“Öğretmenime dokunma” derken

“Öğretmenime dokunma” derken

0
PAYLAŞ

Geçtiğimiz günlerde on iki meslektaşları PKK tarafından kaçırılan öğretmenler, sosyal medyada kampanya başlatmışlar. Meslekî örgütlenmenin açık toplumlarda gücünü önemseyen biri olarak “Öğretmenime Dokunma!” sloganı etrafında destek istenen bu hareket merakımı cezbetti… İlk etapta, takdir edilesi bir mesajla öğretmenlerin kamuoyuna seslenmesi çok hoşuma gitti. Ancak, doğrusu bu ya, “Sana okuma yazmayı öğretendi o, ne çabuk unuttun” alt başlıklı bu paylaşım daha sonra başka düşüncelere savurdu beni. Kendimi tutamayıp, bir çift söz de ben söylemek istedim… Sözlerimin özetinin özeti “Keşke öğretmenler öğrencilerini kameraya alıp ‘komikli video’ diye teşhir ederken, daha da önemlisi taciz/tahkir, hatta onlara tecavüz ederken ‘Evladıma-Geleceğime Dokunma!’ diye sloganlar üretebilseydik. Öğretmenliğin kutsiyetini hatırlamak için teröristlere gerek kalmazdı belki…” oldu.

Bir süre sonra bu düşünceler, öğretmenlerin dokunulmazlığından çıkarak, kendilerini, ambulanslarla birlikte dar zamanların en güvenilir dostları olarak tanıtan taksicilerin, gasp olaylarına ilişkin protesto eylemlerinin hatıralarıyla sathını genişletmeye başladı. “Hangi öğretmen kutsaldır?” diye düşünedururken, hangi taksici esnafının kutsal olduğu da aklıma takılıverdi… Yağmurlu günde ıslak olduğum, otobüsten indiğimde çok valizli olduğum ya da gideceğim yer nispeten yakın olduğu için beni aracına almayan, ya da aldığında taksimetre örneğin 12,30 TL yazmasına rağmen 13 lira alan taksici mi? Oysa o 70 kuruş “haraç” da, bir tür gasp olmuyor muydu? 20 kuruş eksiğe, hangi büfe sigara, hangi fırın ekmek veriyordu? Sahi, fırıncılar da ekmek gibi mübarek bir ürünle hizmet ediyordu topluma… Öyleyse fırıncılık da kutsal olmalıydı… Maazallah bir protesto eylemi yaptıklarında, düşünsenize, makarnayla bile ekmek yiyen milletimizin hâli nic’olurdu? Hâlbuki fırınlara yapılan her baskında, bu “kutsal” mekâna yakışmayan bin türlü hile ve hurda bulunduğunu da görmedik mi Uğur Dündar gibi televizyon gazetecileri sayesinde?… Hangimiz onca haberden sonra mahalle fırıncısının gözünün içine bakıp, “Allah’ını seversen, ekmeğimle oynama” diyebildi?

Gazetecilik… Gazetecilik haber alma özgürlüğümüzün mücadelesi, haberciler ise özgürlük savaşçılarıdır, değil mi ya… Gizlenmeye, örtülmeye çalışılan her türlü faaliyetin üstüne yiğitçe giden haberciler, bizim koltuğumuzda bacak bacak üstüne atıp izleyebileceğimiz en çarpıcı kareler için gecelerini gündüzlerine katarlar. Ve onlar asla gizlemeye, örtmeye, çarpıtmaya, manipüle etmeye, yasadışı herhangi bir faaliyete ya da örgütlenmeye yönelmezler. Yaptıkları haberlerle kimseyi kimseye hedef göstermez, kimseyi haksız yere mağdur etmezler. Manşetlik “iddia”larıyla siyasete, ticarete yön vermeye çalışmazlar… Savaş çığırtkanlığı, spekülasyon ve linç seferberliği mesleklerinde hiç görülmemiştir. Onlar ne pahasına olursa olsun, masum ve suçsuzdur. Çünkü onlar habercidir… Salt haberci oldukları için tutuklanırlar, haberci oldukları için hüküm giyerler… “Gazetecime dokunma” dense de, birileri dokunur, sonra birileri de “Dokunan yanar” derken, birileri de “Yansak da dokunacağız” falan der ve bu böyle uzar gider… Kutsal iştir üç haftalık şöhret kızın etek altını görüntülemek; yalaka olmak, emir eri olmak, siparişle çalışmak kutsaldır… Bir güce –hangi yönde olursa olsun- sadakat ispatıdır…

Geçenlerde haberciler, “Tam Gün Yasası” tartışması vesilesiyle doktorları, “dokunulmaz hakları” üzerine konuşturuyordu ekranlarında. Her bir doktor, doktorluğun kutsallığından söz ediyordu elbet. Yıllar yılı bu ülkede, hastasının karnında makas, beyninde toplu iğne bırakan, hastasına cinsel tacizde bulunan, “Kırk dakikada on kişiye göz ameliyatı yaparım” diye iddiaya girip de hepsini birden kör eden doktorlar olmamıştı zaten hiç… Hiç görülmüş müydü, kucağında ölmekte olan kızıyla acilde bekletilen babanın nöbetçi doktor tarafından azarlandığı falan? Böylesi şartlar altında, özel muayenehane ve klinikten edinilen on binlerce lira vergi kaçağı gelirden mahrum bırakılmaları ne acı! (Yahu hepsini geçelim geçmesine de, mesaisini vaktinde başlatıp vaktinde bitiren bir doktora rastladık mı hiç?) Tüm bunlar olurken, “Sağlığıma dokunma” diyebildik mi bir kerecik? En ufak bir şikâyet girişimi, “doktora tehdit”, “doktora saldırı” diye hukukî işlemlerle kontra-atak olarak üstümüze üstümüze gelmedi mi?

Hukuk demişken… Bu ülke milyarlarca dolar vurgun yapanları beraatle kahraman ilân ederken, iki dilim baklava çaldıkları için on yaşında çocukları yirmi dört yıl hapse mahkûm eden hâkimlere aşina değil mi?… Canının istediği/sipariş aldığı gibi iddianame hazırlayıp, oluru olmazı ifşa etmeyi marifet bilen savcılarla adaletin güya tecelli ettiği bir düzende yaşamıyor muyuz? Adliye Saraylarında para çantalarıyla rüşvet alınıp verildiğini reality programlarının gizli kamera kayıtlarından izlemedik mi milletçe? Mahkemeye başvurmak, hakkı olanı almaktan çok, muarızını “sürüm sürüm süründürmek” anlamına geldi bu milletin dilinde, dimağında… Gerçek paçalarımızdan akarken, kendimizi kaldırmayalım artık; “masum değiliz hiç birimiz…”

Hiçbir meslek grubunun –maaş karşılığı çalışan, mesaisi gereği namaz kıldıran imamlar dâhil- kutsallık iddiasında bulunamayacağı bir ülkenin evlatları, bir toplumun parçalarıyız. Siyasetin kirliliğine değinmeye gerek bile görmüyorum… Kir demişken, bu ülkenin kirlenmemiş belki de tek meslek grubunun plastik atık ve kâğıt toplayıcıları olduğunu düşünüyor ve gerçekten kutsal bir iş yaptıkları için, bu namuslu ve namuslu kaldıkları için namussuz addedilen, dışlanan insanları muhabbetle selamlıyorum… “Plastik atıklarımıza ve çöpte zayi olan kâğıtlarımıza dokunmaya ne olur devam edin dostlar… Utanç verici geleceğimize, lütfen daha çok dokunun…”

BİR CEVAP BIRAK

7 − 6 =