Öğrenci affı gerekli mi?

Öğrenci affı gerekli mi?

0
PAYLAŞ

EĞİTİM SİSİTEMİNİN LAÇKALIĞI VE BİTMEYEN ÖĞRENCİ AFLARI 

Sorun öğrencinin başarısızlığından değil, sistemin aksaklığından kaynaklanıyor.
Dünyada genç nüfusu ile öğünen ender ülkelerden biriyiz. Maalesef plansız gelişen yüksek nüfus artışına karşılık derslik ve alt yapı yetersizliği ve plansızlığı nedeniyle bugün çok sayıda genç yaşamlarını rahat sürdürebilme kapısı olarak üniversiteyi görmektedirler.

Gerçek anlamda ilkokuldan itibaren çocuğun yeteneğine göre yönlendirme yapılamamış, herkes aynı cenderede lise sona kadar aynı ortamda üniversite sınavına hazırlanmaktadır. Üniversitelerin kapasitesi, kadrosu ve yarattığı bilim ve teknoloji olanakları ortada.

Üniversiteye girme yaşına gelmiş her yıl 2 milyon genç 200 bin kişilik üniversite kontenjanı için dershane yarışına sürüklenmektedirler. Parası olup iyi dershaneye gidebilen belirli bir puan alarak kayıt yaptırıyor, kayıt yaptıramayanlar yine parasına göre özel üniversiteye veya yurtdışında üçüncü derecede üniversiteye gitme yolu aramaktadırlar. 
 
Sorun Öğrencinin yeteneğine göre tercih yapamamasından kaynaklanıyor. 
Batıda bilindiği gibi bizdeki ÖSS sınavından farklı sınavlarda belirli bir puanı alan öğrenciler eğilimleri ve yetenekleri doğrultusunda üniversiteler ile görüşüp kayıt yaptırılır. Güzel sanatlar, resim, müzik ve beden eğitimi gibi yetenek sınavı ile üniversiteye kayıt yaptırılmaktadır. Amerika’da her öğrenci tıp okuyamaz.

Önce bir biyoloji eğitimi alması gerekir, oradan başarılı olan kişi tıp fakültesine kayıt yaptırır. Mühendislik eğitimi yaratıcılığı olan insanların başvurduğu bir alandır. Ancak herkes bilir ki okula kayıt yaptırmak okulu bitirmek anlamına gelmiyor. Bir sınıfa 100 kişi kayıt yaptırır ancak birinci ve ikinci sınıfta önemli ölçüde elemeden sonra üçte biri kadarı okulu bitirir. Derste düşük not alan öğrenci ne kapı kapı dolaşarak not dilenir ne de devlet onlara aralıklarla af getirir. Üniversiteyi bitiren öğrenci her şeyden önce üniversitelilik bilincine sahiptir, dünyada olup bitenleri analiz ve sentez edebilecek yetenektedirler. ABD ve İngiltere dışındaki diğer Avrupa ülkelerinin gençlerinin yabancı dil bilgisi seviyesi yüksektir. Söz konusu üniversitelerde kalite de son derece yüksektir.
 
Temel Bilimlerin Esaslarını Bilmeden Üniversiteli Olunur mu?

Bugün ÖSS sınavında sorulan sorular kişinin yeteneğini ayrıt etmeye değil daha çok ezber bilgiye dayalıdır. Alınan puan türü çok seçici olmadığı için öğrenci tercihlerine yardımcı olacak nitelikte değildir. Örneğin matematik sorularını ağırlıklı olarak çözerek fen puanı yüksek bir öğrenci ister tıp, isterse de mühendisliğe gidebilmektedir. Temel fizik kurallarını bilmeden mühendis olunur mu? Ayrıca perspektif ve teknik resim yeteneği olmayan kişinin mühendislik ya da mimarlık eğitiminde başarılı olması beklenir mi? Veya temel biyoloji kurallarını, insan kaynakları, psikoloji ve felsefe bilmeyen veya bu konularda yeteneği olmayan bir insan nasıl tıpta başarılı olacak diye düşünülmüyor.

Diğer taraftan bugün bütün yetkililerin de kabul etiği üzere eğitim sistemimiz ciddi derecede sorunludur. Üniversiteyi bitiren mezunların ciddi derecede Türkçe dil bilgisini kullanamadığı, dilekçe yazamadığı sıkça işlenmektedir. 
 
Mezun Ettiği Kişiden Dolayı Üniversite Hocasının Etik Sorumluluğu Vardır 
Üniversiteliler olarak da öğrenci afları biz öğretim üyelerini bu yönü ile derinden üzmektedir. Maalesef siyasiler birilerinin baskısı ile aralıklarla öğrenci afları çıkarmaktadırlar. Belki iyi niyetle ve insani nedenlerle yüz binleri aşan yükseköğretim öğrencilerini yeniden eğitime kavuşturmak doğru bir davranış olarak düşünülebilir, ancak diğer taraftan çalışan, didinen öğrencilerin şevkinin kırıldığını, gece geç vakitlere kadar sınav kâğıdı okuyan öğretim üyesinin “herkesin hak ettiği notu versem ne olur vermesem ne olur” dedirten noktaya getirilmemelidir. 

Diğer taraftan eksik bilgi ile mezun edilecek bir diplomalının sahip olduğu yetki ve olanaklarla kullandığı yetkilerin insana ve doğaya verdiği zarardan da bizler sorumluyuz. Burada doğal olarak bir etik sorunu ortaya çıkmaktadır. “Yarım doktor candan eder”, ifadesi çok doğru bir ifadedir. İnsan sağlığını ve güvenliğini ilgilendirmeyen işlerde çalışmadıkça sorun değil, ancak sorumluluk aldığı yerde sorun yaşanacaksa, o zaman bu işten hepimiz sorumluyuz.

Elektrik elektronik bilgisi eksik olan bir adamın bağlayacağı bir elektrik aksamının yaratacağı felaketi siz düşünün. Yanlış bir uygulama ve önerinin nelere mal olduğu hep bildiğimiz olaylar. İnsandan kaynaklanan yaşanan bunca acı karşısında ah vah etmenin anlamı yok. Bir insan bir konuyu ya biliyordur ya da bilmiyor. Bu bağlamda eğitim bir bütündür ve meslek yaşamı boyunca da sürerek devam etmelidir. Hepsinden önce kişinin bilgiye nasıl ve nerede ve hangi yollarla ulaşması gerektiğini bilmesi gerekir. Tabii biz öğretim üyelerinin de bunda sorumluluğumuz var.

Açık konuşalım biz öğretim üyeleri de sistem kadar sorumluyuz. Çoğumuz ölçme değerlendirmeyi bilmiyoruz. Pedagojik formasyon almayan çok sayıda öğretim üyesi bulunmaktadır. Gerçek anlamda öğrenciye danışmanlık yapamıyoruz. Üniversiteler olarak en azından üniversitelerin ciddi bir kayıt sistemi olmalı. Mutlaka ders öncesi ve sonrası bir öğrenci anketi doldurmalıdır. Gelişmeler, öğrenci ve öğretim üyesi performansı dikkate alınmalardır. Bu, kimseyi izlemek için değil daha çok eğitim ve öğretimde kaliteyi artırmak için yapılmalıdır.
 
Suçlu Kim? Öğrenci mi Sistem mi?
Bundan önce yanılmıyorsam 2000 yılında bir af çıkmıştı; şimdi de yeni bir af gündemde. Şimdilik üniversitelerden çeşitli nedenlerle ilişiği kesilen toplam öğrenci sayısının 224 bin olduğu belirtiliyor. Basına yansıyan rakamlara bakıldığında “91 bin 814’ünün kendi isteği, 54 bin 616’sının kayıt yenilemediği, 42 bin 551’inin başarısız olduğu, 25 bin 365’inin devamsızlıktan, 271’inin de disiplin suçundan ötürü üniversitelerle ilişiğinin kesildiği” anlaşılmaktadır. 

Olayı salt öğrencinin başarısızlığı olarak görmemek gerekir. Eğitim sistemindeki rehberlik eksikliği yanında ailelerin çocuklarının bütün dinamiklerini ve güzellikleri dikkate almadan yarışa sürüklemeleri sonucu istenmeyen alanların tercih edilmesi basarsızlığa ittiği görülüyor. Çok başarılı öğrencinin yeteneği ve arzusuna uygun olmayan popüler meslek seçimi yanında başarılı olup da istediği alana giremeyen öğrencinin yeniden sınava hazırlanması da başarı grafiğini düşürmektedir.

Diğer taraftan eğitim sistemimiz batılılarınkinden nitelik olarak çok farklı, bizde biraz gayret eden bir öğrencinin okulu bitirmemesi için hiçbir neden yok. Bu denli ölçütleri olmayan bir sistemde başarısızlığı kabul etmiyorum. Hal böyleyken ülkemizde sık sık af yasalarının çıkarılması anlaşılır gibi değil. Bunların i 7inde çok haklı gerekçelerle kaydı silinmiş olanlar mutlaka vardır, sorumsuzluk yapıp derse gelmemiş olanlar, bilerek veya bilmeyerek ideolojik gurupların etkisinde kalmış olanlar da olabilir. Bunun yanında aymazlık içinde sorumsuzluk yapanlar da olabilir. 

Ancak bu kadar öğrencinin başarısızlığı da gerçekten derinlemesine ülkemizin gelecekte yetişmiş insan kaynakları bakımından sorgulanmalıdır.

Çok merak edilen bir soru, siyasilerimiz böyle bir öneriyi oluştururken üniversitelere hiç sorarlar mı? Sorun nedir, neden bu öğrenciler başarısız? Buna yönelik bir araştırma yapılmakta mıdır? Sorun ekonomik sebep mi, ideolojik mi yoksa üniversitelerin uygulamalarından mı kaynaklanıyor? Bilmiyorum. Hangi üniversitemizde daha çok öğrencinin kaydı silinmiş, fakülteler düzeyinde bir farklılık var mı, öğretim üyeleri arasında bir farklılık var mı? Daha önceki aflardan yararlanıp üniversiteye dönenler arasındaki başarı oranı nedir? Bunlar bilinmiyor. Sadece 11 Şubat 2005 tarihinde basına yansıyan bilgilere göre bugüne kadar yapılan afla dönen öğrencilerin başarı oranı % 10. O zaman bu af niye?
 
Aflar Caydırıcı Değil
Sık sık cezaevleri affı, öğrenci affı, mali borç afları vs gibi konular kamuoyunda tartışma konusu olmaktadır. Kesin bir istatistikî rakam elimde yok ancak eminim ki dünyada en çok af çıkaran ülke sıralamasında galiba birinci geliriz. “Af etmek büyüklere mahsustur” diye sık kullandığımız bir geleneksel ifademiz var.

Bazen büyükler ile küçükler arasındaki anlaşmazlıkta işe yaramıyor değil, ancak her zaman af işe yarıyor mu bilmem. Yetişkin birey davranışı gösteren kişi karşısında yanlış yapmış birinin insan olarak hata yaptığını, koşulların kişiyi yanlış yapmaya ittiğini düşünerek büyüklük gösterir. Devletler de bazen yasalarına göre hata yapmış yurttaşlarını affederler.

Daha çok az gelişmiş üçüncü dünya devletlerinde sık rastlanılan kralın, sultanın veya başkanın belirli yıl dönümlerinde toptan afları basına yansır. Ancak gelişmiş ülkelerde pek af kavramını duymayız. Çünkü yasalara göre yapılan yanlışı cezalandırmazsanız caydırıcılık yaratamazsınız ve zamanla laçkalaşan sistemde kimseyi tutamazsınız. Publilius Syrus derki “sık sık affetmekle aptalı ahlaksız edersin”. Yapılacak şey, herkesi hak ettiği kadar değerlendirmek gerekir. Hak etmeden birilerini bir yerlere getirdiğimizde başımıza gelecekler belli. Belirli bir başarıyı yakalamak için ise mutlaka işin ciddiye alınması gerekir. Yanlış bir şey yapıldığında katlanılacak sonuçların caydırıcı nitelikte olması gerekir. 
 
Her şeyin Bir Bedeli Olduğunu Arada Bir Hatırlatmak Gerekir
 
Ülkemizde şu ana kadar insani nedenlerden dolayı sayısız aflar yapıldı ancak yine kesin istatistikî rakamları bilmiyorum fakat bu aflar ülkemiz dirlik ve düzenine ne kazandırdı bunu bilmek isterim. Tabii her zaman mağdur olanlar olmuştur. Mümkünse karar verenlerin dikkatli olması gerekir. Ancak adaletin sağlanması, haklının haksızdan ayırt edilmesi, insanın güven içinde yaşaması, çalışarak farklı olduğunu bilmesi içinde hata yapana ve suç işleyene karşı da bir duruş göstermesi gerekir. Aksi takdirde kimseye güven veremezseniz ve kimse de sizi dinlemez. Bugün toplumun adalete olan güveninin zedelenmesi sonucu artan mafya benzeri girişimler kendiliğinden ortaya çıkmamıştır. 

Bazen insana bir şans tanımak gerekir, ancak her şeyin bir bedeli olduğunu da insanların bilmesi gerekir. Bunun da aralıklarla hissettirilip kişinin yaşamsal yol haritasını kendisinin oluşturması faydalı olacaktır. Af önerisi yapılırken vekillerimizin bu konuyu da dikkate almaları gerekir. “Kendisi” olmamış, öz güveni olmayan, sürekli başkasının sırtında kambur olmuş birinin sürekli korunması kişiye iyilik değil kötülük yapmak olduğu bilinmelidir.
 
Af Yasası Değil, Çağdaş Yeni Bir Yüksek öğretim Yasası Hazırlamak gerekir 
Ülkemizin AB’ye mevcut eğitim sistemi ve insan kaynakları ile girmesi zor görünüyor. Muasır medeniyetler seviyesine çıkmak için af vs gibi konularla uğraşıp seviyeyi düşürmektense daha köklü bir Yükseköğretim Yasasının çıkarılması daha gerçekçi olacaktır. Yüce meclisin öğrenci aflarıyla değil de sistemi iyileştirici mekanizmalar üzerinde çalışması ülkemizin hayrına olacaktır.

Bu arada hoşuma giden, Kant’ın “Böcek olmayı kabul edenler, ayaklar altında kalmaktan ve ezilmekten yakınmamalıdırlar” sözü bana bu bağlamda anlamlı geliyor. Geleceğimizi ciddi ölçüleri belirlemiş sistematik bir yaşam biçimi ve iyi yetişmiş nitelikli insanlarla mı, yoksa kimin ne yaptığı belli olmayan feodal bir yapı ile günü kurtarmaya mı çalışacağız? Her toplum hak ettiği şekilde yönetilir özdeyişinden esinlenerek daha iyi koşullarda yurttaşlık bilinci içinden ulusal değerlerden evrensel değerlere geçişi sağlayacak yönetimlere layik bir toplumuz. Bunun ilk yolu çağdaş bir eğitim modelinden geçmektedir. Ülke olarak her türlü önyargıdan uzak, ülkemize yakışır bir yüksek öğretim modeli oluşturmamız artık kaçınılmaz görünmektedir. Bu bir zorunluluktur, bu konuda daha fazla vakit kaybedilmemelidir. 
 __________________

Prof. Dr. Çukurova Üniversitesi, iortas@cu.edu.tr

BİR CEVAP BIRAK

7 − seven =