmişte hamamlar sadece temizlenmek için kullanılan yerler değildi ve bir medya görevini de üstleniyordu. Hamamlar eskiden bilgi alışverişi yapılan ve insanların sosyalleştiği yerlerdi. Örneğin; eskiden genç kızlar hamam gibi mekanların üzerinden sosyalleşmeye ilk adımlarını atardı. Her şeyden ziyade, hamam gibi mekanlar toplumsal kültürün de bir parçasıydı ancak günümüzde bu mekanlar toplumsal kültürün artık dışına fırlatılıyor. Ancak henüz modernizmin içinde böylesi mekanların yerini alabilecek bir şeyler de oluşmuş değil.

Dedim ya, Shabani’nin çalışmaları klasik belgeselciliğe benzemiyor. Çünkü çektiği belgesellerde kültürlerin tanıtımından ziyade, toplumsal yansımaları üzerinde duruyor. Bu bağlamda, her kesimden ekonomik ve kültürel seviyeden kişilerin görüşlerini yansıtmaya çalışıyor. Bu şekilde, çok sade ve basit bir konunun içinden toplumsal tezatlar çıkıyor. Amaç nostalji yapmak değil, kaybolmaya yüz tutmuş kültürlerin günümüzde olduğu yeri ve toplumsal yansımalarını tespit etmek. Belgesellerinde Shabani kendini meraklı bir araştırmacı olarak konuyu bilmiyor gibi yansıtıyor. Süreçte tarayarak, irdeleyerek izleyiciyle birlikte öğreniyor. Klasik belgesellerde anlatıcı tüm bilgileri bilir ve anlatır, ancak onun çalışmalarında anlatıcı süreçle birlikte değişiyor, gelişiyor ve mutlak bilginin sahibi değil.

Shabani’nin tavla kültürüyle ilgili yaptığı ve alanında ilk olma özelliği taşıyan ŞeşBeş belgeseli tam bir şaheser. Özellikle Pers ezgilerinin İstanbul manzarasına yansımış olması muhteşem bir duygu yoğunluğu yaratıyor. ŞeşBeş belgeseline sorgulanan en önemli konu, bir bölgede bir oyunun neden ve hangi kültürel etkenlerle oluştuğudur. Burada amaç bir oyun üzerinden bir bölgedeki toplumsal bakış ve kültürü ortaya koymak. Örneğin; bir kız tavlası olgusu üzerinden bir toplumun ataerkilliği ortaya konulabiliyor. Ortadoğu’da kadınların stratejik zekasının ne denli sorgulandığı ve küçümsendiğinin oyun kültürüne dahi işlediği görülüyor, cinsiyet ayrımcılığı tüm çıplaklığıyla ortaya çıkıyor. Yani çok basit bir oyun üzerinden, çok derin sosyolojik sorulara yanıt bulunabiliyor. Bir oyun aslında bilgi alışverişi ve paylaşımla bir medya işlevi görüyor. Oyunların amacı insanları sosyalleştirmektir, karşılıklı bir alışveriş ile bireyselleşmekten sosyalleşmeye geçiştir. Oyunlar insanları “Yalıtılmış Yalnızlık”tan çıkaran bir kültür alışverişidir.

Tavla aslında hayatın ta kendisidir. Tavlada hem zorunluluklarla karşı karşıyasınız hem de seçim şansına sahibiz. ŞeşBeş’de Mehdi Shabani İstanbul’u “Tavlabazlar Cenneti” olarak nitelendiriyor. Tavla bir mertlik yarışıdır ve vur-kaç yapılmamalı. Çünkü riski alıp rakibi kıran biri kaçmayı da kendine yediremez, her ne olursa olsun kaderine razıdır ve bedeli ne olursa olsun kararının arkasındadır. Bundan dolayı İran ordusu askerleri savaştan önceki gece tavla oynardı. Belgeselde çok farklı sorular üzerinden hayat felsefesi ve yaradılışa dair cevaplar aranıyor. Örneğin; “Bir filozof ile matematikçi tavla oynarsa kim kazanır?” ya da “Bir dindar ile bir ateist tavla oynarsa kim kazanır?” gibi sorular soruluyor.

Mehdi Shabani’nin çalıştığı son projesi ise meyhaneler üzerine. Bu projede çok önemli sanatçılar ve akademisyenler de yer alacak. Bu çalışmanın temelinde de yine sosyalleşme olgusu var. Meyhane kültürü insanları sosyalleşmeye, bar kültürü ise bireyleşmeye iter. Meyhane bir sosyal kültürdür ve bireyselleşmeyi içinde barındırmaz. Meyhanede insanlar grup halinde bir şeyler paylaşır ancak barlarda tek başına oturan ve bireysel vakit geçiren kişileri görürüz, tek girip tek çıkarlar. İran devriminden sonra ülkede meyhane kültürü yitirildi. Türkiye’de ise meyhane isminde mekanlar olsa da bu kültür artık kaybolmaya yüz tutmuş durumda. Meyhane kapısından içeri girdiğiniz an tüm statülerinizi geride bırakırsınız. Herkes eşittir ve aynı seviyede içki tüketir. Kimsenin bir diğerine üstünlüğü yoktur. Meyhane de bir sosyalleşme ve sohbet mekanıdır. Bu yönüyle medya işlevini de görür. Türkiye’de bu kültürün kaybolması sadece din olgusu yüzünden değil, modernist kültürün eski gelenekleri yok saymasından da kaynaklanıyor. Yani suçu yine kendimizde aramamız gerekiyor.

Görüldüğü üzere Mehdi Shabani, gelişmekte olan toplumların unuttuğu kültürler, mekanlar ve oyunlar üzerinden sorular sorarak, yine aynı toplumlarda farkındalık yaratmak derdinde. Amaç klasik belgesellerdeki gibi nostalji yapmak değil, felsefe, antropoloji, kültür, toplumsal bilinç vs. üzerine derin sorulara yanıtlar bulmak. Bence İran’ın son dönemdeki aykırı yönetmeni Mehdi Shabani’nin adını biryerlere not edin çünkü ilerleyen günlerde bu ismi sıkça göreceksiniz, duyacaksınız dostlar…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.