İ Ü rektörlük seçimi neden önemli

PAYLAŞ

Üniversitelerde Seçim Modelleri-1


Ülkemiz yoğun olarak gelecek yerel seçimlere hazırlanırken, İstanbul Üniversitesi de rektörlük seçimine hazırlanmaktadır. Ben temelde ülkemizin bugünkü sorunlarının eğitim ve bilim politikasının olmamasına bağlı olarak nitelikli insan yetiştirmemesi olarak gördüğüm için yerel seçimlerden daha önemlisi ülkemizin geleceği olan üniversitelerin sağlıklı işleyişini daha çok önemsiyorum. 


Dünyanın bugün insan eli ile yaratılan bütün bilgi, birikim ve maddi zenginliğinin biricik tecrübesi nitelikli insan yetiştirme ve bilim yapma merkezleri olarak üniversiteler ve araştırma kurumlarının gelişmişliği ile doğrudan ilişkilidir. Koca bir Osmanlı İmparatorluğunun mirası üzerine oturmuş Türkiye Cumhuriyeti dünyanın 17. büyük nüfusu, 20. büyük ekonomisi ve yüzölçümü, yanında bilimsel makale üretme yönünden 19-20. sırada, ancak bilime katkısı %1’lerin altında, gelişmişlik endeksi yönünden 98. sırada, kadın hakları ve sosyal haklar bakımından Afrika ülkelerinin gerisinde bulunması tezatlığını da beraberinde taşımaktadır. Ülkemizin bu bağlamda içinde bulunduğu ekonomik, yönetsel ve sosyal sorunları ile yetiştirdiğimiz insan kaynağı ve bilimin yaşama katkısının kısırlığı arasında ciddi paralellik bulunmaktadır. Aynı durum üniversitelerimizin bugün ciddi anlamda yaşadığı maddi ve sosyal sorunlar ile de paralellik göstermektedir.


Bu nedenlerle ülkemizin kurtuluşunu; bilgi üreten, ürettiği bilgiyi dönüştüren, toplumu aydınlatan ve geleceğin nitelikli insanlarını yetiştiren bir üniversite anlayışına ve sistemine gereksinim olduğunu düşünüyorum. Maalesef ülkemiz dünyada eşi benzeri görülmemiş şekilde olağanüstü koşullarda oluşturulmuş ve üniversitelerin benimsemediği bir YÖK yasası ile 27 yıldır üniversiteler ve bilim yönetilmeye çalışılmaktadır. 2008 yaz döneminde gerek daha önce kurulan üniversitelerdeki normal seçim dönemi ve gerekse yeni açılan üniversitelere yapılan üst düzey yönetici belirlenmesi ve atanmasında yaşanan ve halen kriterleri belli olmayan atama sistemi beraberinde ciddi tartışmaları da doğurmuştur. Her yönü ile üniversite çoğunluluğunun benimsemediği sistem maalesef üniversiteleri kendi içinde çalışamaz duruma getirmiş ve bunun yansımaları üniversitelerin bugünkü verimsizliğidir.


Sorunların kökeninde temelde YOK yasasından kaynaklanan yönetici belirlenmesi gösterilebilir. Üniversitelerin halen bilim, bilgiye, bilgeliğe yakışır şekilde kendi kendini yönetememe sorunu çağımızda ülkemize yakışmamaktadır. Maalesef son üniversite rektörleri eğilim yoklaması ile altı adayın belirlenmesi ve çok yüksek oy alan adayların halen bilinmeyen ve ölçütleri olmayan şekilde Cumhurbaşkanının takdirine sunulacak listeye alınmaması, listeye girebilen adayların Cumhurbaşkanın teveccühüne uygun olmaması beraberinde ciddi tartışma yaratmıştır. Ülkemizin ilk üniversitesi ve üniversite yasasının ilk denendiği üniversite olarak İstanbul Üniversitesinin seçimleri konuyu yeniden tartışmaya açmaktadır. 1933 reformuna gerekçe olan koşulların bugün de mevcut olduğunu söylersek sanırım abartı olmayacaktır. Bu dönemi fırsat bilerek konunun tartışılmasını ve ülkemizin artık ağırlığına yakışır bir yüksek öğretim yasasına kavuşması ve bilimin öncülüğünde yoluna devam etmesi gerekir. Artık üniversitelerin kendilerine yakışır bir ciddi reforma gitmesi gerekir. Devletin üst düzeyde başta sayın Cumhurbaşkanı olmak üzere bir çok önemli mevki sahibi kişilerin artık bu yasanın değişmesi gerektiği konusundaki beyanları basına yansımış durumdadır. 


İstanbul Üniversitesi ülkemizin tarihsel olarak üniversite reformu yapmış, halen uluslararası en büyük ve saygın üniversitesidir. Bu bağlamda İstanbul üniversitesinde üniversitelilik bilinci ile üniversiteyi daha da ileriye taşıyacak bir adayın üniversite organlarınca belirlenmesi son derece önelidir. Belirlenen adayın YÖK ve Cumhurbaşkanı makamı tarafından uygun görülerek atanması hepimizin arzusu olacaktır. Umarım rektörlüğe aday olan hocalarımızın bu ilkeye sahip olduklarını beyan etmeleri YÖK ve Cumhurbaşkanın işini kolaylaştıracaktır. Ayrıca üniversite hocaları olarak kendi bireysel çıkarımız için değil, üniversitenin sağlıklı bilim ve eğitim yapması için çalıştığımızı kamuoyuna göstermemiz bakımından çok önemlidir.


İstanbul üniversitesi rektörlüğü için aday adayı olan hocalarımızın programlarının altına hepimiz imza koruz. Daha önce de çok hoş kuşe kağıtlara basılmış güzel sözler söyleyen nice hocalarımız değişik üniversitelerde rektör olmak için kapı kapı dolaşarak insanlardan yetki istediler. Ne yazık ki çoğu seçimden sonra verilen sözlerin unutulduğu bütün üniversite kamuoylarının hafızalarında bulunmaktadır. Yine ne yazık ki çoğu arkadaşımız iktidara geldiği gün makama oturmadan ikinci dönem için hesap yaptığını ve bunun için üniversiteye akademisyen olmaması gereken kişileri atayarak seçmen durumuna dönüştürdükleri sıkça konuşulmuştur. Çoğunluğu YÖK yasasının eksiklerini ve üniversitelerimizi ileriye taşımada yetersiz olduğunu bildiği halde bir daha seçilebilmek için inanmadıkları süreçlere girdiklerini de kamuoyu bilmektedir. Rektör yetkilerinin bilimi geliştirmekten çok üniversiteyi baskılayan uygulamaları üniversiteleri konuşan, eleştiren, fikir üreterek geliştiren değil, tam tersine makam ve mevkiden yaralanmak isteyen bireylerin çoğalmasına yol açmıştır. Böylece üniversiteler bilgi ve fikir üretmeme durumuna zorlanmışlardır. Bu durum üniversiteleri bir devlet dairesi konumuna indirgemiş ve üniversite yöneticilerini tartışmalı durumuna gelmiştir. 


Bugün üniversitelerde uygulanan yasal durum maalesef üniversiteleri kamplaştırmış, en alttan en üst organa kadar kurumda huzursuzluk yaratmıştır. Adı seçim ancak son rektörlük atamaları ile seçimin hiçbir ağırlığının olmadığının görülmesi önümüzdeki dönemlere ilişkin ayrıca ciddi endişeleri doğurmuştur. Mevcut hali ile ağırlıklı öğretim üyesi potansiyeline sahip fakültelerin sürekli, üniversiteyi yönetmesi de üniversiteleri ve çeşitliliği kilitleyen unsurlar olmuşlardır. Bu vesileyle önümüzdeki günlerde üniversitelerde seçim modelleri ve dünyadaki gelişmeleri de işlemeyi düşünüyorum. Ülkemize yapacağımız en büyük iyiliğin ülkemizin eğitim ve bilimde öncü kılmak olduğunu bunun da yolunun öncelikli bir reform olduğunu düşünüyorum. ÜNİVERSİTE REFORUMU ARTIK KAÇINILMAZ OLMUŞTUR.


2005 tarihinde İstanbul üniversitesi rektörlüğüne atanan Sayın Prof. Dr. Mesut Parlak hocaya ilettiğim mektubu yeni seçim dönemi nedeniyle sizler ile paylaşmak istiyorum. Sayın rektör Prof. Dr. Mesut Parlak hocanın eline geçip geçmediğini bilmiyorum. Rektör sayın Prof. Dr. Mesut Parlak beye 2005 tarihinde bir yurttaş olarak yazdığım mektup:


İSTANBUL ÜNİVERSİTESİNİN YENİ REKTÖRÜNE AÇIK MEKTUP


Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ


Çukurova Üniversitesi, iortas@cu.edu.tr


Sayın Rektör, öncelikle ülkemizin en köklü ve saygın üniversitesi olan İstanbul Üniversitesine rektör olarak öğretim üyelerinin tercihi ve sayın Cumhurbaşkanın teveccühü ile atanmanızdan dolayı sizi kutlar, başarılı bir dönem geçirmenizi dilerim. Üniversitelerimizin mevcut YÖK yasasından kaynaklanan bir çok sorunun olduğu biliyoruz. Ancak buna rağmen rektörlerimizin örnek davranışlar sergileyerek üniversiteleri üniversitelik bilinci ortamına dönüştürebilecekleri inancı taşımaktayım. Seçim beyanınızda belirttiğiniz görüşlerinizi kısmen de olsa hayata geçirmeniz diğer üniversitelerimize örnek oluşturacaktır. Bu bağlamda yakaladığınız bu şansı ülkemizin geleceği için doğru yönde kullanmanızı çok önemsediğim için size yazmayı uygun gördüm. Umarım haddimi aşmadım.


Seçimden Daha Çok Yeterlilik


Ülkemizin üniversite tarihi ile anılan İstanbul Üniversitesinin rektörlük seçimi bütün üniversiteleri ve diğer ilgili kesimlerin dikkatini üzerine çekmiştir. Bir yandan YÖK’ün isteği üzerine seçilmiş bir rektörün görevden alınmasının yanlışlığı, diğer yandan  eski rektörün merkeziyetçi anlayışı ve tek adamı oynamasının, bunun sonucunda çok sayıda bilim insanının üniversiteden ayrılmasının üniversitelerin saygınlığına büyük zarar verdiği açıktır. YÖK ile birlikte hiçbir ölçütü öne sürmeden eğilim yoklaması ile rektör olacak altı adayın isminin belirlenmesi ve bunu takiben üyelerinin üçte birini atanmış memurların oluşturduğu YÖK genel kurulunda adayların yine hiçbir önkoşul veya ölçüte bağlı olmadan üçe indirilerek Cumhurbaşkanlığına atanma için önerilmesi üniversitelerin özerk yönetim anlayışı ile ters düşmektedir. Önkoşulsuz ve ölçütsüz merkezi müdahaleler yanında, rektör adaylarının ön yoklama ile belirlenmesinde belirli fakültelerin ağırlıklı öğretim üyesi dağılımı ve tarafgirlik gibi yaklaşımlar sonucu bugün ülkemiz üniversiteleri dünyadaki eşdaşları ile kıyaslandığında verimsizleştiği, somut bir örnek olarak dünyadaki ilk 500 üniversite sıralamasına giremedikleri görülmektedir.


Eğilim yoklamasına göre rektör adaylarının belirlenmesi beraberinde beklenilmeyen bazı sorunları ve eleştirileri de getirmektedir. Bunların başında, öğretim üyelerinin çoğunluğunu bünyesinde bulunduran fakültelerin rektör belirlenmede belirleyici olmasıdır (Oktay Ekşi, 5 Ocak 2005).  Mevcut rektörlerin yeniden seçilebilmesi için bilimsel liyakatin ötesinde yeniden seçilebilmek için kendilerine oy verecek kişilere, en başta da Yard. Doç. kadrolarının verilmesi ve üniversitelerde liyakate uymayan atamalar yapılması ve iltimaslar şeklinde yakınlarına kaynak kullandırması beraberinde bir çok tartışmayı getirmektedir. Bu konuda AKP Samsun Milletvekili Musa Uzunkaya 23 Şubat 2005 TBMM’de Öğrenci Afı üzerine kişisel görüşlerini açıklaması sırasında “Rektörleri ikinci dönemde artan oy sayısının  doğrudan mevcut rektörün kendi döneminde atadığı kadroların oyu olduğu görülmektedir” diyor.


Üniversitedeki belirli idari kadroların rektörün doğrudan atama veya önerisine bağlı olması beraberinde seçme ve seçilme niteliğini tartışılır duruma getirmiştir. Anabilim dalı, bölüm, dekanlıklar şeklinde aşağıdan yukarıya doğru karar alma mekanizması ile yönetilmesi gereken üniversite yönetim anlayışı daha çok yukarıdan merkezi olarak işlev görmesi üniversitelerde özerk yönetim anlayışına zarar vermiştir. Bütün bu gelişmeler bugüne kadar üniversiteleri ileriye götürmemiş, tam tersine geriletmiş, eğitim ve öğretimde kalite düşmüş, her yönü ile kendini iyi yetiştirmiş, tarih bilinci gelişmiş, aydınlanmış, felsefi alt yapıya sahip olması gereken öğretim üyesinin yeterli donanıma sahip olmadığı savı ile sıkça öğretim üyesi profili sorgulanır duruma gelmiştir.


Seçimden Daha Önemlisi “Padişah” Yetkileri


Ancak sorun eğilim yoklamasından daha çok,  rektörlerin adeta “padişah” yetkileri ile donatıldıkları ve atama sonrası gücünün farkına varan rektörlerin makamı kendileri ile eşdeğer görüp tek adamı oynamaları ve seçimler öncesi verilen sözlerin unutularak eleştiri ve istişareye kulaklarını kapadıkları eleştirilerine maruz kalmaktadırlar. Bu eleştiriler yalnız rektörlere değil zaman zaman basın ve ilgili kişiler tarafından bir bütün olarak öğretim üyelerini ve üniversiteye de yöneltilmektedir.


Tam bu tartışmaların yapıldığı dönemde İstanbul Üniversitesinde rektörlük için aday belirleme seçimi çalışmaları bütün medyanın ilgi odağı oldu. Bizler de basından adayların programlarını izledik. Bütün adaylar yaptıkları açıklamalarda seçilmeleri halinde yetkilerini paylaşacaklarını, padişah yetkilerini kullanmayacaklarını, fakültelerin kendi kuralları ile yönetilmelerini sağlayacaklarını, araştırma fonlarının herkese eşit şekilde kullandırılacağını, akademik kadrolarda liyakate değer vereceklerini, kaynak yaratacaklarını, Ar-Gör kadroları sağlayacaklarını ve Ankara’da irtibat bürosu kuracaklarını belirttiler. Bütün bu söylemler hepimizin içtenlikle benimsediği demokratik üniversite ortamı için gereklidir. Sonuçta Prof. Dr. Mesut Parlak en yüksek oyu alarak atamayı en çok hak eden aday olarak YÖK’e gidecek listeye alınmış oldu (YÖK’ün bir önceki dönemde rektör yardımcısı olan Prof. Dr. Nur Serter’i seçimde üçüncü sırada oy almasına karşın her nedense Cumhurbaşkanına gidecek sıralamaya almaması da anlaşılır gibi değil. Cumhurbaşkanı bu gelişmeyi nasıl değerlendirdi bilmiyoruz, ancak atamayı geciktirmeden gerçekleştirerek bir yerlere mesaj verdiği kanısındayım).


Bir Sonraki Seçim Yerine Üniversiteliliğe Yatırım Yapılmalı


Gıyaben basından tanıdığım Sayın Parlak’ı candan kutlarım, hayırlı olsun. Sayın Parlak’ın atanma sonrası verdiği demeçleri ise ayrıca son derece önemli. Merkeziyetçilikten uzak bir yönetim anlayışı, padişah yetkilerini kullanmayacağını, tek adam dönemini sonlandırıp fakültelerin kendi kuralları ile kendilerini yöneteceklerini ve rektörün denetleyici olacağını belirtti. Bütün fakültelerde araştırma görevlisi, uzman kadro ataması ve akademik yükseltmelerin kendi içinde yapılacağını belirttiler. Açıkçası bütün bu söylemler hepimizin uzun zamandır üniversitelerde hayta geçmesini arzuladığı ifadelerdir. Ancak bu son derece demokratik ve paylaşımcı anlayışın pratikte uygulanması çok daha önemli olacaktır. İstanbul üniversitesi rektörü Sayın Parlak’ın söylemlerini üniversitesinde hayata geçirmesi ülkemiz üniversitelerinin geleceği açısından çok önemli bir adım olacaktır. YÖK yasasının merkeziyetçi anlayışına rağmen kurumun özerk ve liyakate dayalı yönetilebileceği mesajının kamuoyuna verilmesi üniversitelere olan güvenin gelişmesi açısından büyük önem taşımaktadır. 


Ülkemizin aydınlık yarınlarının eğitimde özelde de üniversitelerimizin üretkenliğine ve çıktısına bağlı olduğuna derinden inanan bir öğretim üyesi olarak hepimizin adına Sayın Rektör’e naçizane önerilerim:


1.Söz verdiği şekli ile üniversitede katılımcı demokrasiyi sağlaması


2.Ekibinde söz dinleyen, kolay yönetilir kişiler değil; daha çok fikir üretecek, dinamik öngörüsü olan kişiler ile çalışması


3.Üniversitedeki farklı sesleri dinleyerek, beyin jimnastiğine önem vermesi, farklılıklardan yararlanması,


4.Öğretim üyesi, öğrenci ve çalışanlarının kalitesini artıracak önlemler alması için yeni projeler üretmesi,


5.Bilgi çağını yakalamak için üniversitesinin bilimsel ve teknolojik vizyonunu oluşturması ve uygulamasının takipçisi olmasıdır.


6.Çağına uygun yeni bir yükseköğretim yasası için çaba harcamasıdır.


Sayın Rektörün başarısı diğer üniversiteler için de model olacaktır. Aksi takdirde bugün içinde bulunduğumuz durum yarın istenilmeyen sonuçlar doğurabilir. Maalesef YÖK’ün üniversitelere miras olarak bıraktığı bazı uygulamaların sonucu bugünkü üniversitelerde tek adam olma anlayışı, özgüven sorununa bağlı olarak gelecek seçimi yeniden nasıl kazanırım kaygıları ve diğer bir çok nedenden dolayı üniversiteler verimsiz ve işlevsiz kalmaktadır. Korkarım bunun birikimli (kümülâtif) etkilerini ileride daha da ağır bir fatura olarak ödemek zorunda kalacağız.


Bugün üniversitelerimiz her bakımdan çok büyük zorluklardan geçmektedirler. Bundan kurtuluşun birinci ayağı da, bilim insanlarının çok iyi bildiklerini sandığım bilimsel araştırma metotlarını kullanılmasına bağlıdır. Bilim insanın görevi soruna çözüm üretmek için metot kullanmasıdır. Sayın rektörden ricamız, her tür zorluğa rağmen üniversite potansiyellerini içeren örnek bir üniversite modeli ve yönetim metodu oluşturabilmesidir.


Aslında üniversitelerin yönetim sorunu ülkenin yönetim sorunundan pek farklı görünmüyor. Üniversiteler olarak önce bizim kendi kendimizi yönettiğimizi, tek adamı oynamadığımızı yönetimi özgüvenle paylaşarak götürdüğümüzü ispatlayarak belki siyasilere de bir mesaj vermiş oluruz. Görebildiğim kadarı ile biz üniversiteler halen kendi yöneticimizi seçme ve kurumlarımızı demokratik usullerle yönetme konusunda pek başarılı örnekler oluşturmuyoruz. Kısaca topluma model oluşturmada henüz iyi bir noktada olmadığımız kanaatindeyim ve en azından bundan sonra bunun başarılabilmesi dileğindeyim.


Sayın rektör, ülkemizin köklü üniversitesinin şahsınızda batılı anlamda gördüğümüz bilim ve eğitimde örnek davranışlar sergileyen, dinamik, demokratik refleksleri çalışan, bireylerinin özgür, kurumun özerkliği savunan bir yapıya kavuşması en büyük beklenti olacaktır. Şahsınızın akademik bilgi, görgü ve enerjinizle bunun üstesinde geleceğinize olan inancımla başarılar dilerim.


 


*Prof. Dr. – Çukurova Üniversitesi
 iortas@cu.edu.tr

CEVAP VER