İrfan Pulcu: Romanlar ve 5366

5366 ne bir ritmin ne de bir müzik ölçüsünün adı… Ne de Roman havalarının o çok bilinen 9/8’lik ölçüsü ile ilgili bir kavram… Ama bu günlerde bütün Roman’ların ağzında 5366; 5366 ile yatıyor 5366 ile kalkıyor birçok ‘Kentsel Dönüşüm Proje’si mağduru halk gibi Roman halkı da…

Bu yasa gece rüyalarımıza kabus gibi çökmüş durumda…

AKP İktidarının 16.06.2005 tarihinde kanunlaştırdığı, bütün İstanbul ve tarihi yarımada halkı gibi Roman’ların da kabusu haline gelen, evlerini yıkan, yerlerinden eden, acı veren bir yasa 5366…

Hepimizin yakından bildiği Sulukule’nin yerle bir edilmesine, orada bin yıldır yaşayan bir kültürün darmadağın edilmesine neden olan kanun 5366.

Sulukule’liler seslerini tüm dünyaya duyurdular ama maalesef bu kanunu çıkaranlara duyuramadılar.

Sulukule’nin yıkımı bütün tepkilere rağmen herkesin gözü önünde gerçekleşti… Bu yıkımı herkes seyretti…

Bir yandan Roman açılımından bahsedilirken diğer yandan yıkılması düşünülen başka Roman mahalleleri ve yok edilmesi sürdürülmek istenilen başka Roman halkları var; Peki bundan kaçımızın haberi var!!!

Aslında bu yasa tüm Türkiye de işliyor ve birçok mahalleyi, semti yok olma tehlikesi ile karşı karşıya bırakıyor… Oralarda yaşayan insanların bağlarını, ilişkilerini koparıyor birbirinden; kültürlerini, geleneklerini, birlikteliklerini ortadan kaldırıyor…

Bursa Kamberler Mahallesi,
İzmir Tenekeli Mahallesi,
Üsküdar Selamsız
Küçükbakkalköy
Kağıthane
Gaziosmanpaşa
Taşlıtarla, bütün bu Roman mahallelerinde, insanların tapulu mülkleri, evleri bu yasa kapsamında yıkılmıştır…

Bu yasa ile Belediyelere büyük yetkiler verilerek Kentsel Dönüşüm ve Yenileme Projeleri adı altında bütün Türkiye’nin yapısı, imarı değişiyor; tarihi, kültürel dokusu değişiyor…

Sırada bu yasa ile Kentsel Dönüşüm ve Yenileme Projesi adı altında yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olan bir sürü tarihi semt daha var; örneğin,
Fener-Balat-Ayvansaray, Tarlabaş, Kuştepe, Yenikapı, Kapalıçarşı, Yedikule, Zeyrek, Unkapanı, Kumkapı, Yalı Mahallesi, Süleymaniye ve Tarihi Yarımada’da aklınıza gelebilecek daha birçok tarihi semt ve mahalle 5366 ile Kentsel Dönüşüme, Yenileme Projelerine kurban edilmek isteniyor…

Kentsel Dönüşüm Projesi ve 5366 yasalı kanun en acımasız şekilde Sulukule de işletildi ve çok kötü deneyimlere sahne oldu Sulukule… Etkileri hala sürüyor; yaraları hala kapanmadı Sulukule halkının…

Sulukule’li Roman’lar 1000 yıllık topraklarından, alışık oldukları yaşam şeklinden, mahalle yaşantısından uzaklaştırıldılar. 40 km uzağa, şehir dışına, Taşoluk’a gönderidiler. 437 aile yerinden yurdundan edildi… Avlulu ev sistemine ve yaşantısına alışık olan Sulukule’liler TOKİ toplu konutlarına yerleştirildiler. Bu yaşantı onlara stres ve sıkıntı getirdi. Taksim’de ya da Kumkapı’da Müzik yapan Romanlar gece işe gidiş ve gelişlerde problem yaşadılar. Alışık oldukları tanıdık sokaklardan, mahallelerinden, komşularından en önemlisi kültürel ortamlarından koparıldılar…

Düzenleri yerle bir oldu…
Yaşam onlar için ağır bir yük haline geldi…
15 kişi kalp krizinden öldü.

Ne diyor atalarımız: “Bülbül’ü Altın Kafese Koymuşlar İlle vatanım” demiş…

Onlar da göçmen kuşlar gibi gittikleri yerlerde kalıcı olamadılar… Yeni çevrelerini, yeni hayat tarzını benimseyemediler; barınamadılar oralarda…

Zor yaşam koşulları, birçok mahrumiyetle dolu çevre koşulları da işlerini güçleştirdi; yeniden Sulukule civarına, Balat-Ayvansaray, Lonca mahallelerine döndüler, çadırlarda yaşamaya başladılar…

Giden 437 aileden sadece 5 aile Taşoluk’ta kaldı…

Kentsel Dönüşüm uygulama şeklinin ve 5366 nolu yaptırımlı kanunun sonuçlarını, yanlışlıklarını şu an hepimiz görüyoruz. Sulukule için insanların tepki vermelerinin, eylem yapmalarının ne siyasi nede ideolojik bir boyutu vardı. Yanlış bir uygulama olduğu için insanlar seslerini duyurmaya çalıştılar.

Ama maalesef bütün çabalara rağmen sonuç bütün dünyanın gözleri önünde yıkım ve sürgün olarak gerçekleşti…

Sulukule deneyiminin acı sonuçlarını şu an hepimiz görüyor ve yaşıyoruz.
Bu acıları ve yanlışları düzeltmek yerine 5366 daha da güçlenerek ve halkları, yuvaları, evlerimizi çiğneyerek işlevini sürdürmeye devam ediyor…

Üstümüze çığ gibi büyüyerek geliyor; Bu yasa birçok insanın karabasanı oldu… İnsanlar oturdukları yerde diken üstünde, sıra acaba bizim evlerimize, bizim mahallemize de gelir mi korkusunu yaşamaya başladılar…

Taşoluk’tan Balat’a gelen Roman’ları gene yıkım bekliyor…

Balat Lonca Mahallesi ve Ayvansaray kısmı da çok eski Roman yerleşim Yeridir. Osmanlıdan daha eskiye dayandığı söylenmektedir ve Sulukule ile akrabadırlar. Kentsel Dönüşüm sırası ve 5366’nın sıradaki kurbanı şimdi Fener-Balat-Avansaray’dır. İnsanlar tedirgin ve gergin bir bekleyiş içindedir…
Mahallelerinin, evlerinin yıkılacağına inanmak istememektedirler; ama ortada Sulukule örneği vardır…

5366 gene mahalle dokularını bozacak, kültürleri dağıtacak, yok edecektir… İnsanlara acı ve hüzün yaşatacaktır. Yerel yönetimler ve iktidarların vazifesi halkının refahı ve mutluluğu için çalışmak olmalıdır… Onları üzmek, acı çektirmek, evlerinden, yuvalarından etmek olmamalıdır…

Birileri daha zengin olsun birileri daha çok kazansın diye yuvalar, evler yıkılmamalıdır; yaşamlar alt üst edilmemelidir; insanlar mahallelerinden olmamalıdır…

Bu yasa vebal taşıyor, insanları barınaklarından, yuvalarından ediyor, yaşamlarını kötü etkiliyor. Hayatlarını karatıyor…

Yasayı çıkartanlar için, bir yerden bir yere taşınmak belki önemli bir şey değildir; ev, yuva kavramı, mahalle, komşu kavramı, kültür, gelenek, birlikte yaşama, dayanışma belki anlamsız kavramlardır… Ama bizler için bunlar çok önemlidir; mutlu yaşamanın, hayattan tat almanın yoludur…

Yasanın uygulandığı kişilerin yaşamları çok farklı olduğu için hayatları, gelecekleri çok fazla etkileniyor. Çünkü bu insanlar, mahalle kültüründe ancak, mahalle bakkalına bir ekmeği bile borç defterine yazdırarak hayatta kalmayı başarabiliyorlar…

Bir markete gitseniz bu şekilde borç yazdırarak ekmeğinizi alabilir misiniz; bir tas çorba kaynatacak paranız bile olmadığını bir market çalışanına anlatabilir misiniz…

Ama bizim bakkalımız insanın halinden anlar; geri gelmeyeceğini bilse de yazar defterine veresiyeleri… Mahalleler, dar gelirli insanlar ancak böyle yardımlaşarak yaşar; ayakta kalır…

Roman açılımından bahsedildiği şu günlerde, bu çabaların başarıya ulaşabilmesi için öncelikle 5366 ve Kentsel Dönüşüm Projelerine dur demeli… Yapılan kültür kıyımı sona ermeli… Sonra açılımdan, demokrasiden, katılımdan bahsedilmeli…

Yok edilen bir halk yok edilen bir kültür ortadayken ve bu kıyım devam ederken bunlar neyin açılımından bahsediyorlar…

Önce 5366 nolu yasaya dur demeliler… Herkes payına düşeni yapmalı bu konuda… Diken üstünde, evlerini, mahallelerini, kültürlerini kaybetme korkusu ile yaşamamalı insanlar…

Bizi yönetenlere sesleniyorum; insanları mutlu edecek çözümler üretin.
Vebal ve ah almayın; can yakmayın, göz yaşı döktürmeyin insanlara… Gerçekleri gördüğümüz ve söylediğimiz için bizleri Provakatör ilan etmekten vazgeçin…

Fener-Balat-Ayvansaray Yenileme Projesi açıklandığı günden itibaren hepimiz tedirgin, endişe içerisinde huzursuzuz. Aylardır tek derdimiz evimize, dükkanımıza, mahallemize, insanlarımıza ne olacağı; nerelere sürüleceğimiz nerelere savrulup dağılacağımız…

Fener-Balat-Ayvansaray ve diğer Yenileme Projelerine dur demezsek Ayvansaray’daki Roman mahallelerinde de ikinci bir Sulukule örneği yaşanacaktır.

Türkiye’nin büyük ses sanatçılarının kadrolarında yer alan çok önemli müzik üstatlarının evi yıkılacak ve yaşamları değişecektir. Hepimizin tanıdığı Kobra Murat’ında evleri ve dükkanı yenileme alanı içerisindedir. Balat’ın güllerinin evleri yenileme alanı içerisindedir. Alışık oldukları yaşamdan alınıp, bambaşka bir hayatın içerine sokulacaklardır. Bu yaşam tarzı Romanların bünyelerine ve kimyalarına uygun değildir. Yapılacak kentsel dönüşümlerde başarıya ulaşabilmek için halkın içinde olduğu, yaşam biçimleri ve kültürleriyle mahallelerinin korunduğu bir çözüm şekli üretilmelidir.

İstanbul’un fethinde Fatih Sultan Mehmet’e yardım eden, Osmanlı Devleti’ne Sepetçi Kasrı’nı hediye eden Sulukule ve Balat Romanları bu sonu hak etmemektedir…

Biz fener-Balat-Ayvansaray halkı bu sonu hak etmiyoruz…

Bu sonu aslında hiç kimse hak etmiyor…

Hiçbir halk hiçbir insan hak etmiyor!!!…

Fener-Balat-Ayvansaray’dan İRFAN PULCU

***

Değerli Dostlar,
Vakit geldi. Avan Projeler, Fatih Belediye Meclisi’nde kabul edildikten sonra, Büyükşehir Belediye Başkanı’nın tarafından da imzalandı.
TESCİLLİ TARİHİ YAPILARIN YIKIMINI GERÇEKLEŞTİRECEK- SEMT HALKINI EVLERİNDEN-MAHALLELERİNDEN EDECEK SÜREÇTE BİR AŞAMA DAHA GEÇİLDİ…
Avan Projelerde ;
1. Ayakta duran rahatlıkla, yıkılmadan da onarılacak durumda olan tarihi yapılar cepheleri dışında içleri boşaltılmak suretiyle yıkılıyor.
a. Özgün plan şemaları ortadan kaldırılıyor.
b. Plan-cephe ilişkisi koparılıyor. Cepheler ve iç mekan birbirinden apayrı hale getiriliyor.
c. Parseller tarihi yapı düzeni gözetilmeksizin birleştiriliyor.
d. Düşey işleyen plan düzeni, yatay hale getiriliyor. Cephesi ile bir bütün olan tarihi yapı karakteri yok ediliyor.
e. Yapı adalarının altlarına adanın tamamı birleştirilerek otoparklar yapılıyor.
f. İstanbul’un en eski yerleşim alanlarından olan Fener-Balat’ın Bizans ve Osmanlı Dönemi yer altı kalıntıları yokmuş gibi davranılıyor, yeraltında bulunan bu kalıntılar da üstündeki 19. yy sivil mimarlık örnekleri gibi hiçe sayılıyor.

2. Fener-Balat Mimari karakteri ile uyuşmayan (oran ve malzeme olarak) yeni cephe düzenleri getiriliyor.
3. Fonksiyon değişiklikleri mahalle yapısına uygun olmayan şekilde, semt halkının görüşü ve rızası alınmadan yapılıyor. Evinin altındaki dükkanın kirası ile geçinen mülk sahibinin bu hakkı elinden alınıyor. Tarihi Yapı sahibi, kendi mülkünü büyük bir otelin lobisi haline gelmiş olarak buluyor.
4. İstanbul’un en eski çarşılarından biri olan Tarihi Balat Çarşısı’nı yutacak büyüklükte, çarşıyı hiçe sayarak, 2859 Ada’nın içinde cam cepheli, metal konstrüksiyonlu bir OTEL projesi yapılmak isteniyor. Ölçek olarak mevcut doku ile uyumsuz bir düzene geçilmek isteniyor.
5. Üzerindeki tarihi yapılar da yıkılarak 1990’lı yıllarda oluşturulan sahil bandı, kültür-sanat-rekreasyon fonksiyonu ardına gizlenilerek imara açılıyor.

Bugün YAKUP HAZAN MİMARLIK LTD.ŞTİ. tarafından yapılan ; 2859 ADA projelerini sizlerle paylaşıyoruz. (Dosya JPEG formatındadır ve Belediye tarafından verildiği şekildedir.)
Yakup Bey’in dediği gibi projeleri ortaya koyarak bakma vakti geldi.

Avan Projeler Yenileme Alanları Koruma (ma) Kurulu tarafından onaylandıktan 7 AY sonra Fener-Balat Halkı’nın büyük çabaları sonucu, onlarca yazışma sonrası (tüm yazışmalar ve alınan cevaplar kayıt altındadır.) Mülk Sahiplerine verilmiştir ve bu aşamaya kadar gerçek anlamda semt halkının ve konuyla ilgililerin projeleri görmeleri engellenmiştir.

ALİ EMRAH ÜNLÜ
Rest.Uzm.Y.Mimar (İTÜ)

***

AKP Fatih İlçe Başkanı Sayın Ahmet Baha Öğütken’e cevap…

Aşağıdaki haber 12 Ocak 2010 tarihinde KENT YAŞAM Portal’ında extrahaber olarak yayınlanan AKP Fatih ilçe Başkanı sayın Ahmet Baha Öğütken’in ‘Kentsel Dönüşüme Tepkiler Siyasi’ başlıklı demecinden alıntıdır. Buna cevabımız demecin hemen altında yer almaktadır…

Kentsel dönüşüme tepkiler siyasi

Ahmet Baha Öğütken: ‘Kentsel dönüşüm projeleri halk tarafından memnuniyetle karşılanıyor, tepkiler ise siyasi.’
________________________________________
12 Ocak 2010 13:05
________________________________________

“AKP Fatih İlçe Başkanı Ahmet Baha Ögütken, Fatih’te hayata geçirilen kentsel dönüşüm projelerinin halk tarafından memnuniyetle karşılandığını, sık sık gündeme gelen tepkilerin ise siyasi olduğunu söyledi
Yenileme alanına dahil edilen Sulukule bölgesinin yıkılması, ayakkabı imalathaneleri ile bilinen Gedikpaşa bölgesinin boşaltılmaya çalışılması ve en son Fener Balat Ayvansaray bölgesinin kentsel dönüşüme dahil edilmesi ile tepkilerin yükseldiği Fatih’te yönetimi elinde bulunduran AKP Fatih ilçe Başkanı Ahmet Baha Öğütken, bölgedeki gelişmelere ve uygulamaya hazırlanan projelere dair görüşlerini dile getirdi.

Sulukule halkı memnun…

Eminönü ile birleşmenin tarihi eserlerle dolu Fatih’in önemini bir kat daha arttırdığını ifade eden Öğütken, “Tarihi eserleri açısından turizme yönelik çalışmaları genişlettik. Tarihi eserleri onarıyor, binalarımızın ön cephelerini yeniliyor, binalarımızın yapılarını değiştiriyoruz. İstanbul’umuzun göz bebeği Fatih’i dünyaya daha iyi tanıtmak, Fatih’i turizme daha çok çekebilmek, tarihi yarımadanın önemini daha çok ortaya koyabilmek amacındayız” dedi. “Guinness Rekorlar kitabına girecek 325 tane camimizin olduğu Fatih’te, değiştirmemiz gereken yıkıntı alanlarımız da var. Sulukule’yi başbakanımızın desteğiyle TOKİ gibi önemli bir kuruluşla yeniden inşa ettirdik. O bölgedeki halk şu anki durumundan gayet memnun, yapılandırmadan önce istemiyorlardı ama şimdi bize teşekkür ediyorlar. Ki biz bu projeleri halktan bağımsız hayata geçirmiyoruz, danışarak ve onları ikna ederek gerçekleştiriyoruz” diyen Öğütken, kentsel dönüşüm projelerine karşı gelen tepkilerin tamamen siyasi olduğunu belirtti.

SELİN ASKER / GÜLSEREN ŞENAY / KENT YAŞAM

SAYIN AHMET BAHA ÖĞÜTKEN’E CEVABIMIZ…

Yukarıdaki haber konusunda yapılacak yorum çok ama biz her satıra cevap vermek yenine, sayın Ahmet Baha Öğütken’in hiç de masum olmayan, bilinçli bir saptırma, gerçekleri saklama çabası içinde yapmış olduğu bazı açıklamalarına yanıt vereceğiz.

Ahmet Baha Öğütken: ‘Kentsel dönüşüm projeleri halk tarafından memnuniyetle karşılanıyor, tepkiler ise siyasi.’

Öncelikle manşette yer alan yukarıdaki ifadeye cevap vermek gerekiyor. Çünkü bu gerçekten halkın haklı tepkilerini ve bu projelerden dolayı duyduğu tedirginliği, kaygıyı örtme çabasından başka bir şey değil. Çünkü eğer ortada rahatsız olacak bir durum, rahatsız olan bir halk yoksa öyleyse bu halk neden örgütleniyor, neden can havliyle derneğimize koşuyor ve açık bulduğu her kapıdan isyanını haykırıyor…

Açık bulduğu her kapı diyorum, çünkü iktidarın kontrolündeki medya sayısı arttıkça sistemden ezilen, mağdur olan muhaliflerin seslerini duyurabilecekleri kapılar da o hızla kapanıyor suratlarına… Tepkiler artıyor ama bu tepkilerin basına, medyaya yansıması ne hikmetse o oranda azalıyor. İktidardan rahatsız olanların sayısı çoğaldıkça basına konan sansür ve baskılar de o derece artıyor…

O zaman da işte sayın Ahmet Baha Öğütken’gibi başka seslerin duyulmasına izin verilmeyen bir ortamda kendi söylediklerine zamanla kendileri de inanan, korunaklı, yalancı bir dünyada yaşayan mutlu bir azınlık oluşuyor ülkede…

Tepkiler Siyasiymiş…

Bu bir siyaset adamına yakışmayacak talihsiz bir açıklama… Başka nasıl olacaktı ki… Bir sistemden talebi olan, beklentisi olan, itirazı olan herkes için bunu iktidara iletmenin en etkin ve en meşru yolu zaten siyaset değil midir. Siyaset hayatın her alanında vardır zaten. Anneyseniz evladınızın geleceğine ilişkin sistemden olan talepleriniz siyasettir; öğrenciyseniz öğrencilerin durumunun düzeltilmesiyle ilgili her türlü isteminiz siyasettir; emekçiyseniz daha iyi yaşam koşulları için taleplerinizin olması siyasettir; kadınsanız kadın olmaktan dolayı yaşadığınız mağduriyetlerden kurtulmaya yönelik istekleriniz siyasettir; yani siyaset her şeydir; hayatın bütünüdür; yaşama dair beklentilerimizin taleplerimizin olmasıdır iktidardan…

Şimdi soruyorum sayın siyasetçi Ahmet Baha Öğütken’e, siyaseti siz nasıl bir şey sanıyorsunuz; siyaset kötü veya yanlış bir şeyse siz niye siyaset yapıyorsunuz… Ha niyetiniz evlerini kaybetmek istemeyen, mahallelerinden koparılıp kent dışına, TOKİ konutlarına sürülmek istemeyen, Çalığa pul yerine evlerini, binalarını vermek istemeyen bir halkın meşru mücadelesini, çok haklı tepkilerini karalayarak, terörize ederek örtbas etmekse yüreği yanan, kaygılı bir halk karşısında çok cılız zavallı bir uğraş bu çabanız…

Bu çaba daha siyasetin ne olduğunu, kendinizin neden siyaset yaptığınızı bilmemeniz gibi açıklarınızı ortaya çıkarmaktan başka bir işe yaramıyor.

Hangi Sulukule Halkı memnunmuş durumdan?

Gelelim Sulukule halkının durumdan memnun olduğu konusuna; Allah aşkına orada Sulukule halkı mı bıraktınız ki memnun olacaklar… Sizin sonradan Sulukule’ye getirdiğiniz halksa bahsettiğiniz onlar tabii ki memnun olacaklar; ‘al gülüm ver gülüm’ , ‘körler sağırlar birbirini ağırlar’… Birbirinizden çok memnun olduğunuz kesin zaten… Ama gerçek Sulukule halkı durumdan hiç memnun değil Sayın Ahmet Baha Öğütken. Hem de hiç memnun değil. Gelin Fener-Balat-Ayvansaray’ın kenar mahallelerine, evinden yurdundan ettiğiniz Sulukule halkının bu kış gününde semtimizde uygun buldukları yerlerde, çadırlarda nasıl aç açık yaşadığını görün; Sefalete sürüklediğiniz bir halkın dramına şahit olun ve utanın söylediklerinizden…

Tarihi eserleri açısından turizme yönelik çalışmaları genişlettik. Tarihi eserleri onarıyor, binalarımızın ön cephelerini yeniliyor, binalarımızın yapılarını değiştiriyoruz…

Binaları içten yıkarak, üç dört binayı birleştirip daha lüks ve geniş bloklar haline getirerek binaların yapılarını değiştirdiğiniz çok doğru ama kusura bakmayın tarihi korumuyorsunuz bu şekilde tarihi yok ediyorsunuz; binaların anılarını siliyorsunuz; geçmişin izlerini yıkarak hafızasız bir toplum yaratmak istiyorsunuz. Tarihi dekorlaştırmaktır bu yaptığınız. İçinde bir dolu yaşam ve anı birikmiş, geçmişin kokusu sinmiş bu evleri betonarme yeni binalara çevirmek, sadece ön cepheden yapacağınız giydirmelerle, dekorlarla tarihi yapı görüntüsünü vermek, bu nasıl bir tarihi koruma anlayışıdır; bu nasıl bir tarihi yaşatma çabasıdır, bunu bize bir anlatabilir misiniz…

Ki biz bu projeleri halktan bağımsız hayata geçirmiyoruz; danışarak ve onları ikna ederek gerçekleştiriyoruz…
Demek danışarak ikna ederek gerçekleştiriyorsunuz. Öyleyse neden Nisan 2007’de yaşadığımız bölge ‘yenileme Alanı’ ilan edilip evlerimiz özel bir Firmaya, Çalığa ihale edilirken bizim hiç haberimiz olmadı; bu konuda rızamızı aldınız mı gerçekten; daha doğrusu fikrimizi hiç sordunuz mu… İş işten geçtikten, kanunları çıkarıp, minareyi kılıfına uydurduktan sonra, bunu duyurmak amacıyla yaptığınız ki sayısı ikiyi geçmez halk toplantısına demek siz danışmak, rıza almak, ikna etmek diyorsunuz. Onun için mi bol bol fotoğraflarımızı çektiniz… Öyle ya bize tahammülünüz bu kadardı ve hazır toplamışken sürünün bol bol fotoğraflarını çekmek gerekirdi değil mi; böylece halka nasıl danıştığınızı katılım sağladığınızı ispatlayabilirdiniz herkese…

Size son sözümüz şu, biz her şeyin farkındayız; evlerimizi haberimiz olmadan ihaleye verdiğinizin, projelerini çizdiğinizin, devlet gücünü (kamulaştırma tehdidini) kullanarak zorla evlerimize, binalarımıza el koymak istediğinizin… Haberiniz olsun biz bu oyuna gelmeyeceğiz. Bizim sizinle hiçbir işimiz, anlaşmamız, sözleşmemiz yoktur… Evlerimizi, binalarımızı, mahallemizi seviyoruz ve size bırakmayacağız…

***

Fener- Balat-Ayvansaray Semtlerini Yenileme Projesi Mağdur Ediyor…

Fatih Belediyesi 5366 Sayılı yasanın kendilerine verdiği yetki ile İlçemizde 20 civarında yenileme projesi hayata geçirmeye hazırlanıyor. Projeden etkilenecek vatandaşların tamamına yakını endişeli, projelerden haberi olanlar ise çok kızgın, Kendilerine hiçbir bilgi verilmeden tapulu mülkleri hakkında İhale düzenleniyor, yeni imar planları yaptırılıyor, yeni model bina projeleri çizdiriliyor, Koruma kurullarında onaylatılıyor, belediye Meclislerinden geçiriliyor. Projenin önündeki (Kendilerince) bütün engeller kaldırıldıktan sonra Vatandaşı çağırıp Biz senin semtin hakkında yenileme projesi kararı aldık, Proje ihalesine göre Mevcut alanının %42si kadar hakkın var, Kabul etmezsen (Projenin bütünlüğünü bozmamak kaydı ile bizim projeyi kendin yapabilirsin) Fiyat tespit komisyonumuzun tespit ettiği parayı kabul edersin, Hiçbirini kabul etmeyecek olursan GAP inşaat adına mülkünü kamulaştıracağız. Yukarıdaki teklif ile birçok vatandaş kendilerine dayatılan reçeteye teslim olurken, Olaya Rant değil de Tarih ve Kültür zaviyesinden bakanlar çılgına dönüyor. Fatih’te hayata geçirilmesi öngörülen projelerin şimdilik tamamı tarihi dokusunu koruyan mahalleler, Fakat 5366 sayılı yasanın verdiği yetki ile sağlam çürük bütün yapı stoku yasanın tehdidi altında. Olayın Tarih ve Kültür katliamı olduğunu beyan eden mülk sahiplerinden biri olan İç Mimari tasarımcı İrfan Pulcu projeden maddi ve psikolojik etkilenen semt sakinlerinden biri, kendisine duygularını sorduğumuzda, Bir dokunduk Bin Ah işittik…

Fatih Haber: Bize kendinizi tanıtır mısınız ?
İrfan Pulcu: Mobilya ve Mekan Tasarımcısıyım, Fener Balat’ta 5 yıl önce Tarihi bir ev aldım. Evimin Tadilatını yaptım ve 5 yıldır da Fener-Balat’ta keyifle yaşıyorum. Ayrıca Fener Balat’ta iki adet de dükkanımız var. Bir tanesi turistik eşya ve eskici dükkanı , diğeri de dekorasyon ve emlak üzerine.

Fatih Haber: Peki neden Fener Balat’ı tercih ettiniz ?
İrfan Pulcu: Fener Balat Tarihi yapısından dolayı oldukça zengin. Haliç’in eski durumundan dolayı göz ardı edilmiş olup bu bölgenin tarihi evleri ve dokusu bozulmamış. Mütahitler bölgeye talep olmayacağını düşünerek buraları beton yığınlarına çevirememişler. Bu da İstanbul için büyük bir şans olmuştur. Fener Balat tıpkı açık hava müzesi gibidir; Kiliseler,Camiler,Sinagoglar ve bizlerin yaşadığı tarihi evler, dükkanlar, tarihi Çarşı… Tarihi evlerin bu kadar çok olduğu ve günümüze ulaştığı böyle bir yer daha yok İstanbul’da. Bu bölgede çok güzel mahalle kültürü ve komşuluk ilişkileri çok eski yıllardan beri günümüze kadar gelmiş ve hala yaşatılmaktadır. Günümüzde İstanbul’un yoğun iş ve hayat telaşı içinde unutulan değerler ve kültürler burada hala yaşamaktadır. Örnek olarak Ben Bahçeşehir’den Fener-Balata geldim. Aynı apartmandaki komşularımla ilişkimiz yoktu, isimlerini bile bilmiyordum. Ama Fener-Balat’ta , bayram coşkusunu yaşabilirsiniz. Her Kandilde helvalar pişer ve tüm mahalleye dağıtılır. Bir cenaze olduğunda tanısın tanımasın herkes cenaze namazına gider. Bu değerler günümüz İstanbul’unda yok olmuş ve kaybolmaktadır ama Fener-Balatta hala aynı coşku ve heyecanla devam ediyor. Buranın zengin tarihi ve kültürü bir tasarımcı olarak beni çok cezbetti ve buruya yerleştim. Çünkü biz tasarımcıların beslendiği en önemli gıdadır tarih ve Kültür…

Fatih Haber: Fatih Belediyesinin Fener Balat’ta Yenileme Projesi var. Bu proje hakkında neler düşünüyorsunuz?
İrfan Pulcu: 4 ya da 5 ay kadar önce Fatih Belediyesi Biz Fener Balat’taki mülk sahiplerini toplantıya çağırdı; durumdan ilk kez o zaman resmi olarak haberimiz oldu ama detaylı bilgi alamadık. Öncesinde hep bir söylenti vardı. Bilgi almak için başvurduğumuz yerlerin hiçbirinden bilgi alamadık.

Tescilli evlere dokunulmayacağı, mülk sahipleri isterlerse kendi evlerini yapabileceği, Projeyi karşılıklı oluşturacağımızı, hiç kimsenin mağdur edilmeyeceği söylendi her defasında… İlk toplantıda ben mahallemden ada temsilcisi olarak seçildim.13.01.2010 Tarihinde Fatih Belediyesi Onaylanan Avam Projeyi göstermek için çağırdı. Toplantıda Bölgenin Ada Temsilcileri, Çalık Grubu Gap inşaat adına iki Mimar ve Belirli Adalarda Yenileme Projesini Çizen Can Çinici ve Net Mimarlık vardı. Can Çinici , benim temsilcisi olduğum adanın ve diğer projesini çizdiği adaların Projelerini tanıttı ve anlattı. Hayatımda böyle bir tarih katliamı görmedim. Tarihi evler içerden yıkılarak, blok olarak ada bazında birleştiriliyor. Ada Bazında Daire sistemi planlanıyor.Tarihi evlerin sadece ön cepheleri kalıyor, diğer üç duvarı yıkılıyor. Can bey Projesini Keyifle anlatıp sunumunu yaptı: ” bu duvarları kaldırdım, bu evlerde merdiven sahanlığı yüzünden büyük yer kaybı oluyor, bu merdivenleri kaldırıyoruz” dedi. Dehşetle Can beyin sunumunu izledim. İzlerken de acaba Mimarlar kendilerinden istenilen her projeyi yapmak zorundalar mı? Onların da doktorlar gibi bir Hipokrat yeminleri olmalı mı acaba diye düşündüm; Çünkü görülüyordu ki bu işi sadece vicdanlarına bırakmak yeterli olmuyordu…

Şimdi buradan o gün projesini gururla savunan Can Çinici’ye soruyorum: Bu projeyi çizmeden önce acaba projesindeki evleri hiç içerden görmüş müdür? Çok rahat bu duvarı kaldırdım derken, gerçekte o duvarın üzerinde çok güzel kalem işlerinin olduğunu biliyor mu acaba? Evlerimizin mimaride en estetik kısmı olan ahşap merdivenlerimizi kaldırırken, acaba aynı şekilde dönen ahşap merdivenleri ve küpeşteleri yeniden yapmak istese, günümüzde bunu yapacak ustalardan sadece birkaç tane kaldığının farkında mıdır kendisi? Bölgeyi iyice tanımış mıdır? Araştırmış mıdır? Yoksa sit alanı olan bir yerde evlerin bodrumlarını otopark olarak nasıl çizebiliyor. Dana önce Arkeolojik bir araştırma yapılmış mıdır bölgede? Çizdiği bu Proje masa başında oluşturulmuş bir proje midir?

Evlerimizin üç duvarını kaldırmak demenin, o tarihi, nakışlı tavanlarımızın yok olması, kaybolması demek olduğunu biliyor mu ? Can bey güzel bir Proje yapmış ise, bağlı olduğu Mimarlar Odası’nın bu Projeye dava açma hazırlığı içinde olduğunu biliyor mu acaba ? Can bey Tarihi Müstakil evlerimizi içten yıkarak daireye çevirirken Bölgedeki Mahalle Kültürünü yok ettiğinin, Tarihi bir katliam yaptığının farkında mı acaba? Can Bey Fener-Balat evlerini gerçekten ne kadar tanıyor? Daha önce bölgede tek bir evin dahi restorasyonunu yaptı mı acaba? Projeye başlarken kendisine söylenen tarihe öncelik verilmesi miydi yoksa alan metrekareleri mi? O yüzden mi evlerimizin 150 yıllık ahşap merdivenlerini, duvarlarını, tavanların yıkmayı düşünüyor. Benim evimin merdivenini kendine sorun yapıyor.

Bölgeyi her gün yüzlerce turistin hayranlıkla gezdiğini, çizmiş olduğu bu projenin 2010 Kültür Başkenti İstanbul’a yakışmadığını, bu projenin evlerin yapısal özelliğini tamamen değiştirdiğini, ruhunu öldürdüğünü biliyor mu acaba ? Bizim evlerimiz ruhu olan evlerdir. Semtimizin yenileme projesi çizilirken, hiçbir mülk sahibi ile görüşülmüş müdür? Onların tapulu mülkleri üzerinde Proje oluşturulurken, mülk sahiplerinden izinleri ve fikirleri alınmış mıdır?

Bu soruların cevapları aynı zamanda bu Projenin ne kadar tarih ve kültür katliamı yapıldığının da cevaplarıdır. Toplantı anında Can beye ve Gap inşaat yetkililerine bu projenin tarihi yok ettiğini anlatmaya çalıştım ama onlar kendilerini ve projeyi inatla savunuyorlar. Ben, evimden memnun olduğumu, evimin tadilata ihtiyacı olmadığını, bu proje ile mağdur olduğumu söylediğimde , Çalık grubundan mimar arkadaş , “siz de riskli bölge olan Balat’ı tercih etmeseydiniz, Cihangir’e gitseydiniz” diyebilecek kadar kendini haklı görüyordu. Demek ki o mimar arkadaşta bölgeyi tanımıyor, hiçbir araştırma yapmamış. Benim gibi yüzlerce sanatçı, yerli yabancı tarihi ve kültürü seven bir sürü insan bu bölgede yaşıyor. Ayrıca Fener Balat’ta yok edecekleri Mahalle kültürü ve komşuluk ilişkileri Cihangir’de yoktur. Koruma altındaki evler için gün gelip böyle bir projenin düşünüleceği, çizileceği aklımın ucundan, hayalimden bilei geçmezdi.Gerçekten çok yazık. Bu evleri bizler gördük ama koruyamayacağız ve çocuklarımıza gösteremeyeceğiz. Buradan Tüm yetkililere, tarihi ve kültürü seven insanlara, korumacı mimarlara , ülkesini ve İstanbul u seven insanlara sesleniyorum. Fener Balat’ta uygulanmak istenen Proje Tarih ve Kültür katliamıdır. Dünyada benzeri görülmemiş bir olaydır ki halk belediyenin yıkmaya çalıştığı tarihi evleri korumak için belediyeye karşı mücadele veriyor. Ayrıca Unesco bölgedeki evleri korumak için hibe yardımı gönderiyor, AB bunların restorasyonunu finanse ediyor, bizim yerel idaremiz ise ‘yenileme’ adı altında bunları yıkmaya çalışıyor…

Bu Projeyi yapmak isteyen, Projeyi çizen, savunan insanları kesinlikle tarih affetmeyecektir.

Ben önce İstanbul’u, Fener Balat’ı , ülkesini seven biri olarak, sonra da bölgedesindeki tarihi evleri korumaya özen gösteren bir esnaf olarak bu konuda hiç susmayacağım. Ben mağdurum. Birileri çıkıyor ve evini daire yapacağız diyor. Benim evim sağlam, daire istemiyorum. 128 metre kareye sığamıyorum önerdikleri 60 metre kareye nasıl sığacağım ve ben bir beton yığınında nasıl yaşayacağım? Beton bir dairede, ruhu olmayan bir yerde yaşayacak olsaydım Bahçeşehir’den buraya gelmezdim.
Şayet bu projeyi uygularlarsa inanın İstanbul’u terk edeceğim. Gidip dağ başında yaşayacağım ve bu ülkeye bunu yapanları bu şekilde boykot edeceğim.

Fatih Haber: İnşallah yetkililer bu söylediklerinizi duyar ve konuya el atarlar. Teşekkür ederiz.
İrfan Pulcu: İnşallah, bu konudaki duyarlılığınız için ben teşekkür ederim.

_________________________

* Bu söyleşi www.fatihhaber.com’dan alınmıştır.

FATİH BELEDİYESİ HALKLA DALGA MI GEÇİYOR?

Evet haberin başlığını yanlış duymadınız; soruyoruz Fatih belediyesine Halkla Dalga mı geçiyorsunuz?
Bizler burada evlerimizi kaybetme kaygısı içinde, yuvalarımızı,
yaşam alanlarımızı koruma çabası içinde mücadele verirken bu kaygımızı,
endişemizi anlamıyorsunuz; anlamadığınız yetmiyormuş gibi bir de hafife
alıyor, dalga geçiyorsunuz!!! Yazık! çok yazık!…Ne demek mi istiyorum,
açıklayayım:Haberimiz olmadan tapulu evlerimizi babanızın malıymış gibi
Çalık grubuna ihale ettiniz, daha projesi çizilmemiş bir bölgeyi
yenileme alanı ilan ederek ihaleye çıkarmanız yetmezmiş gibi projeleri
fikrimizi, iznimizi almadan, bize hiç danışmadan kafanıza göre
çizdiniz; iki katlı, üç katlı tarihi evleri dört katlı, beş katlı lüks
dairelere çevirdiniz; bazılarımızın evlerinin olduğu yerlere oteller,
alışveriş merkezleri diktiniz;
Bunlar yetmiyormuş gibi evlerimize ne olacağını, yaşam alanımızın
neye dönüşeceğini, mahallemizde kalıp kalamayacağımızı anlayabilmemizin
tek yolu olan AVAN PROJEMİZİ bizden saklamak için kedinin fareyle
oynadığı gibi oynamaya başladınız bizimle…
Nasıl mı?
Aylar önce ilk AVAN PROJEMİZİ yazılı olarak dilekçeyle Fatih
Belediyesi’nden, sözlü olarak da sayın Mustafa Demir’i ziyaret
ettiğimizde kendisinden talep ettiğimiz ve sayın Mustafa Demir’in de o
sırada bizimle birlikte orada bulunan etüt proje müdürünün en yakın
zamanda bir toplantı düzenleyerek bize projeyi tanıtıcı bir brifing
vereceğine dair söz vermesine rağmen sözünüzü hiçbir zaman yerine
getirmediniz…
Daha sonra defalarca AVAN PROJE başvurularımız oldu, onları da her seferinde çeşitli gerekçelerle geri çevirdiniz…
Önce ‘Yenileme Kurulun’da henüz onaylanmadı denildi ki Haziran
2009’da proje Yenileme Kurulun’da çoktan onaylanmıştı; böyle olduğu
halde bir üyemize 3 Ekim 2009’da gelen bir resmi belgeyle, ‘henüz Avan
Projeniz Yenileme Kurulunda onaylanmamıştır’ diye yalan beyanda
bulundunuz. Zira elimizde bulunan 2 Ekim 2009 tarihli bir başka resmi
belgede de Avan Projelerin 2009 yılının altıncı ayında onaylandığı ve
Fatih Belediye Meclisi’ne havale edildiği bilgisi yer alıyordu.
Halka yanıltıcı bilgi vermek bir yana halkın kaygılarını hiçe sayarcasına saygısızca tavırlarınız oldu bu süreçte.
Örneğin CHP’nin Fener-Balat-Ayvansaray halkının kaygılarını ve
projedeki tarihi ve mimari dokuyu tahrip edici yaklaşımları açıklamak
üzere AKP meclis üyelerine vereceği brifinge destek vermek ve bir kez
daha Fatih Beleiyesi’ne Fener-Balat-Ayvansaray halkının taleplerini
iletmek ve kamuoyunu bilgilendirmek için Fatih Belediyesi’ne davet
ettiğimiz basını sayın Mustafa Demir ayağına çağırtarak, sanki halka
nispet yaparcasına, meydan okurcasına ‘Projeyi Çarşamba günü mecliste
Onaylayacaklarını’ açıkladı.
Bu arada CHP’nin vereceği Brifing de iptal edildi.
İki gün sonra, 9 Aralık Çarşamba günü, sayın Mustafa Demir’in bu
halkın kaygılarını anlamak bir yana adeta meydan okuyan tavrına karşı
Fener-Balat-Ayvansaray halkı genç yaşlı demeden, seksen yaşında
ninelerin, dedelerin aralarında olduğu bir kalabalıkla Fatih Belediyesi
önünde toplandık. İlk kez bir belediye başkanının kendi halkından nasıl
tedirgin olabileceğine şahit olduk orada.
Halkın içine gelemedi sayın Mustafa Demir; Halkı da kendi meclisine sokmadı; sadece on kişinin içeri alınmasına izin verdi.
Fener-Balat-Ayvansaray Yenileme AVAN PROJESİ CHP ve SADET partisinin
red oyuna karşılık AKP’li meclis üyelerinin tam katılımıyla onaylandı
Fatih Belediyesinde.
Projeyi meclisten geçirmenin rahatlığı ile sayın Mustafa Demir içeri
almayıp aşağıda beklettiği halkı yukarı meclise çağırttı daha sonra…
Yaptığı konuşmada ertesi gün AVAN PROJEYİ alabileceğimize dair söz
verdi bize. Orada bulunan bütün Fener-Balat-Ayvansaray halkı ve basın
şahittir buna.
Ertesi gün bir kez daha AVAN PROJE için sözlü ve yazılı olarak
başvuruda bulunduk Fatih belediyesine; Büyükşehir Belediyesinin
onayından geçmeden veremeyecekleri gerekçesiyle bir kez daha reddedildi
AVAN PROJE talebimiz.
Ve birkaç gün önce Fatih Belediyesi kendisi aradı Dernek başkanımız Hasan Acar’ı; AVAN PROJEYİ vereceklerine dair…
Avukatımız dahil hepimiz şaşırdık bu duruma; çünkü aylardır sır gibi
sakladıkları, ne halka ne CHP ve SADET Partisi üyelerine vermedikleri
AVAN PROJEMİZİ şimdi kendi istekleriyle tarafımıza vermek istediklerini
söylüyorlardı;
İNANAMADIK…
Ne acı değil mi insanın halkın oylarıyla yönetime gelen bir yerel
idareye karşı bu derece güvensiz, paranoyakça sayılacak şekilde
kuşkuyla yaklaşması…
Halkı bu duruma getirmişti işte Fatih Belediyesi…
Bilgilenme haklarımız çiğneniyordu; bilgi saklanarak ya da yanıltıcı bilgiler verilerek…
Sözler veriliyor yerine getirilmiyordu; sürekli bugün gidin yarın gelin anlayışı ile halka yaklaşılıyordu;
Bizzat sayın başkan Mustafa Demir söz verdiği halde sözünde durmuyordu…
Bir söylenen diğerini tutmuyordu; sürekli tavır değiştiriliyordu halka karşı…
Söyler misiniz şimdi kim inanır böyle bir yerel idarenin sözlerine… Nasıl güvenilir böyle bir Belediyeye…
Paranoyakça kuşkulanmakta, inanmamakta haksız mıydık?
YANILMAMIŞTIK…
Fatih Belediyesi’ne güvenmemekte haklıydık…
Gerçekten de kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyorlardı bizimle…
Kaygı içinde, evlerini kaybetme korkusu içinde bocalayan bir halkla alay ediyorlardı…
Dernek başkanımız Hasan Acar’a yeni bir telefon daha gelmişti Fatih
Belediyesinden; AVAN PROJEYİ gelin alın demiştik ya gelmeyin
diyorlardı; güya projeyi yanlışlıkla ters basmışlardı ve o yüzden
veremiyorlardı; ertesi gün gelin alın diyorlardı.
Ertesi gün tekrar istedik projeyi; bu sefer de Tonerimiz bitti
gerekçesiyle vermediler projeyi; Şaşılacak şeydi, koskoca Fatih
Belediyesi’nde toner bulunamadığı için proje verilemiyordu; çocuklar
bile inanmazdı bu yalana…
Resmen dalga geçiyorlardı bizimle…
Ya da başka hesapları vardı…
Ertesi gün 9 Ocak Cumartesiydi, bir zarf geldi Fatih Belediyesi’nden
APS ile Derneğimize. Heyecanla açtık; zarfın içindeki belgede AVAN
PROJENİN ekte olduğu yazıyordu; zarfın içine baktık; AVAN PROJE yoktu…
Zarfın gramajı için dokuz gram yazılıydı; zarfı tarttık tam dokuz gramdı; yani gerçekten AVAN PROJE zarfın içine hiç konmamıştı…
Şimdi size soruyorum bu durumda Fatih Belediyesi Fener-Balat-Ayvansaray halkı ile gerçekten dalga geçiyor muydu, geçmiyor muydu?
KARAR SİZ VERİN ARTIK…

Çiğdem Şahin… 10 Ocak 2010

AYRINTILI BİLGİ: www.febayder.com

***

AKP TARİHE DEKOR GİBİ BAKIYOR: BİRGÜN, FEBAYDER Basın Sözcüsü Çiğdem Şahin ile görüştü…

Sulukule, Tarlabaşı’ndan sonra ‘Kentsel Dönüşüm’ bu kez Balat’ı vuruyor. Fatih Belediyesi projenin tarihi dokuyu koruyacağını savunurken, mahalleli Balat’ın yok olacağından endişeli. 8bin 500 yıllık tarihe sahip Fener-Balat-Ayvansaray Bölgesi’nde bir zamanlar Rumlar, Yahudiler, Ermeniler yaşıyordu. 6–7 Eylül olaylarıyla ilk göçü vermeye başlayan bölge, ikinci göçü 1974’te Kıbrıs harekâtı sırasında verdi. Gidenlerin yerini Anadolu’nun dört bir yanından göç eden insanlar aldı. Zaman içerisinde Tarihi Yarımada farklı dinlerin buluştuğu bir özellik kazandı. Bölge ayrıca mahalle kültürünün her yönüyle yaşandığı nadir yerlerden biri. Ancak şu günlerde mahalleli tedirgin. Çünkü Fatih Belediyesi ‘yenileme’ projesi geçtiğimiz çarşamba günü 24 AKP’li Meclis Üyesi’nin ‘evet’ oyuyla kabul edildi

Mahalle sakinlerinin yaşam mücadelelerinden ve dayanışma ruhundan söz eden Fener-Balat-Ayvansaray Mülk Sahiplerinin ve Kiracıların Haklarını Koruma ve Sosyal Yardımlaşma Derneği Basın sözcüsü Çiğdem Şahin, göç edenlerin farklı bölgelerden olsalar bile temelde her birinin Anadolu halkı olduğunun altını çizdi. Şahin, “Buranın insanı misafirperverlik, insanlık, dostluk, dayanışma gibi ortak bir hamura sahip. Küçücük bir sıkıntıda hemen bir araya geliyorlar. Mücadeleleri ekmek kavgası, hak mücadelesi. En temel yaşam haklarını, barınma haklarını savunmaya yönelik bir mücadele veriyorlar. İnsanların gerçekten canı yanıyor; endişe içindeler. Buradaki insanların çoğu evlerini dişiyle, tırnağıyla elde etmişler. Binaların çoğunda birkaç aile bir arada yaşıyor. Kazandıkları geliri birlikte paylaşıyorlar; altlarında bir dükkân varsa birkaç aile o dükkân geliriyle geçiniyor. Siz onların elinden o binayı alıp küçücük bir daire verdiğinizde, üç-dört aile bir arada aynı binada yaşayan bu aileyi nereye sığdıracaksınız; ayrı ayrı evlerde ise masrafları daha da arttığı için iyice yoksulluğa ve sefalete sürüklenmiş olacaklar. Zaten işsizlik var; kahveler genç ve işsiz insanlarla dolu; bileşik kaplar misali bu insanları buradan sürdüğünüzde yok olmuyorlar ki, şehrin dışına sürüldükleri yerde daha büyük problemlerle yeniden karşımıza çıkıyorlar. Sulukule örneğinde gördük; oradan çıkarılan insanlar gittikleri yere ya alışamadı ya da verilen dairelerin aidatlarını ödeyemedikleri için evlerini bırakıp yine Fener-Balat gibi semtlerde, bu kez çadırlarda yaşamaya başladı. İstanbul gibi yaşam koşullarının acımasız olduğu bir şehirde insanların hayatla güven ilişkileri, sigortaları evleri. Evlerini de yitirdiklerinde yaşamla olan en önemli güven bağları zedeleniyor; bir gece birileri oturup karar alabilir, evinizi sizin haberiniz olmadan kamulaştırabilir ve sizi evinizi terk etmeye zorlayabilir; artık hepimiz her an göçe zorlanabiliriz; yerimizden edilebiliriz” dedi.

‘PROJE ACIMASIZCA UYGULANIYOR’

‘Kentsel Dönüşüm’ ile esas amacın bölgenin soylulaştırılması olduğunun altını çizen Şahin, doğal bir süreçle kendiliğinden ve devlet gücüyle olmak üzere iki tür soylulaştırmanın söz konusu olduğunu söyledi. Türkiye’de, Sulukule, Tarlabaşı ve Fener-Balat-Ayvansaray Yenileme Projeleri ile devlet zoruyla soylulaştırmanın yapıldığını belirten Şahin bunu şöyle eçıkladı: “Proje, çok acımasızca, insanlar adeta tehcir edilerek, sürülerek, barınma ve mülkiyet hakları elinden alınarak gerçekleştiriliyor. Devlet eliyle insanlar tapulu evlerinden ediliyor. Kentin dışına itiliyor. Böylece bölgede yeni bir nüfus, yeni bir müşteri pofili oluşturuluyor.” Fener-Balat-Ayvansaray bölgesinin son zamanlarda çok cazip hale geldiğini belirten Şahin, insanların ve büyük firmaların burada yatırım yapmaya başladıklarına işaret etti. “İleride otel, pastane, alışveriş merkezi gibi yatırımlar için şimdiden yer ve binalar almış olan büyük şirketler ve yatırımcılar olduğunu söyleyen Şahin, lüks bir pastane ya da kafeterya açmak için yatırım yapmış bir yatırımcının, bu profile uygun bir müşteri kitlesinin bölgede hâkim olmasını beklediğinin de altını çizdi.

‘DÖNÜŞÜM İLE YENİ MUHALİF SINIF DOĞDU’

Bu anlamda bölge halkının çıkarlarıyla bu yatırımcıların çıkarlarının çatıştığını vurgulayan Şahin’e göre, “Bu savaşı ya sermaye kazanacak ve buraları soylulaştırarak, kendi müşteri profilini oluşturacaktı; ya da halk kendi direnişi ve mücadelesiyle yaşam alanını onlara terk etmeyerek burada yaşamaya devam edecekti” Bu arada ‘Kentsel Dönüşüm’ nedeniyle yeni bir muhalif hareketin doğduğuna da dikkat çeken Şahin, “Daha önce fabrikalarda örgütlenen toplumsal muhalefetin şimdi kent varoşlarında ve sermayenin kentten sürmeye, yoksullaştırmaya çalıştığı, yaşam alanlarını ve barınma haklarını kaybeden insanlar arasında gerçekleşmeye başladığına işaret etti. Muhalif örgütlenmelerin bu potansiyeli çok iyi değerlendirmesi gerektiğini dile getiren Şahin, “Toplumsal muhalefet, sınıf temelli örgütlenmeden mahalle dernekleri ve hemşeri derneklerine ve kent hakkı mücadelesi veren platformlara kayıyor. Şimdi kentin farklı yerlerinde dönüşüm nedeniyle mağdur olan insanların bir araya getirilmesi ve ortak bir mücadele oluşturulması çabası var” dedi.

‘ZATEN BİR ATAKÖY, BAHÇEŞEHİR VAR’

Projede önemli çelişkilerin bulunduğuna dikkat çeken Şahin şunları kaydetti; “Örneğin otel yapılacak binalar için Fatih Belediyesi Başkanı Mustafa Demir’e, ‘eğer siz bazı binaları otel yapmak üzere kamulaştırırsanız sonra bu kamulaştırdığınız oteli kamuya mı devredeceksiniz yoksa özel bir firmaya mı vereceksiniz? sorusunu sorduk. Özel bir firmaya’ cevabını aldığımızda da bunun yasaya aykırı olduğunu söyledik. Çünkü gerçekten de kamu çıkarına kamulaştırılmış bir mülkü siz yine bir kamu kuruluşuna devredebilirsiniz, özel bir firmaya devredemezsiniz. Bunun yanında hala projenin sosyal içeriği ve kiracıların durumu belirsiz. Ayrıca tarihi ve mimari dokuyla ilgili sorunlar sadece tarihi binalar açısından değil sokak dokuları ve mahallenin kimliğinin tamamen değiştirilmesi açısından da sorunlu. Düşünün oradaki mahalle yapısı, sokaklar, küçük esnaf yerle bir edilecek, lüks binalar, alışveriş merkezleri ve otellerden oluşan yeni bir Ataşehir, Bahçeşehir, Ataköy yaratılacak. İstanbul’da böyle semtler zaten fazlasıyla var; olmayan, her geçen gün sayısı azalan Fener-Balat-Ayvansaray gibi tarihi yerler, mahalle dokusu, sosyo-kültürel yapısı hala orijinalliğini koruyabilen yerler;asıl bu semtleri koruma altına almak lazım.”

‘EN BÜYÜK DAVAMIZ ÇALIK İLE’

AKP’nin tarihe bakış açısını da eleştiren Şahin, “Hükümet tarihe bir dekor gibi bakıyor. Oysa tarih bir ruhtur, atmosferdir, yaşanmışlıktır, anıdır, hafızadır. Tarihi binaları yıktığınız zaman toplumların anılarını ve hafızasını da silmiş olusunuz. Bu yaklaşımla İstanbul bir market şehir haline getiriliyor; dekorlaşmış bir İstanbul yaratılmak isteniyor. Ayrıca yüklenici firmanın Çalık Grubu olması olayı şaibeli hale getiriyor. En büyük davamız da bu zaten. Restorasyon konusunda daha deneyimli, tarihi dokuyu koruma konusunda daha duyarlı bir yaklaşıma ihtiyaç duyuyoruz. Çalık Grubu’na bu konda güvenmiyoruz” diyerek sözlerini tamamladı.

MAHALLELİNİN TALEPLERİ

” Fener-Balat-Ayvansaray halkı kendi evlerinde, kendi mahallelerinde, aynı sosyo-kültürel yapı ve doku içinde yaşamaya devam etmeli,
» Bölgedeki küçük esnaf korunmalı ve ekmek tekneleri ellerinden alınmamalı,
» Fener-Balat Tarihi Çarşısı korunmalı,
» Yenileme projesi yerine binalar restore edilmeli ve bu da bina bazında ve ev sahiplerine olanak sunularak kendileri tarafından yapılmalı,
» Restorasyonlar sırasında insanlar topyekûn olarak mahalleden taşınmaya zorlanmamalı…

ELÇİN YILDIRAL

***

SOL DERGİSİ’NİN ÇİĞDE ŞAHİN İLE RÖPORTAJI

Fener-Balat-Ayvansaray bölgesinde, kentsel yağma projesi hayata uygulamaya geçirilmeye çalışılan projeye tepki göstererek örgütleniyor. Bölge halkının mücadelesinden doğan Fener-Balat-Ayvansaray Mülk Sahipleri ve Kiracılarının Haklarını Koruma ve Sosyal Yardımlaşma Derneği Yönetim Kurulu üyesi Çiğdem Şahin’le yağma projesini ve mücadelelerini konuştuk.

– Kentsel dönüşüm projesinin sonuçları hakkında neler düşünüyorsunuz?
– Kentsel dönüşüm olgusunun dünyada yaygınlaşması ile kentsel alanların kapitalizm açısından bir mübadele değeri taşıması ve bir mal gibi alınıp satılabilen meta olarak algılanmasının yakından ilgisi var. Bu süreç aynı zamanda günümüz kapitalizmin bugünkü gelişim evresiyle son derece uyumlu. Küreselleşme süreciyle birlikte uluslararası sistemle entegre olup dışarıya açılan kentler uluslararası sermayeyle bütünleşerek hem bir rant unsuru hem de bu ranta zemin oluşturan rekabet sahaları haline geldi. Kentsel dönüşüm ilk olarak 1980’lerde, neo-liberal politikaların hakim olduğu İngiltere’de ortaya çıkmış, daha sonra bütün dünyada yaygın olarak uygulanmaya başlamıştır. Bu olgunun esasında, sermayenin daha önce toplumsal çıkar için kullanılan kamusal alanların, sit alanlarının ve tarihi bölgelerin ranta dönüştürülebileceğini fark etmesi ve bu yönde kentsel ranttan beslenmek için gerekli politikaların yürürlüğe girmesi yönündeki çabası yatıyor. Böylece kentin daha önce kamu yararına kullanılan alanları mübadele değerine dönüştürülerek ulusal ve uluslararası sermayenin kullanımına sunuluyor. Kentsel dönüşüm süreci ülkelerin demokratik yapısı ve gelişmişlik düzeyine göre her ülkede farklı şekillerde işliyor. Demokratik hakların gelişmiş olduğu ve sivil toplumun güçlü olduğu ülkelerde hem kentin eski sahipleri hem de rant için gelen sermaye karşılıklı memnun edilmeye çalışılırken, hukuk sisteminde zaafları olan, demokratik hak ve özgürlüklerin sözde kaldığı, uygulamada bir çok aksaklıkların olduğu bizim gibi ülkelerde bu süreç, halkın yaşadıkları bölgeden tamamen sürülerek bölgeye daha varlıklı sınıfların yerleştirilmesi şeklinde tepeden düzenlemelerle zorunlu olarak gerçekleştirilen bir ‘soylulaştırma’ olgusuyla birlikte çok acımasız işliyor.

– Kentte yaşayan emekçilerin dışlanması açısından kentsel dönüşüm ne anlama geliyor sizce?
– Kentsel dönüşüm projelerinde esas amaç sermayeyi mutlu etmek. Taşı toprağı rantsal bir değere dönüştürülen kentten sermayenin mümkün olduğunca yüksek kazanım elde etmesini sağlamak. Bu arada kentte yaşayan halk ve emekçi kesimin kaderinin ne olacağı, yukarıda da bahsettiğim gibi biraz da o ülkenin gelişmişlik düzeyine ve demokratik hakların korunmasına yönelik yasaların ne kadar uygulanabilir olduğuna bağlı. Dayanışma, mücadele, örgütlenme bir yere kadar başarılı olmakla beraber esas olan ülkenin ‘insan hakları’, ‘barınma hakkı’, ‘mülkiyet hakkı’, ‘kent hakkı’ gibi konularda anayasal güvenceler açısından hangi düzeyde olduğudur; bu hakların ne düzeyde yasal güvence altına alındığı ve korunduğudur. Gerçi günümüzde ulusal yasaların üstünde evrensel hukuk ve evrensel haklar vardır ve her dünya vatandaşı en temel insan hakları olan yaşama ve barınma hakkı konusunda ihlale uğradığında, insan hakları mahkemesi gibi uluslararası mahkemeler yoluyla hak arayabilmektedir belki ama bu yolla adaletin yerini bulması hem gecikmeli olarak gerçekleşebilmekte hem de yıkılan evlerin, yok edilen yaşam alanlarının geri getirilebilmesi ne yazık ki mümkün olmamaktadır.
Bu arada Kentsel dönüşüm olgusunda, ideolojik olarak emekçiler açısından üzerinde durulması gereken çok önemli bir boyut daha var. Varoşlarda, gecekondu bölgelerinde yaşayan emekçi kesim yıllarca az kira ödeyebildiği ve düşük fiyatla hizmet alabildikleri için sermaye açısından düşük ücretli, ucuz işgücü olma özelliğiyle sermayeye hizmet etmiştir. Fakat zamanla kentin kendisi, mekansal olarak para eden, mübadele değeri olan bir metaya dönüşmüştür. Bu arada işsizliğin artması, varoşlardaki iş gücüne eskisi kadar ihtiyaç duyulmaması, dünya düzeyinde yayılan krizle de birlikte emeğe verilen değeri azaldı. Artık iş gücü anlamında kendilerine ihtiyaç duyulmayan bu insanlar zamanla yaşadıkları kent alanlarında işgalci olarak görülmeye başlamışlardır. Gecekondu bölgeleri boşaltıldığı takdirde, o araziler yüksek tutarlarda paraya çevrilebilecektir. Dolayısıyla bu konuda özel bir hukuk alanı yaratılarak -ki bu Türkiye’de 5366 nolu yasa ile sağlandı- meşruluğu tartışılan yöntemler kullanılarak halkın evleri elinden alınmaya kendileri de yaşam alanlarından sürülmeye başlanmıştır.

– Bu sürecin bir “soylulaştırma” operasyonu olduğunu söylediniz. Bunun somut göstergeleri sizce nelerdir?
– Bilindiği gibi İngilizcesi ‘gentrification’ olan soylulaştırma kavramının Türkçe karşılığı seçkinleştirme, burjuvalaştırma, nezihleştirme, kibarlaştırma gibi ifadelerle açıklanıyor. Bu kavram kentsel dönüşüm süreci ile birlikte ele alındığı zaman, kentlerde fiziki ve coğrafi olarak gerçekleşen değişikliklerle birlikte, yani bakımsız binaların onarılması, iyileştirilmesi ve bütün olarak semtin değerinin arttırılması sonucu oluşan koşullarda artık eski semt sakinlerin bölgede yaşayamaz hale gelmesi ve gönülsüz olarak da olsa yaşam alanlarını yeni gelenlere terk etmek zorunda bırakılması sonucu ortaya çıkan bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Literatürde soylulaştırma kavramı, yerinden edilme (displacement) kavramı ile birlikte ele alınıyor.

Tarihsel açıdan bakıldığında ise ‘Soylulaştırma’ olgusuyla ilk olarak 1950 ve 1960’lı yıllarda New York, Londra gibi büyük dünya kentlerinde karşılaşılmaktadır. Türkiye’de, özellikle İstanbul’da bu olgu 1970’li yılların sonlarına doğru yaygınlaşmaya başlamıştır. O yıllardan bu güne süreç hızla devam etmekte ve özellikle düşük gelirli, emekçi kesimin yoğun olduğu semtlerde büyük mağduriyetlere, hak ihlallerine yol açıyor. İlk yıllarda Arnavutköy, Ortaköy ve Kuzguncuk, 1990’larda Beyoğlu’nda Cihangir, Galata, Asmalımescit, 2000’lerde Sulukule, Tarlabaşı, Tophane ve bugünlerde Haliç’te Fener-Balat-Ayvansaray ve saymayı unuttuğum daha birçok semt bu şekilde bir soylulaştırma süreciyle karşı karşıya.

Bu arada soylulaştırma iki şekilde ortaya çıkmaktadır: birincisinde kendiliğinden zaman içinde oluşan bir süreç olarak; yani semtin fiziki durumu değiştikçe kiralar ve konutların pahalılaşması ve artık düşük gelirli kesimin buralarda barınamaz hale gelmesi sonucu halkın kendiliğinden yaşadıkları yeri terk etmesi sonucu doğal olarak gerçekleşmektedir. İkincisinde ise soylulaştırma sürecinin zorunlu olarak, bir dayatma sonucu tepeden düzenlemelerle devlet eliyle gerçekleştirilmesi söz konusudur. Örneğin Sulukule, Tarlabaşı ve Fener-Balat-Atyvansaray Yenileme Projeleri bu tür zorunlu ve dayatma yollu bir soylulaştırma sürecini içermektedir. Bunun somut ipuçlarını projenin mülk sahiplerine paylaşımda sundukları tekliflerde görebilmekteyiz. Mülk sahiplerine proje sonrasında bölgede kalabilmelerini sağlayacak bir değerde paylaşımdan kesinlikle kaçınılmakta; mümkün olduğunca evleri ucuza kapatarak ve yerine yapılacak lüks evleri de mümkün olduğunca pahalı satarak çok yüksek kârlar elde edilmek istenmektedir. Mülk sahibine 100 metre karelik bir bina için 42 metre kare yer teklif edilmekte, bu 42 metre kareye karşılık üretilen inşaat alanında karşılık gelen küçük daireler olmadığı için de ya karşılık olarak düşük değerde bir fiyat teklif edilmekte ya da TOKİ’de İstanbul dışında bir ev seçeneği sunulmaktadır. Bu arada olur ya 42 metre karenin üstünü ödeyerek bölgede yaşamaya devam etmek isterlerse ev sahipleri, o zaman da inşaat sonrası hesaplanan astronomik bir değer üzerinden kredi yoluyla borçlandırılarak bir bina vermişken borçlu olarak ancak bir kata sahibi olabilmektedirler. Sonuçta proje sonrası bölgede ne mülk sahiplerinin ne de kiracıların barınmaya devam etmesinin mümkün olmadığı görülmektedir. Böylece bölgede gerek mülk sahipleri gerekse kiracıların tepeden inme bir müdahale ile yaşam alanlarından sürülmeleri ve yerlerine varlıklı, değeri yükselmiş binaların müşterisi olabilecek insanların yerleştirilmeleri şeklinde gerçekleşen bir soylulaştırma söz konusu.

– Sizin de belirttiğiniz gibi 1970’lerin sonlarından itibaren Kuzguncuk, Arnavutköy ve Ortaköy, 1990’larda Cihangir, Asmalımescit, Galata, günümüzde ise Fener, Balat, Ayvansaray böyle bir süreç yaşamakta. Sizin de içerisinde olduğunuz Fener-Balat-Ayvansaray bölgesinde bu süreç nasıl başladı ve o günden bu güne ne gibi gelişmeler oldu?
– Bilindiği gibi bu kentsel dönüşüm projeleri kapsamında esas olarak İstanbul’un tarihi Yarımadası ‘Yenileme Alanı’ ilan edilerek bütün tarihi semtlerin yeniden yıkılıp yapılması tasarlanıyor; Sulukule, Tarlabaşı, Fener-Balat-Ayvansaray, Süleymaniye, Kapalıçarşı, Yedikule, Yenikapı aklınıza gelen ne kadar tarihi semt varsa; bütün İstanbul bir şantiye haline getirilmek isteniyor ve çok yakın zamanda bu yenileme projelerinin hayata geçirilmesiyle, ruhsuz, anısız, tarihi binasız, tarihi binaların yıkıntıları üzerinde eski birkaç binanın birleştirilmesi yoluyla yapılmış, daha geniş daha çok katlı, altı otoparklı, modern, içinde büyük alış veriş merkezleri ve beş yıldızlı otellerin bulunduğu, sadece cumbalı dekorlarla tarihi görüntünün verildiği ve bu dekorlar dışında hiçbir tarihi özelliğinin kalmadığı, karaktersiz, kimliksiz bir tarihsiz yarımada’ya dönüştürülmek isteniyor İstanbul.

Bu genel tablo içinde özel olarak Fener-Balat-Ayvansaray Yenileme Projesini ele alırsak Çalık Holding, 16 Mart 2007 tarihinde Tarlabaşı Yenileme Alanının ihalesini aldıktan hemen sonra 20 Nisan 2007 tarihinde de Fener-Balat- Ayvansaray Sahil Kesimi Yenileme Alanının ihalesini almıştır. Bu iki ihale arka arkaya çıkarılan iki kardeş projeye ait ihalelerdir. Plan ve içerik aynı: İlk aşamada, mümkün olduğunca ucuza oradaki binaların ve tapuların el değiştirilerek yeni sakinlerine pazarlanmak üzere bölge halkının oradan sürülmesi planlanmaktadır. Daha sonra Çalık holding genelde müstakil iki üç katlı ve tek daire üzerine oturan bu evlerin bu haliyle rantabıl olmadığını düşündüğü için binaları ada bazında yıkarak ve birkaç binanın birleştirilmesi yolu ile daha çok katlı, daha geniş ve daha konforlu daireler elde etmek üzere bütün adaları yeniden inşa etme yoluna gidecektir. Böylece bölge, tarihi ve mimari dokusu büyük ölçüde değiştirilerek, daha yüksek gelir gruplarına hitap edecek şekilde, tarihi görüntü taşıyan ama gerçekte çok lüks, modernize edilmiş evlerin yer aldığı, müşteri profilinin tamamen değiştiği, büyük alış veriş merkezleri, butik oteller ve turistik işletmelerin yer aldığı bugünkü yapısından çok farklı şekilde yeni baştan inşa edilmiş olacaktır.

Bunlar bu yetkiyi nerden alıyorlar diyeceksiniz; kent merkezinde bulunan bu tür alanlara dair çıkarılan 5366 sayılı kanun kapsamında Bakanlar Kurulu tarafından belediyelere özel yetkiler veriliyor. Tarlabaşı ve Fener-Balat-Ayvansaray bölgesi için de geçerli olan yenileme alanı ile ilgili kanun belediyelere vatandaş adına karar verip, bu tür bölgelere toptan proje yapma ve eğer vatandaşın yeterli maddi gücü yoksa, buraya yatırımcı davet etme ve bu yatırımcı ile oradaki maliyetleri bir masaya oturtup anlaştırma yetkisi veriyor. Aynı kanun, anlaşamayanların yerlerini de hızlı şekilde kamulaştırıp, mallarını belediyenin almasına imkan tanıyor. Sulukule’de bu süreç hızla işledi, tapular el değiştirdi, yıkımlar yapıldı ama davalar ve tartışmalar hala sürüyor. Tarlabaşı da belli bir süreçten geçti, en son direnen mülk sahiplerine kamulaştırma tebligatları ulaşmış durumda; bu yıldırıcı süreç sonunda yok pahasına evlerinden vazgeçenler vazgeçti, geriye kalanlar hala direniyor ve dava yoluyla haklarını aramaya devam ediyorlar. Bizdeki duruma gelince, bizler henüz sürecin başındayız, Projelerimizin yenileme kurulundan geçtiğini biliyoruz o kadar. Yakında Fener-Balat-Ayvansaray yenileme Projesi Fatih Belediye Meclisinde görüşülecek ve büyük bir ihtimalle de mecliste AKP oylarının çoğunluğu ile geçerek onaylanmış olacak. Bu tabii bizim için her şeyin bittiği anlamına gelmiyor; Projelerin hayata geçirilebilmesi esas olarak mülk sahiplerinin tamamıyla uzlaşılması durumunda mümkün olabilecektir. Fener-Balat-Ayvansaray halkı olarak bu koşullarda belediye ile uzlaşmamız mümkün değildir; bu yüzden taleplerimiz dikkate alınana ve adil bir paylaşım gerçekleşene kadar direneceğimiz ortadadır. Başka şansımız da yoktur; bu bir yaşam hakkı, barınma hakkı mücadelesidir. Bölgemizden gitmeyi kesinlikle düşünmüyoruz. Durum sürecin sürekli olarak uzayacağını göstermektedir. En son noktada, yıkımlar olduktan sonra bile hak arama süreçlerinin sürdürülebilir olduğu düşünülürse, bu belediyelerle halk arasındaki mücadelelerin daha çok uzun yıllar devam edeceği anlamına gelmektedir. Burada acı olan şey, halkın oylarıyla seçilen ve halkın yanında olması gereken belediyelerin sermayeyle kol kola vererek halka karşı cephe alması ve acımasızca halka saldırmasıdır.

– Fatih Belediyesi’yle şimdiye kadar ne tür bir diyalog kuruldu? AKP’li olan belediyenin size yönelik tavrı nasıldı ve söylemleri nelerdi?
– Sorun tam da bu noktada kaynaklanıyor. Yani proje ile ilgili halkın bilgilendirilmesi ve katılımının sağlanması konusunda. 5366 nolu yasa bu konuda belediyelere yetki verirken mülk sahipleri ve bölgede yaşayan halkla mutlaka uzlaşılması, projenin her aşamasında onların da katılımının sağlanmasını şart koyuyor aslında. Yurt dışında da bu projeler bu şekilde gerçekleşiyor. Yani önce projeler konusunda kamuoyunda uzun bir süre bilgilendirme yapılıyor; halk bu işin kendileri için de iyi olacağına ikna edilerek, projenin birlikte adım adım gerçekleşmesi sağlanıyor. Mülk sahipleri kendileri de projelerin oluşumundan uygulama aşamasına kadar her süreçten haberdar oluyor, fikirlerini söylüyorlar, hatta isterlerse kendi projelerini kendileri çizdirerek, belediye ile uyumlu olmak üzere binalarını kendileri yaptırabiliyorlar. Bizler ise evlerimizin yenileme alanı içine alındığını, ihaleye verildiğini iki yıl sonra yani 2009 yılında belediye bizimle ön görüşme niteliğinde ada bazında toplantı yaptığında öğrenebildik ancak. Bakın dikkatinizi çekmek istiyorum; evlerimiz yenileme alanı içine alınmış, ihalesi Çalık Grubuna verilmiş ve hatta projeleri bitmiş haldeyken bizimle görüşülmeye başlandı ve ‘böyle bir proje var sizler de bu projeye katılmak zorundasınız’ dendi bize. Uzlaşamazsak, istemezsek ne olacak dediğimizde de evlerimize zorla, kamulaştırma yoluyla el konulacağı söylendi. Bu ceberut bir devlet anlayışı değil de nedir sizce? Bu arada başka bir ayrıntı daha var; 5366 nolu yasa mülk sahiplerine belediye ile birlikte hareket etme koşuluyla kendi binasını kendinin yaptırmasına izin veriyor; ama bunlar inşaatları ada bazında yıkım yaparak ve binaların karakterini tamamen değiştirerek yapacakları için sizin binanız diye bir şey kalmıyor ortada; bina veya parsel bazında müdahale şansı ortadan kalkıyor. Bu da projenin meşruiyetiyle ilgili çok önemli bir sorun ortaya çıkarıyor; hatta projenin iptaline yol açacak önemli bir sorun teşkil ediyor bu. Sonuçta proje mülk sahiplerine 5366 nolu yasanın tanıdığı ‘kendi evini kendileri onarma’ hakkının kullanılmasına izin vermeyerek yasanın kendisini çiğnemiş oluyor.

Sonuç olarak Fatih belediyesi her şey bittikten sonra ‘biz yaptık siz de uygulamak zorundasınız’ yaklaşımıyla muamele etmektedir bize. Bilgilendirme yasasının bize verdiği hakla defalarca Avan projemizi almak istedik, vermediler; sır gibi sakladılar avan projeyi bizden ve hala saklıyorlar. Düşünün evinizle, yaşam alanınızla ilgili kararlar veriliyor, evlerinizin geleceği söz konusu ve evinizin ne olacağını gösteren projeler sizden sır gibi saklanıyor. Oysa işin normali, bırakın projelerin halktan saklanmasını, proje çizim aşamasında da halkın bilgilendirilmesi ve hatta katılımının sağlanmasıdır. Üstelik projenin ihale edildiği Çalık gurubu da kamu vicdanını rahatsız eden bir firmadır. Fatih belediyesi şaibeli bir biçimde, davet usulü ile Restorasyon tecrübesi hiç olmayan, yandaşı olan bir firmaya ihale etmiştir Fener-Balat-Ayvansaray Projesini. Oysa bu işin yarışma usulü ile ve bu konuda tecrübeli olan, daha tarafsız, adil paylaşım ve katılımcılık ilkesine uyacak firmalarla gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Ortada o kadar anormallikler ve öylesine sancılı bir süreç vardır ki, AKP iktidarının bu süreçten başı ağrımadan, çok ciddi bedeller ödemeden kurtulması pek mümkün görünmemektedir. En azından uzun vadede.

– Nasıl bir mücadele yürüteceksiniz ve ne düşünüyorsunuz, başarabilecek misiniz?
– Aslında bu sadece bizim mücadelemiz değildir; bu konuda mahalli mücadeleler sürerken bir yandan da bütün kentsel dönüşüm projelerinin mağdurları bir araya gelerek toplu bir mücadele sürdürmekteyiz. Bu hem birleşik bir kent hakkı mücadelesidir hem de tek tek yaşam alanlarımıza müdahaleler söz konusu olduğu için barınma hakkımızı ve evlerimizi koruma mücadelesidir. Mahallemizde halkla birlikte yürüteceğimiz direnç bu mücadeledeki başarı şansımızı belirleyecektir; ama İstanbul’un kurtuluşu açısından, İstanbul’un tarihi yarımadasında sürdürülen bu talanı durdurabilmek açısından ülke çapında bir kamuoyu oluşturmak ve bütün bu yetkileri AKP iktidarına ve belediyelerine sağlayan 5366 nolu yasanın mutlaka ve mutlaka iptalinin sağlamak çok önemlidir. Bu konuda aydınlarımıza, basına, en önemlisi şehir planlamacıları ve mimarlara büyük bir sorumluluk düşmektedir. Şimdilik basın bu konuda nedense AKP’ye yandaş izlenimini verecek kadar konuya ilgisiz davranmakta ve bilgilendirme yaparken de AKP’nin argümanlarını kullanmaktadır. En azından basının önemli bir kısmı bu şekilde davranmaktadır. Düşünün bütün İstanbul’un tarihi ve mimari dokusu tamamen değiştiriliyor, bütün İstanbul şantiye’ye dönüştürülmek isteniyor ama yer yerinden oynamıyor, basının gündemine bile girmiyor bu olay. Bunları nasıl açıklamak gerekir inanın bilmiyorum. Bu teslim olunmuşluk mudur, yoksa gerçekten insanlar ne olacağının farkında değil midir bu konuda karar verebilmiş değilim. Ama sonuç ne olursa olsun halkın iradesine karşı gelişen, halka rağmen sürdürülen hiçbir müdahalenin başarıyla sonuçlanabileceğine inanmıyorum ben. Bu projeler binlerce insan hayatını içine alıyor; binlerce insanın yaşam alanına müdahale ediyor, onları yaşadıkları çevreden, evlerinden, barınaklarından koparıyor; üstelik ellerindeki binanın gerçek karşılığını vermeden; iki katlı, üç katlı bir bina veren insana bir katı bile borçlandırarak vermek haksızlık değil de nedir sizce. En kötüsü isteyene alıştığı bu yaşam alanı içerisinde yaşayabilme hakkı tanınmıyor. O yaşam alanı tamamen değiştirilerek oluşturulan yeni yapıda oraya uygun yeni bir halk biçimlendiriliyor; yani moda deyimle bölge Soylulaştırılıyor. Daha önce orada yaşayanlara ‘siz nereye giderseniz gidin; isterseniz Halkalı çöplüğüne’ dercesine TOKİ’nin alt yapısı tam oluşmamış, şehrin tamamen dışında, gidenlerin yaşayamayarak geri döndüğü yerler gösteriliyor. Uzun vadede bu plan bozulacaktır; halkın iradesi, halkların mücadelesi kazanacaktır; bu tarihte hep böyle olmuştur; bizim mücadelemiz açısından da böyle olacaktır. Mücadelemiz evlerimiz yıkılsa bile devam edecektir. Aynen Sulukule halkının mücadelesinin hala sürmekte olduğu gibi… Halklar eski yaşam alanlarına dönene ve haklarını tam alana kadar sürecektir bu mücadele. Onların yaşam alanlarımızı soylulaştırmasına ve kendi özel müşterilerine peşkeş çekmelerine izin vermeyeceğiz.

***

FENER-BALAT-AYVANSARAY YENİLEME PROJESİ FATİH BELEDİYE MECLİSİ’NDE TARTIŞMA YARATTI…

Mimar Gülay Yedekçi Arslan’ın Aktarımıyla…

Fatih ve Eminönü ilçeleri birleştikten sonra ilçemiz tarihi yarımada olarak Türkiye’nin hatta dünyanın göz bebeği durumuna gelmişken Fener-Balat-Ayvansaray’da yapılan yenileme adı altındaki çalışmalar ile ilgili tarihi yapıların yıkılıp yerine kimliksiz yapıların inşa edilmesi için uğraş veriliyor.

Oysa ki dünyada bile eşi benzeri olmayan sadece zemin üstü yapıları olarak değil zemin altında bulunan erken Osmanlı, Bizans, Roma yapıları da hiçe sayılarak, orada yaşayan halk ve o halkın kültürü, sosyal doku tamamen yok sayılarak yepyeni projelerle başka kimliksiz bir kent oluşturulmak istenmektedir.

Bu semtlerdeki insanlar mağdur edilmekte, sosyo-kültürel doku, demografik yapı,mahalle kültürü içinde yaşayan insanlarla birlikte ortadan kaldırılacak.

Fener-Balat-Ayvansaray’da bulunan Özgün niteliklerini, plan şemalarını ve cephe düzenlerini hala koruyan 19.yy sonu 20.yy başı hale ayakta kalan Türkiye ‘nin özgün sivil mimarlık örnekleri adı geçen yenileme planı uygulaması ile semtlerde yok edilecek. 12. Kasım 2009 günü Fatih belediyesinin yetkili insanları ile yaptığımız toplantıda Fatih Belediyesi CHP grubu olarak çekincelerimizi çok net bir şekilde aktardık. Çünkü CHP her zaman halkın yanındadır. Ve Fener-Balat-Ayvansaray’da da çok vahim bir olay yaşanmaktadır.

Bizim bu proje ile ilgili çekincelerimiz genel olarak şu şekilde özetlenebilir:

Öncelikle her kentin, her mahallenin, her sokağın bir kimliği vardır, olmalıdır.Ancak yazık ki AKP zihniyeti bu bilince sahip değildir. Ülkemizin her ilinde, her yanında birbirinin kopyası olarak yükselen Toki, Kiptaş binaları bu zihniyeti çok açık biçimde ortaya koymaktadır.Kaldı ki bu gün belediyede yapılan toplantıda gördüğümüz projeler adeta vicdanları sızlatan mevcut sokak dokusuna hakaret ve ihanet eden planların hepsini yok sayıp yeniden planlayan, cepheleri karikatür gibi algılayan, sahil kıyısına kültür ve turizm yapıları adı altında yapılaşma olanağı sağlayan çok tartışılacak bir projedir.

Ayrıca burada Belediyenin ciddi bir samimiyetsizliği vardır. Şöyle ki;

Sahil kenarı için prefabrik olduğu söylenen binalar projede öyle okunmuyordu, parsel bazında planlama yapıldığı söylenirken ada bazında planlama olduğu projelerde çok net bir şekilde görülmektedir. Projeleri görenler bu planlamanın İstanbul’un en nemli tarihi merkezi olması gereken Fener-Balat-Ayvansaray’da mı yoksa herhangi bir ülkede herhangi bir ilin bir bölümü için mi yapıldığını anlayamazlar. Çünkü buradaki özgün doku tamamiyle kaldırılarak planlama yapılmaktadır. Avan proje olarak bizlere sundukları projelerin detaylarına inildiğinde, yaklaşık 50 m2 taban alanlı tescilli bina mecburen kanunlar gereği korunuyor. Ancak yanın adev bir kütle ilave edilerek!!!!

Tarihi Yapıları parsel bazında tek yapı olarak ele almak yerine ada bazında değerlendirerek, birleştirerek özgün plan şemaları yok ediliyor.
Yenileme Alanları Koruma Kurulu tarafından onaylanan avan projelerde cephe düzenleri değiştiriliyor. Cepheler adeta bir duvar süsleme sanatı ile mimari değil grafik yüzeyler elde ediliyor.Sokak silüetleri yok ediliyor.

Mevcut ayakta duran tarihi yapıların altlarına otopark ve bodrum katları inşa ediliyor, dolayısıyla cephe dışındaki kısımlar yıkılarak yeniden yapılıyor- Adalar bile zemin altında birleştiriliyor, mevcut yolların(sokak) altı dahi otopark olarak kullanılıyor.

Planlar insanda ortaçağ Avrupa’sındaki havasız kütlesel yapıları çağrıştırmaktadır.

Ayrıca mevcut yol aşağı alınarak zemin altındaki tüm tarihi kalıntıların üstünden buldozerle geçilecektir.

Tarihi binalardaki düşey sirkülasyon ve üst üste çalışan plan düzeni yok ediliyor, apartman düzenindeki yatay daire sistemi getiriliyor.
Proje Ekipleri hazırladıkları avan projelerde yaşayanlar izin vermediği için bina içlerine giremedikleri için , bu yapıların içlerinde var olan, kalem işi, ahşap tavan, demir elemanlar, özgün ahşap merdivenler gibi halen yerinde var olan tarihi niteliği olan yapı elemanlarından bağımsız olarak o binanın yıkılarak yapılmasına, yandaki parsel ile birleştirilmesine karar verdikleri için bu tarihi yapı elemanları çöpe atılıyor.

Tarihi yapı karakteri ile bağdaşmayan kat ilaveleri getiriliyor. Bazı adalarda 3-5 kat ilaveleri görülüyor. Tüm boşluklar doldurularak mono-blok yapılar ortaya çıkarılıyor.

Yenileme alanı olarak ilan edilen alanlarda; 5366 sayılı kanun kapsamına alınarak; 2863 sayılı Koruma Kanunu, Koruma Yüksek Kurulu İlke Kararları ile bağdaşmayan ayakta duran tarihi yapının yıkımı, tevhid (ada bazında), zemin altı kullanım, konut altı otopark, ilave kat gibi tarihi dokuyu yok edici inşaata izin veriliyor. İki kanun ve yönetmelikleri birbiri ile tam zıt hükümler içeriyor.

Avrupa Birliği’nin 7 milyon Euro hibesi ile , Avrupa Birliği ve Fatih Belediyesi tarafından ortaklaşa olarak 2003-2008 yılları arasında, 121 adet yapının yıkılmadan, özgün malzemesi ve plan düzeni ile, içindeki insanlar (ev-sahibi-kiracı) yerlerinden edilmeden restore edilmesi ile sonuçlanan, Fener-Balat Semtleri Rehabilitasyon Programı kapsamında olan 30’dan fazla tarihi yapının ve Balat Çarşı’sındaki dükkanların dahi yenileme projesi kapsamında yeniden değerlendirilerek, yıkılacak, yenilenecek binalar arasında yer alması, Fatih Belediye’sinin bu evlerin sahipleri ile yaptığı sözleşmelere, Avrupa Birliği, Hazine ve Fatih Belediyesi arasında yapılan anlaşmalara tamamen aykırı durum oluşturmakla kalmayıp, 5366 sayılı kanunun asıl amacı olan; yıpranan tarihi yapıların dışında hali hazırda restore edilmiş olan yapıların dahi proje kapsamına alınması; aslında amacın yıpranan tarihi yapıları ihya etmek olmadığını göstermektedir.

Mülk sahiplerine üç seçenek sunuluyor,

1. bizim projemize göre, bizim fiyatlarımızla kendin yap; ki m2 proje fiyatının 2500TL/m2maliyeti olduğunu ve belediyenin bu projeyi yaklaşık 3000 TL/m2 lik bir fiyata satacağını bu gün proje koordinatörü bizzat açıklamıştır.Yaklaşık 279.00 m2 alandan söz edildiğini düşünürsek bu fiyatın ne kadar fahiş olduğu açıkça görülür. Sadece yapılaşma olacak olan 112.000 m2 için de bu fiyatın çok yüksek olduğu ortadadır.
2. Mülkünüzün yarısını alalım biz yapalım;
3. Kamulaştırmalar adeta zoraki olarak yapılıyor. Sen istemesen de biz kamulaştırırız en iyisi sen anlaş deniliyor.
Mülkiyet hakkı gibi anayasa ile korunmaktadır.Bütün bu dolambaçlı entrikaların sebebi budur

PROJELERDEN EV SAHİPLERİNİN HABERİ YOK

Düşünün evinizin projesi çiziliyor, nasıl olacağı konusunda sizin bir dahiliniz olamıyor. Ne acı!

Fener-Balat yenileme alanında, aynı grup,(GAP) hem alan bazında imar planı hükmünde olan planları yapıyor, hem avan projeyi yapıyor, hem uygulama projesini yapıyor, hem uygulama işini üstleniyor, hem de tarihi binaları yıkılarak, birleştirilerek, altlarına ve üstlerine kat ilave edilerek ortaya çıkacak olan yeni durumdan tapu üzerinde pay alıyor. Bu halde kamu yararını gözetmekle yetkili, anayasa ve kanunlara bağlı belediye) nasıl kamu yararını gözetebilir? Fener-Balat’ta avan projeler yenileme kurulunda onaylandı ama hala tüm başvurulara ve yazışmalara rağmen ev sahiplerine projeler verilmiyor, gösterilmiyor.

İdare ve yüklenici arasında yapılan sözleşmeler hangi yasaya göre yapılmaktadır? Kimin malı için kiminle pazarlık edilip paylaşılıyor. Ev sahiplerinin daha haberi bile yokken, yüklenici ile idare paylaşım anlaşması yapıyor. İdare neden, hangi hakla bu işten pay alıyor?
Bu çalışmada mahalle ölçeğinde sosyo-kültürel, ekonomik durum incelenmeden; koruma amaçlı olmayan kararlar alınıyor, İstanbul geneli, tarihi yarımada gibi üst plan gerekleri hiçe sayılarak işlevlendirme yapılıyor bu alanlar ile ilgili hazırlanmış hiçbir mastır plan, koruma amaçlı imar planları kabul edilmiyor veya yapılmıyor.

Semt halkının gerçekten ne istediği ile ilgili hiç bir sosyal saha çalışması yapılmadan,ya da göstermelik olarak yapılarak yine kendi istedikleri kararları veriyorlar.

Ev sahipleri ile anlaşma sağlanamazsa, Kamulaştırma bedelleri kimler tarafından ödenecek? Bedelleri kim belirleyecek? Hepimizin verdiği vergiler mi kullanılacak, vergiler kullanılacak ise, yeni mülkler kimin olacak?

Ayrıca bu işin bir de kaynak durumu vardır.
Kamulaştırma hangi kaynak ile yapılacak?
Kamu yani bizler mi ödeyeceğiz?
Mal kimin olacak?

Ev sahiplerine yeni projelendirme sonucu ortaya çıkacak yeni toplam alan üzerinden değil, mevcut bina kullanım alanı üzerinden pay verileceği söyleniyor. Bu insanlar çekirdek aile olarak değil dede, nene, kardeşler şeklinde geniş aileler olarak yaşayarak ancak geçinebiliyorlar. Bu aileler ayrı evlerde nasıl geçinecekler? Burada niyet nedir? Bugünkü toplantıda adı geçen bölgeden varoş olarak söz edilmiştir. Orada adeta bir sözüm ona soylulaştırma çalışması yapılmaya çalışılmakta, açıkça görülmektedir ki oradaki insanlar uzaklaştırılarak villa tipi evler planlanmak mevcut sosyokültürel doku yok edilmek istenmektedir.Halbuki orada yaşayan halk sabah ekmeğini bakkaldan alıp manavdan, kasaptan alışveriş yapmak isteyen, komşuluk ilişkileri güçlü bir dokuda yaşamakta ve bu durumdan vazgeçmek istememektedir.

Mevcut Semt halkı ve esnafı yok ediliyor. Mahalle dayanışması ortadan kaldırılıyor. Evinin altındaki dükkanını kiraya vererek geçinen ailenin elinden dükkanı alınıyor.

Mimar Gülay Yedekci Arslan CHP Meclis Üyesi

****

Ali Emrah ünlü, Restorasyon Uzmanı Y.Mimar (İTÜ), emrah@fenerbalat.org / emrah@fenerbalat.org

“Türkiye’deki Korumacı mimarlara çağrı: Fener-Balat ve Tarlabaşı elden gidiyor!”

Değerli Korumacı-Mimar Meslektaşlar, Gözlerimizin önünde Fener-Balat- Ayvansaray ve Tarlabaşı ile ilgili tarihi yapıların akıl almaz yıkımını başlatacak kararlar alınıyor. Tarlabaşı ve Fener-Balat semt halkı dernekler kurarak bu yıkımın karşısında durmaya çabalıyor. Eğer bu çabalar karşılıksız kalırsa ; Özgün niteliklerini, plan şemalarını ve cephe düzenlerini hala koruyan19.yy sonu 20.yy başı ayakta kalabilmiş sivil mimarlık örnekleri bu semtlerde yok edilecek. Nasıl mı?

1-a) Tarihi Yapıları parsel bazında tek yapı olarak ele almak yerine ada bazında değerlendirerek, birleştirerek özgün plan şemaları yok ediliyor.
b) Yenileme Alanları Koruma (ma) Kurulu tarafından onaylanan avan projelerde cephe düzenleri değiştiriliyor. Cepheler tiyatro dekorları haline getiriliyor.
c) Mevcut ayakta duran tarihi yapıların altlarına otopark ve bodrum katları inşa ediliyor, dolayısıyla cephe dışındaki kısımlar yıkılarak yeniden yapılıyor- Adalar bile zemin altında birleştiriliyor, mevcut yolların(sokak)altı dahi otopark olarak kullanılıyor.
d) Tarihi binalardaki düşey sirkülasyon ve üst üste çalışan plan düzeni yok ediliyor, apartman düzenindeki yatay daire sistemi getiriliyor.
e) Proje Ekipleri hazırladıkları avan projelerde bina içlerine giremedikleri, (ev sahipleri izin vermediği için) , bu yapıların içlerinde var olan, kalem işi, ahşap tavan, demir elemanlar, özgün ahşap merdivenler vs. gibi halen yerinde var olan tarihi niteliği olan yapı elemanlarından bağımsız olarak o binanın yıkılarak yapılmasına, yandaki parsel ile birleştirilmesine karar verdikleri için bu tarihi yapı elemanları baştan kaybedilmiş oluyor.
f) Tarihi yapı karakteri ile bağdaşmayan kat ilaveleri getiriliyor. Bazı adalarda 3-5 kat ilaveleri görülüyor. Tüm boşluklar doldurularak ‘mono-blok’ yapılar ortaya çıkarılıyor.
g) Yenileme alanı olarak ilan edilen alanlarda; 5366 sayılı kanun kapsamına alınarak; 2863 sayılı Koruma Kanunu, Koruma Yüksek Kurulu İlke Kararları ile bağdaşmayan ayakta duran tarihi yapının yıkımı, tevhid (ada bazında), zemin altı kullanım, konut altı otopark, ilave kat gibi tarihi dokuyu yok edici inşaata izin veriliyor. İki kanun ve yönetmelikleri birbiri ile tam zıt hükümler içeriyor.

2-Avrupa Birliği’nin 7 milyon Euro hibesi ile , Avrupa Birliği ve Fatih Belediyesi tarafından ortaklaşa olarak 2003-2008 yılları arasında, 121 adet yapının yıkılmadan, özgün malzemesi ve plan düzeni ile, içindeki insanlar(ev-sahibi-kiracı ) yerlerinden edilmeden restore edilmesi ile sonuçlanan, ‘Fener-Balat Semtleri Rehabilitasyon Programı’ kapsamında olan 30’dan fazla tarihi yapının ve Balat Çarşı’sındaki dükkanların dahi yenileme projesi kapsamında yeniden değerlendirilerek, yıkılacak, yenilenecek binalar arasında yer alması, ‘Fatih Belediye’sinin bu evlerin sahipleri ile yaptığı sözleşmelere, Avrupa Birliği, Hazine ve Fatih Belediyesi arasında yapılananlaşmalara tamamen aykırı durum oluşturmakla kalmayıp, 5366 sayılı kanunun asıl amacı olan; yıpranan tarihi yapıların dışında hali hazırda restore edilmiş olan yapıların dahi proje kapsamına alınması; aslında amacın yıpranan tarihi yapıları ihya etmek olmadığını göstermektedir.

3-Bu semtlerde yaşayan insanlar yerlerinden edilecek. Nasıl mı?
a) Mülk sahiplerine üç seçenek sunuluyor, kendin yap (bizim projemize göre); biz yapalım (mülkün yarısını alalım); kamulaştıralım.
b) Mahalle ölçeğinde sosyolojik, kültürel, ekonomik durum yeterince incelenmeden; koruma amaçlı olmayan kararlar alınıyor, İstanbul geneli, tarihi yarımada gibi üst plan gerekleri hiçe sayılarak işlevlendirme yapılıyor bu alanlar ile ilgili hazırlanmış hiçbir ‘master-plan’, ‘koruma amaçlı imar planları’ kabul edilmiyor veya yapılmıyor.
c) Kamulaştırma aba altındaki sopa olarak kullanılıyor. Razı ol yoksa kamulaştırırız deniliyor. Kamulaştırma hangi kaynak ile yapılacak? Kamu yani bizler mi ödeyeceğiz? Mal kimin olacak?
d) Ev sahiplerine yeni projelendirme sonucu ortaya çıkacak yeni toplam alan üzerinden değil, mevcut bina kullanım alanı üzerinden pay verileceği söyleniyor. Bu insanlar çekirdek aile olarak (büyükanne-büyükbaba, ebeveyn, çocuk, gelin-damat ve torunlar) bu yapılarda aynı tencerede pişen yemek ile karınlarını doyuruyorlar, bu şekilde dayanışma ile ayakta kalıyorlar. Bu aileler mekansal olarak ayrıldıklarında, hangi gelir ile geçinebilecekler?
e) Mevcut Semt halkı ve esnafı yok ediliyor. Mahalle dayanışması ortadan kaldırılıyor. Evinin altındaki dükkanını kiraya vererek geçinen ailenin elinden dükkanı alınıyor.

4-Ev sahiplerinin evleri ile ilgili kararlar alınıyor ancak ev sahiplerine haber verilmiyor, sürece katılmaları sağlanmıyor, şeffaflık ilkesi göz ardı ediliyor.
a) Fener-Balat ve Tarlabaşı yenileme alanlarında, proje, imar planı, uygulama yapacak ve tapudan pay alacak tüzel kişi aynı; kuvvetler ayrılığı ilkesi hiçe sayılmış. Aynı grup, hem alan bazında imar planı hükmünde olan planları yapıyor, hem avan projeyi yapıyor, hem uygulama projesini yapıyor, hem uygulama işini üstleniyor, hem de tarihi binalar yıkılarak, birleştirilerek, altlarına ve üstlerine kat ilave edilerek ortaya çıkacak olan yeni durumdan tapu üzerinde pay alıyor. Bu halde kamu yararını gözetmekle yetkili, anayasa ve kanunlara bağlı belediye (idare) nasıl kamu yararını gözetebilir? Fener-Balat? ta avan projeler yenileme kurulunda onaylandı ama hala tüm başvurulara ve yazışmalara rağmen ev sahiplerine projeler verilmiyor, gösterilmiyor.
b) Semt halkının gerçekten ne istediği ile ilgili hiç bir sosyal saha çalışması (anket) yapılmadan kararlar üretiliyor.
c) Ev sahipleri ile anlaşma sağlanamazsa, Kamulaştırma bedelleri kimler tarafından ödenecek? Bedelleri kim belirleyecek? Hepimizin verdiği vergiler mi kullanılacak, vergiler kullanılacak ise, yeni mülkler kimin olacak? Bu işi üstüne alan grup mu bu bedelleri ödeyecek, (kamulaştırma usulüne aykırı)? TOKİ mi devreye sokulacak? (yeni ortaya çıkan konutlar sosyal konut olarak mı satılacak)? Mülkiyet hakkı gibi anayasa ile korunan bir hak ev sahiplerinin elinden nasıl alınabilecek. İdare ve yüklenici arasında yapılan sözleşmeler (kat karşılığı inşaat sözleşmeleri) hangi yasal zemine oturuyor? Kimin malı için kiminle pazarlık edilip paylaşılıyor (başka deyişe kimin malını kime satılıyor)? Ev sahiplerinin daha haberi bile yokken, yüklenici ile idare paylaşım anlaşması yapıyor. İdare neden, hangi hakla bu işten pay alıyor? (Tarlabaşı’nda zemin altında yapılacak olan yeni katlar Belediye’ye devr ediliyor.) Meslektaşlar, bu plan 2006 yılından itibaren adım adım uygulanıyor, önce kanun (5366),sonra kamulaştırma (tüm adaların kamulaştırma kararları alınmış durumda)*,avan proje onayı, ŞİMDİ BURADAYIZ, ev sahipleri ile anlaşma (veya kamulaştırma), uygulama proje onayları, İNŞAAT (tarihi yapıların yıkımı da diyebiliriz), PAYLAŞIM. Henüz geç değil ancak geri dönülmez eşik çok yakın. Eğer bizler şimdi bir şeyler yapmaya uğraşmazsak, iş işten geçmiş olacak ;Bu güzelim tarihi yapılar yıkılacak, yerlerine onların güzelliğine, tarihselliğine, doğallığına yakışmayan dekor cepheler ve yepyeni plan düzenleri getirilecek. Bu semtlerdeki insanlar topluca yerlerinden edilecek, sosyal yapı, mahalleli yapısı, esnaf yapısı tamamen değişecek. Hem tek yapı ölçeğinde hem de mahalle ölçeğinde tarihi doku içindeki insanlarla birlikte ortadan kaldırılacak. Bu kısa bilgilendirmenin sizleri yaklaşan bu büyük tehlikeye karşı biraz daha duyarlı olmanıza sebep olmasını umarım. Konu ile ilgili olarak Fener-Balat- Ayvansaray Mülk Sahipleri ve Kiracıların Haklarını Koruma Derneği www.febayder.com, http://www.febayder.com/ , Tarlabaşı Mülk Sahipleri ve Kiracıların Haklarını Koruma Derneği, Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi www.mimarist.org, www.mimarist.org,. şu an aktif olarak hem yasal platformda, hem mahallelileri bilinçlendirme-bilgilendirme alanında hem de kamuoyu yaratma alanında çalışmalarını sürdürüyor. Ancak daha çok katkı, daha çok ses, daha çok duyarlı aydının katılımına ihtiyaç var.

LÜTFEN BU SESE KULAK VERİN ve HEMEN ŞİMDİ KÜÇÜK BİR ARAŞTIRMA YAPARAKGERÇEKLERLE YÜZLEŞİN, BUNU ŞİMDİ YAPMAZSAK YARIN ÇOK GEÇ OLACAK VE BUNDANSONRA KORUMA ADINA YAPACAKLARIMIZIN HİÇ BİR ANLAMI KALMAYACAK ÇÜNKÜ BU MODELTÜM TÜRKİYE’YE YAYILACAK HIZLA TARİHİ ALANLARIN YOKOLUŞU BAŞLAYACAK.LÜTFEN BU ÇAĞRIYI KONU İLE İLGİLİ OLDUĞUNU DÜŞÜNDÜĞÜNÜZ HERKESE ULAŞTIRIN.
Ali Emrah ÜNLÜ, Restorasyon Uzmanı Y.Mimar (İTÜ), emrah@fenerbalat.org
emrah@fenerbalat.org .

Mimar Emre Arolat’ın Fener-Balat-Ayvansaray Projesi ile İlgili Önemli Açıklamaları…

Bu kentsel dönüşüm hikayesi, aramızda çok konuştuğumuz, sorunsallaştırdığımız bir şey.
En son Tarlabaşı ve Fener Balat projeleri bizi, ciddi anlamda bu konuyu deşmeye sürükledi.
Çünkü Fener Balat projesine çağrıldığımızda bizden bir takım tasarımlar istediler.
Ben ilk toplantıya gittiğimde bu kentsel dönüşüm denen şeyin modeli nedir diye sordum. Bunu önemli buluyorum çünkü.
Bu “değer arttırımı” modeli dediler. Pek anlayamadım. Şöyle açıkladılar bu modeli; ‘Mesela oradaki bir adam 100m2’lik bir evde oturuyor, bunun yarısını alacağız. Evi yıkıp, ona 50 m2’lik yeni bir yer vereceğiz Ama eskiden 100 lira eden ev, bu operasyondan sonra 200 lira etmeye başlayacak. Böylece değer arttırma modeliyle biz de alan kazanmış olacağız.
‘ Adamın evinin yarısını alıyor musunuz siz dedim. Evet dediler ama öbür yarısı daha kıymetli hale geliyor. Kaç kişiden bahsediyoruz? Binlerce kişi. Bu binlerce kişiye şunu mu söylüyorsunuz aslında dedim; siz buradan pılınızı pırtınızı toplayıp gidin, artık bizim çocuklar gelip oturacak buraya. Alı al moru mor çıktım dışarı.
Ondan sonra bir toplantı daha düzenlendi, böyle danışmanlar, hocalar var hepimizin çok iyi bildiği isimler. Belediyeden de birkaç yetkili. Yatırıma önayak olan holdingin yöneticileri ve orayı tasarlaması söz konusu olan mimarlar. Neredeyse hepsi arkadaşlarım. Haftada birkaç kere gördüğüm, aynı mekanda bulunduğum insanlar bunlar. Parça parça porsiyonlar oluşturulmuş holdingin mimarları tarafından.
Burası senin, burası benim… deniz kenarını da bir grup almış, zaten bir çalışmada yapmış daha önceden. Bir sunuş yaptı onlar. Hayli yapısal bir yaklaşımdı. Hatta yapısalcı bile diyebilirim. Hiçbir sosyolojik katman yoktu sunuşta. Hayal kırıklığının ilk perdesiydi benim için bu sunuşu izlemek.

Sonra konuşmalar ‘Fener Balat’ın mevcut yapı örüntüsünün düz veya tırtıklı olması üzerine yoğunlaştı. Her kafadan bir ses. Çok yaratıcı bir durum. Bunların hepsi mimar arkadaşlar. Ortadaki sosyal tutarsızlıklar kimseyi ilgilendirmiyor olamaz herhalde diye düşündüm bir süre. Sonra baktım ki hikaye iyiden iyiye anlamsızlaştı. Şaşkınlık ve dehşet içinde bir dakika dedim, bu modeli konuşmayacak mıyız? Biz ne yapıyoruz, buraya neden geldik?

Şimdi burada mimarlık konuşacağız dediler bunun karşısında. Tam olarak kavrayamadım önce ne demek istediklerini. Sonra anladım biraz. Kusura bakmayın dedim, mimarlık bütün bu kontekstten azade bir uğraşı alanı değil, bunu bir konuşalım. İtiraf edeyim ki masadaki yirmi kişinin en az yarısının bu kanala gireceğini, sözün mecrasının yön değiştireceğini umuyordum hala o saniyeye kadar. Bu sorumsuzluğu nasıl sindiririz içimize, böylesine bir ayağı bu denli sorunlu bir projenin içinde bizler nasıl var oluruz falan derken, tam o sırada bir arkadaşım ‘Ya boş ver şimdi bunları Emre, buranın trafiği ne olacak dedi?’.
Arkama bakmadan çıktım o gün oradan.
Sonra da kısa bir mektup yazarak bu projenin içinde yer almayacağımı bildirdim yatırımcı firmaya.

‘Şimdi sen gittin ama iyi olmadı, senin yerine bilmem kim geldi, o da güzel binalar yapamıyor diyor şimdi arkadaşlar. Yani bütün dert bundan ibaret. Orada güzel binalar yapılacak, biz mimarlar böyle bir kurgunun içinde bulunacağız ve bunu da sorgulamayacağız.
Ben böyle bir işbirliğini hakikaten hazmedemedim. Bu projelerin bu ölçütlerle tasarlanmalarını çok sorunlu buluyorum. Bu sorgulamayı yapmayan mimarlara da dehşet içinde bakıyorum. Sanki ortada yapacak başka iş, başka proje yokmuş gibi…

Şunu vurgulamam lazım. Bir kentin belirli bölgelerinin modern dünya içinde kendi dinamikleriyle değişmesini çok olağan buluyorum. Para el değiştiriyor, yerler el değiştiriyor, bütün bunlar olağan. Olmasın, hiçbir şey el değiştirmesin gibi bir naif bir temenniden uzak durduğumu söylemeliyim tam bu noktada. Kent nasıl kuruluyorsa öyle de çözülür.
Demografik, sosyolojik, ekonomik, politik ve diğer faktörler doğal koşullayıcılarıdır bu çözülmelerin. Ama siz bir holding eliyle binlerce kişiye birden, bir anda, ‘kalkın siz artık Halkalı’ya gidin orada oturun’ derseniz olmaz.
Orada yaşayanların hiçbir şeyden haberi yok. Ne proje biliyorlar ne de başka şey.

Bir gün bir anda önlerine konacak hazırlanan senaryo. Sevsinler ya da sevmesinler, yapacak hiçbir şeyleri, düşünmeye bile zamanları olmayacak. Defibela kabilinden gidecekler uzaklara. O toplantıda bulunan danışman mimar abilerden bir tanesi şöyle demişti bana: ‘Emre sen farkında mısın, bu adamlar doğru düzgün masada oturup çatal bıçakla yemek yemeyi bile bilmiyorlar.’
Hayatım boyunca unutmayacağım bu cümleyi.
Çıktım dışarıya ve benim kentsel dönüşüm maceram da böylece bitmiş oldu.”

KAYNAK: Akitera

***

Fener-Balat Ayvansaray Mülksahipleri ve kiracılarının Haklarını Koruma ve sosyal Yardımlaşma Derneği olarak, Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir’e taleplerimizi ilettik. Taleplerimiz ve görüşmeyle ilgili Derneğimizin izlenimlerine ilişkin metinler şöyle:

FATİH BELEDİYE BAŞKANLIĞINA…

Fatih İlçesi FENER-BALAT-AYVANSARAY Mülk Sahipleri ve Kiracılarının Haklarını Koruma ve Sosyal Yardımlaşma Derneği olarak Fatih Belediyesinden taleplerimiz aşağıdadır:

-Her şeyden önce biz mahallemizden gitmek istemiyoruz. Evlerimizde, aynı sokağımızda ve yerimizde, mahallemizin aynı kültürel doku ve yapısı içinde, komşuluk ilişkilerimizi ve geleneksel yaşam biçimimizi koruyarak yaşamaya devam etmek istiyoruz.

-Mahallemizden ekmek yiyen, kendi ekmek teknelerinden geçinip giden küçük esnaf ve işletme sahiplerinin, mahallemizde uygulamayı düşündüğünüz ‘Kentsel Dönüşüm Projesi’ kapsamında dönüşüm kurbanı olmamalarını, aynen bugün olduğu gibi varlıklarını sürdürebilmelerini, kısacası ekmek teknelerinden olmamalarını istiyoruz. Bunun için de onların asla rekabet etme şansının olmadığı ve bu anlamda ‘yok edilmelerinin fermanı olan’ lüks oteller, alış veriş merkezleri ve restoranların mahallemizde oluşturulmasını kesinlikle istemiyoruz. Bunu sadece mahalle esnafımızı korumak için değil aynı zamanda da kendi mahalle yapımızı ve kültürümüzü korumak için de istiyoruz.

-Biz bir ETİLER; ULUS; BEBEK; ORTAKÖY olmak istemiyoruz; İstanbul’un her yerinde bu tür homojenleşmiş, birbirine benzeyen, betonlaşmış, ruhsuzlaşmış, bireyselleşmiş semtler zaten var; bizim gibi kendine özgü tarihi ve mimarı dokusu olan, mahalle yapısı olan, sıcak ve geleneksel ilişkilerin hala yaşayabildiği yerler artık neredeyse kalmadı. Bu yüzden biz asıl bizim gibi semtlerin yaşatılması, korunması gerektiğini düşünüyoruz; Bu konuda Fatih Belediyesinin sadece duyarlılığını değil desteğini de bekliyoruz.

-Fener-Balat Tarihi Çarşısı’ bir benzeri daha olmayan geleneksel ve tarihi bir esnaf birliği ve çarşı örneği olması açısından, ‘ortak bir dünya mirası’ dır ve mutlaka korunmalıdır. Tarihi, mimari, ticari özellikleri aynen sürdürülmeli, işlevsiz hale gelmiş bölümleri yeniden restore edilerek çarşıya kazandırılmalı ve çarşının bütünsel ruhu yeniden sağlanmalıdır. Gerekirse çarşının ruhuna özgü canlı bir ortam yaratılması için çarşıdaki esnaf ve ticaret desteklenmelidir.

-Türkiye Sroptimist Klüpleri Federasyonu’nun bölgemizde Belediye’ye ait bir binada 25 iş kadınının girişimciliğinde uygulamayı düşündüğü projeyi ilk duyduğumuzda, bölgemizde iş ve istihdam yaratılacağını düşünerek sevinmemize rağmen bu gün bu girişim bizi çok endişelendirmektedir. Çünkü projeyi ayrıntılı incelediğimizde ve bölgeyle ilgili Kentsel Dönüşüm Projesinde ağırlıklı olarak lüks otellere, turizm işletmelerine, alış veriş merkezlerine ağırlık verildiğini göz önünde bulundurduğumuzda, bunun bizim gençlerimize iş ve beceri kazandırmak ve istihdam yaratmaktan çok, bölgede yapılması düşünülen lüks otel ve restoranlar için alt yapı oluşturma ve oralarda çalışacak aşçı ve garsonları yetiştirme amacına dönük bir proje olduğunu fark ettik. Bir anlamda bizim en çok korktuğumuz, mahalle yapımızı bozacak, bizi biz olmaktan çıkaracak o lüks otel ve alış veriş merkezlerinin, büyük turistik işletmelerin meşrulaştırılmasına başka bir biçimde onay vermemiz isteniyordu. Bunu yapamazdık, artık bu projeden heyecan da duyamazdık, duymuyoruz da…

-Bunun yerine bölgemiz ve mahallemizin zaten doğal bir turistik alan olması ve hiç tanıtımı yapılmasa bile tarihi ve kültürel özelliklerinden dolayı bir çok yabancı turisti kendisine çekmesi nedeniyle, şu anda halen mahallemizde mevcut örneklerinin bulunduğu, gençlerin meslek öğrenimini ve beceri kazanmasını destekleyen el sanatları ve turistik eşya yapımına dayalı küçük atölyelerin daha yaygınlaştırılması ve sayılarının çoğaltılması esas amaç olmalıdır. Sırf lüks otel ve restoranların ihtiyacını karşılamaya yönelik garsonluk ve aşçılık eğitiminde uzmanlaşmak yerine cam işleme, tahta oymacılığı, takı, süs eşyaları, resim, heykel ve el sanatları üzerinde beceri kazanmak üzere kurulan bu atölyelerde gençler sadece meslek ve beceri kazanmayacaklar aynı zamanda ürettikleri bu eşyalar atölyelerin satış kısmında değerlendirilerek gelir de kazanacaklardır. Ayrıca bu atölyelerde birlikte çalışmanın, sosyalleşmenin, dayanışmanın tadına varan gençler daha sağlıklı ve üretmenin mutluluğuna ermiş bireyler olarak topluma kazandırılmış olacaklardır.

-Evlerimizin onarılması, restore edilmesi konusuna gelince; bizler evlerimizin onarılmasını, restore edilmesini, mahallemizin güzelleştirilmesinin, binalarımızın sağlamlaştırılmasını tabii ki istiyoruz ama bizim haberimiz olmadan, evlerimiz, yuvalarımız hakkında kamulaştırma kararının alınmasını, ihale edilmesini, projelendirilip onaydan geçmesini hazmedemiyor, kabullenemiyor, protesto ediyoruz!!! Bu sürecin gerçekleşme biçimini, kullanılan yöntem ve usulleri doğru bulmuyoruz.

-Bu bizim barınma hakkımıza saldırıdır…
-Bu bizim yaşama hakkımızın tecavüzüdür…
-Bu bir insan hakları ihlalidir ve İnsan Hakları Evrensel beyannamesine de aykırı bir durumdur. Bunun iç hukuktaki düzenlemeleri görünürde yasal olsa da meşru değildir, kabul edilemez… Çünkü ulusal hukuktan daha üstün evrensel hukuk vardır ve yaratılan özel hukuk alanı yasal görünse de barınma hakkımızı ve yaşama hakkımızı ihlal ettiği için evrensel hukuka aykırıdır.

-Biz evlerimizin restorasyonunu bize imkan tanınması yoluyla kendimiz yapmak istiyoruz. Ve bunu evlerimizin şu anki tarihi ve mimari özelliklerini koruyarak yapmak istiyoruz. Bu yüzden yenileme ve yıkım anlamına gelen ‘bütünleşik yapı’ ve ‘ada bazında yenileme’ kavramlarına karşı çıkıyoruz. Esas olarak mahallemizde çok katlı lüks binaların yapılmasına, mahalle dokumuzu bozacak diğer büyük semtler gibi bizi de homojenleştirecek, kimliksizleştirecek, bireysel yaşamaya zorlayacak türden bir yapılaşmaya gidilmesine tepki duyuyoruz ve buna destek vermiyoruz.

-İnşaatlar sırasında mahallemizden topyekün taşınmayı kesinlikle istemiyoruz. Çünkü mahallemizde, yenileme alanı içinde dahi binaların %80’i küçük onarımlarla restore edilebilecek durumdadır. Bunun için bölgenin boşaltılmasına gerek yoktur.

-Bu arada belediyenizin deprem konusundaki tezlerini kötü niyetli ve yıkıma gerekçe hazırlama yaklaşımı olarak değerlendiriyoruz. Bölgemizdeki binaların iç içe geçmiş yapısı ve çok katlı olmaması zaten depreme dayanıklı özel bir mimari yaklaşımın sonucudur. Bu yapılara müdahale tam tersi deprem riskini arttıracaktır. Şimdiye kadar bu binalar İstanbul’daki en büyük depremlerde bile yıkılmadıysa bu özel depreme göre uyarlanmış mimari özelliklerinden dolayıdır. Yine tam tersine buralarda yapılması düşünülen çok katlı, her kata büyük ağırlıkların yükleneceği bina şekli, zaten çok dar zemin üzerinde bulunan ve bu tür yapılaşma için uygun olmayan bölgemiz için asıl büyük riskler ve tahribat tehdidi taşımaktadır. Her hangi bir büyük depremde hem nüfus daha fazla olduğu için hem de binalar çok katlı olduğu için ölümler ve yıkım korkunç boyutta olacaktır. Çok gelişmiş deprem teknolojileriyle bile bölgenin özel yapısından dolayı bunu önlemek mümkün olmayacaktır.

Son olarak tarihin hiçbir döneminde halka rağmen hiçbir hareket uzun vadede başarılı olmamıştır ya da halka karşı işlenen suçlar tarihte bir şekilde cezasını bulmuştur. Örneğin bir halka yapılabilecek en büyük kötülük olan soykırım tehcir suçu, bir halkın baskıyla yerinden sürülmesi bu tür suçlara örnektir. Biz Fener-Balat-Ayvansaray halkı olarak kendi rızamız ve haberimiz olmadan, devlet gücü ve olanakları kullanılarak tapulu mülklerimizin kamulaştırılmasını, özel bir sermaye grubuna ihale edilerek projelendirilmesini, yine devlet gücü kullanılarak tapulu evlerimizin iznimiz dışında yıkılmasını halka karşı işlenmiş bir insanlık suçu olarak kabul ediyor ve suç duyurusunda bulunuyoruz.

***

ASUMAN YEŞILIRMAK

Dönüşe dönüşe tükenen ve yeniden üretilen kent ile kentli

Tasarım ve değişim değeri hesaplarından öteye geçemeyen kentsel dönüşüm projelerinde, insanların tepkileri, sosyal güvenceleri saydıkları yaşam alanlarını koruma çabaları ya da zorunlu kalacakları yeni tercihlerin yaratabileceği işsizlik, evsizlik, sosyal ayrışma sorunları hesaba katılmıyor

1999 depreminden bu yana kent gün demimizi çokça meşgul eden bir kavram oldu “kentsel dönüşüm.” Basın yayın organlarında sık sık bu konuyla ilgili haber, yorum ve eleştirileri izliyoruz. Sürekli değişen ekonomik ve sosyal koşulları ile kentler sürekli ve dinamik bir değişim içinde. 1950`lerden bu yana dönüşen kentlerimiz bir yandan çevrelerindeki ekolojik alanları giderek tüketti. Diğer yandan gecekondulaşma, af uygulamaları, yık-yap-sat uygulamaları, siyasi imar operasyonları ve izole sitelerle devam eden kentlerin kendini tüketme ve yeniden üretme döngüsü şimdilerde daha çok “kentsel dönüşüm” adı altında “küresel/siyasi” imar operasyonları olarak gündemimizde.

İNSANA DAİR İZLER…

Büyük kentleri büyüme ve yayılma sürecinden, dönüşüm sürecine yönelten nedenler genellikle aynı. İstanbul`da olduğu gibi sanayileşme sürecinde göç alan kentler aynı hızla ve büyük altyapı eksiklikleri ile kentleşiyor, büyüyor giderek çeperlere daha fazla yayılıyor. Dar gelirliler kent çevresinde dalga dalga illegal yerleşim bölgeleri oluştururken orta ve yüksek gelir grupları kent merkezlerinden kaçıp kent dışında uyku şehirleri oluşturuyor. Bir yandan çeper yerleşmeleri ile boşluklar dolarken diğer yandan merkezi alanlar köhneleşmeye başlıyor. En yoksullar buralara yerleşiyor. Yayılma nedeniyle uzun mesafelerde trafik yükü, zaman kaybı ve ekonomik kayıp artıyor, ekolojik alanlar geri dönülmez biçimde tahrip oluyor ve yeniden kent merkezlerine yönelim başlıyor. Sonuçta bir yandan kent topraklarının böylesine tüketilmesi diğer yandan küreselleşme etkileri, teknolojik gelişmeler, neo-liberal politikalarla gelen makro ekonomik değişiklikler bütün büyü kavramıyla ilgili Batı kentleşme yazınında birçok tanım bulunuyor. Bu tanımlamalarda dönüşümün yalnızca fiziksel ve ekonomik boyutundan değil, sosyal, çevresel iyileştirme ve sürdürülebilirlik boyutlarından da söz ediliyor. Ülkemizde de son yıllarda ardı ardına kentsel yenileme /dönüşüm projeleri gündeme geliyor. Kentsel yenileme ve kentsel dönüşüm amaçlı yasalar ve yasa taslakları hazırlanıyor. Ama içlerinde insana dair hiçbir iz yok. Yapılan bütün kentsel yenileme ve dönüşüm projelerinde gayet kapsamlı analiz çalışmaları yapılıyor, çeşit çeşit tasarım projeleri yapılıyor, gayrimenkul değerleme hesapları yapılıyor ama işin sosyal boyutu, insan boyutu yok, ya da birkaç içi boş slogandan öteye gidemiyor.

Gecekondu olarak başlayıp sözde ıslah edilmiş ya da kent merkezlerindeki köhneleşme sonucu emlak değerleri dibe vurmuş, en yoksulların yaşadığı alanlarda, gayrimenkullerin şimdiki değeri ve uygulamadan sonraki değeri hesaplanacak. Tapusu olmayanlara enkaz bedeli verilecek, olanlara yerine göre orada veya kentin başka bir yerinde konut verilecek. Aradaki değer farkı da yirmi yıla kadar borçlandırılarak insanların sırtına yüklenecek. “Bu iş, işte bu kadar basit!” Bir de şu kentsel dönüşüm yasası meclisten çıksa başka hiçbir sorun kalmayacak projeler hemen uygulanmaya başlanacak.

Sorulacak çok soru var… Yaşadığı yerin değer artışını ödeyemeyenler kent topraklarının bu kadar kısıtlı olduğu bu kentte nereye gidecekler? Sırtlarına yüklenen borçları ödeyemezlerse ne olacak? Kent merkezlerinde büyük çoğunluğu oluşturan yoksul kiracılar ne olacak? Cevaplar hazır; “Onlar zaten işgalciler, kent merkezlerine gelip yerleşenlerse köyden gelmişler böyle değerli yerlerde yaşamayı hak etmiyorlar. Hem zaten İstanbul artık sanayi kenti değil hizmet kenti, bilgi üreten kent olacak, artık onlara ihtiyacımız kalmayacak. Eğer bu kentte yaşamanın bedelini ödeyemiyorlarsa Anadolu`ya geri dönsünler. Hatta İstanbul`a göçü durdurmak için vize de koyarız. Biz buralarda siteler, rezidanslar, Osmanlı konakları, villalar vs yapacağız.” Genel söylemlerden çıkan mantık bu. Bu yaklaşımlar doğal olarak karşı tepkileri doğuruyor. Kentsel dönüşüm meselesiyle karşılaşan bütün mahallelerde giderek tepkiler örgütleniyor. Öncelikle kendi iradelerini yok sayan bütün plan ve projelere binlerce itiraz dilekçeleri veriyorlar.

`BİZİM SÖZ HAKKIMIZI UNUTTUNUZ!`

Genellikle tek tip olan bu dilekçelerde esasen diyorlar ki “Biz bu kentte yaşıyoruz, bizim söz hakkımızı unuttunuz. Bize işgalci diyorsunuz ama bu ülkenin sanayisini geliştirmek için bizim emeğimizi talep ettiniz geldik. Başka şansımız da yoktu, ne emeğimizin pazarlığını yaptık ne de nerede yaşayacağımızın. Başımızın çaresine baktık, gecekondularımızı yaptık, çamurlu sokaklarda yaşadık, çeşmelerden su taşıdık. Giderek sokaklar, mahalleler olduk. Devlet buna göz yummakla kalmayıp teşvik etti. Oylarımız karşılığında bize tapu, elektrik, su verdi. Neredeyse elli yıldır burada bir yaşam kurduk, çocuklar torunlar yetiştirdik. Şimdi bizi öyle kolayca silkeleyip atamazsınız.” Sanayi kentinden hizmet/bilgi kentine dönüşme vizyonu olan İstanbul`da vasıfsız işgücünün artık safra olarak görülmeye başlanmasına gelince: Üretimin tümüyle yok edilmesi akıl karı değil. Ayrıca ileri teknolojili endüstri ve hizmet sektörüne dönüşüm, istihdam yapısının da dönüşümünü gerektirecek. Endüstrinin başka yerlere gitmesi vasıfsız işgücünü de tümüyle beraberinde götürmeyecek. Bu kente göçmüş ikinci, üçüncü kuşakları yetiştirmiş olan işgücünün büyük bölümü için tersine göç gerçekleşmeyecek. Ayrıca hizmet sektörü sayısal olarak sanayi işgücünden daha az değil daha nitelikli işgücüne ihtiyaç duyar. Bu nedenle işsizlik ve sosyal patlamaları önlemek için işgücü kalitesini artırmaya yönelik eğitim boyutunu da içeren sosyal geliştirme projelerini de düşünmek gerekiyor. Ancak geçmişte nasıl en kolay ve en ucuz şekilde konut edindirme yolu olarak gecekondu teşvik edildiyse, mülkiyete dayalı olmayan sağlıklı ve güvenli konut politikaları yerine, kamu arazileri içinden çıkılmaz hukuki sorunlar yaratarak parçalanıp dağıtıldı ise, bugün yine kentsel dönüşüm meselesi de en basit ve en kestirmeci yaklaşımlarla ele alınıyor. Tasarım ve değişim değeri hesaplarından öteye geçemeyen kentsel dönüşüm projelerinde, insanların tepkileri, sosyal güvenceleri saydıkları yaşam alanlarını koruma çabaları, ya da zorunlu kalacakları yeni tercihlerin yaratabileceği işsizlik, evsizlik, sosyal ayrışma ve kutuplaşma sorunları hesaba katılmıyor.

BU HESAPTA BİR YANLIŞLIK VAR!

Ayrıca bu değişim değeri hesaplarında da sanki bir büyük yanlışlık var; yeni yasal düzenlemelerine amacı her ne kadar tarihi mirası korumak, deprem zararlarını azaltmak vs olsa da şu anda kent gündemindeki dönüşüm projelerinin hepsi potansiyel rantı çok yüksek olmasına karşın ekonomik, sosyal ve hukuki anlamda en güçsüz insanların yaşadığı yerlerden başladı. Bu öncelik yapılan matematiksel yanlışı daha çarpıcı bir biçimde gösteriyor. Projelerdeki tasarım sorunlarına, estetik sorunlara, koruma bilincindeki çarpıklıklara, “tarih icat etme” ve tarihi yanıltma sorunlarına girmeyeceğim. Ancak nasıl yapılırsa yapılsın bu alanlarda ortaya çıkacak olan rantlar o derece yüksek ki şu andaki değerlerini öyle üçe beşe değil, yerine göre yirmiye, otuza, belki çok daha fazlaya katlayacak değerler çıkacak ortaya. Projelerdeki bu değerleme hesaplarının gerçeği yansıttığına inanmak çok zor ve şu sorular akla takılıyor; ortaya çıkacak değer farkları gerçekten doğru hesaplanıyor mu? Hata payları hangi mertebelerde olabilir? Kamuoyu gerçek değerleri gerçekten öğrenebilecek mi? Bu büyük değer farkları nasıl paylaşılacak? Ne kadarı kamuya dönecek? İnsanlar yerlerinden edilip belki de ödeyemeyecekleri borç yükleri altına sokulurken ve bu ranttan onlara hiç pay düşmezken, kimlere düşecek? Yoksa buhar olup havaya mı karışacak?

DEPREMİNİ BEKLEYEN KENT

İstanbul bütün bu değişimlerin çarpıcı bir labora-tuvar alanı ve bütün bu sorunlara ilaveten depremini bekleyen bir kent. Fiziksel ve sosyal olarak büyük oranda sağlıksız, niteliksiz ve afetler karşısında dayanmışız. Kentimizin sağlıklaştırılması ve değerlerinin korunması yönünde bir büyük kentsel dönüşüme ihtiyacı olmadığı söylenemez. Ancak doğal ve kentsel değerlerini daha fazla tüketmeden ve içinde yaşayan insanı yok saymadan bu değişimi yönetmek belki de dünyanın en zor, en karmaşık, en hassas ve her boyutuyla düşünülmesi gereken işi. Ama şu ana kadarki ele alışlara ve uygulamalara baktığımızda bu konunun ne kadar hafife alındığı görülebilir. Aslında korunması ve geliştirilmesi gerekirken yok edilmek istenen kamusal alanlara kadar uzanan bu kentsel dönüşüm furyasına bakınca `hafife alma` ifadesi de hafif kaçabilir. İnsanı odağına almayan bu dönüşümün sonucunda ortaya çıkabilecek ayrışmanın, yabancılaşmanın ve güvensizliğin yaratacağı toplumsal tahribatı çok geç olmadan görmek zorundayız.

***

HASAN ACAR:

Dernek Başkanı Hasan Acar, 13 Eylül pazar günü düzenlenen Halk toplantısında bölge sakinlerine seslenerek dayanışma istedi. Acar’ın konuşması şöyle:

Değerli Fener-Balat-Ayvansaray Halkı, Değerli Basın Mensupları, Sivil Toplum Kuruluşları ve Gönül Dostlarımız…

Dernek başkanı olarak bugün benden resmi bir konuşma yapmamı bekleyenler olabilir. Ama ben böyle bir konuşma yapmayacağım. Çocukluğumun, gençliğimin, iyi, kötü söz etmeye değer bütün anılarımın geçtiği yerdir Fener ve şu anda yıkılma tehlikesi ile karşı karşıya. Buranın tarihi, mimari değeri bir yana bu yerlerle benim duygusal bir bağım var… Doğduğum, büyüdüğüm, yaşlanıp hayatımı tamamlamak istediğim yer burası; komşularımla, yıllardır alış veriş yaptığım esnafıyla, huyunu suyunu bildiğim mahalle sakinleriyle kendimi yabancı hissetmeden yaşayabildiğim, evimdeymiş gibi hareket edebildiğim tek yer burası… Ve şimdi mahallem, evim, komşularım, esnafım, bütün kültürümüz tamamen değiştirilmek isteniyor; bambaşka bir yer haline getirilmek isteniyor Fener-Balat-Ayvansaray…

Bu ne demektir biliyor musunuz; Fener artık bizim Fenerimiz olmayacak demektir; benim çocukluğumdan beri evlerini ziyaret ettiğim, oyunlar oynadığım, bayramlarda çikolatalarını, şekerlerini yediğim komşularımın artık burada yaşamaması demektir; Mahallemdeki bakkalın, esnafın, fırıncının, çerçevecinin, kasabın, manavın, tavukçunun artık burada barınamaması demektir; lüks süpermarketler ve gösterişli mağazaların, alışveriş merkezlerinin onların yerini alması demektir. Yani kısacası Fener’in artık Fener olarak kalamaması demektir… Yine Ayvansaray’ın aynı şekilde Ayvansaray olarak kalamaması demektir. Kısacası bunların amacı sadece binaları yenilemek değil halkı da yenilemektir. Yerli halkı buradan sürerek binaları paralı, zengin insanlara pazarlamak demektir. Çünkü ancak o şekilde projeden kar elde edebileceklerdir. Proje sonrası ortaya çıkan Fener-Balat-Ayvansaray’ı ancak bu şekilde trilyonluk karlar getiren bir yer haline getirebileceklerdir. Size bunu üzülerek söylemek zorundayım; biz onların işine yaramıyoruz; çünkü biz onların kazanmak istedikleri trilyonluk rantları onlara sağlayacak maddi güce sahip değiliz.

Bu yüzden gizlice oturup masa başına bizden habersiz tapulu mallarımız ve evlerimiz için kamulaştırma kararı çıkardılar, yenileme ihalesini yaptılar, yenileme projeleri çizdiler ve şimdi, iş bittikten sonra bize ‘biz böyle düşündük siz uygulayın’ diyorlar… Bu dünyanın hiçbir yerinde görülmemiş bir uygulamadır… Bu yüzden biz de bu projeyi uygulatmamak için elimizden geleni yapacağız. Fener-Balat- Ayvansaray Mülk Sahiplerinin ve Kiracılarının Haklarını Koruma ve Sosyal Yardımlaşma Derneği olarak bu konuda hiç bir mücadeleden yılmayacağız. Eğer Fener-Balat-Ayvansaray’la ilgili bir restorasyona ihtiyaç varsa ki -var biliyoruz- bunun da bizim istediğimiz koşullarda ve mülkiyet haklarımızı koruyacak şekilde gerçekleşmesi için her yolu, her imkanı deneyeceğiz. Halkımızın ve burada yer alan tüm gönül dostlarımızın desteği ile biz bu mücadeleyi kazanacağız…

Saygılarımla…

***

FENER-BALAT YENİLEME ALANI PROJELERİ NEYİ AMAÇLIYOR?

ALİ ERAH ÜNLÜ (Mimar-İTÜ)

Fener-Balat Semtleri bir Sulukule değildir, bir Tarlabaşı hiç değildir. Fener-Balat Yenileme Alanı projeleri hangi sosyolojik temeller üzerine hazırlanmaktadır? Ne tür saha çalışmaları yapılmıştır? Semt genelini ilgilendiren, yapı stoğu, tarihsel geçmiş ve sosyolojik yapıyı daha iyi anlayabilmek için sahada rölöve dışında hangi anket çalışmaları yapılmıştır? Bölgedeki gelir durumu nedir? Tarihi Binalarda kaç aile yaşamaktadır? O ailelerin akrabalık durumları nedir? Yenileme alanı sınırları içinde kalan tarihi bina sahipleri kendilerinin ve binalarının gelecekleri için ne düşünmektedirler?

Hazırlanan ve hazırlanmakta olan Fener-Balat yenileme alanı projelerininde çalışan mestektaşlarımızın iyi niyet ile haraket ettiklerinden hiç kuşkum yok; ama sonucun ne yazık ki hem tarihi binalar açışından hem de orada 50 yılı aşkın süredir yaşayan, Fener_Balat ahalisi olarak kabul ettiğimiz insanların geleceği açısından hiç de iyi olmayacağı çok açık.

Çok somut bir örnek verelim.

Fener-Balat Yıldırım Caddesi x kapı nolu binada yaşayan Kastomonu’lu aileyi ele alalım. Aile reisi köfte arabasında köfte yaparak evini geçindirmeye çalışıyor- oturdukları binayı aile reisi babasının ölümünden sonra payına düşen tarla parası ile almış yıl 1982; Haliç in kokusundan ve hemen sahildeki keşmekeşlikten yaşanmaz bir yer iken Fener-Balat. Söz konusu bina yenileme alanının tam ortasında. Aile reisinin evli iki oğlu da aynı binada yaşıyorlar her biri ayrı katlarda. Yani birinci derece akrabaları ile birlikte kira ödemeden bir mutfaktan çıkan yemek ile 3 aile geçiniyor. Binaları 3 katlı bir de kısmi bodrum var. Yapım yılı 1890 kargir cumbalı taş süslemeli bir yapı- Filmcilerin en beğendikleri modelden. Şimdi yenileme projesi sonrası duruma bakalım- Belediye aile reisini belediye’ye çağırır. Artık projeler bitmiş “yenileme kurulu” projeleri onaylamış ve artık vatandaşa haber verme zamanı gelmiştir. O ana kadar aile reisinin hiç bir detaydan haberi yoktur. Aile reisine üç seçenek sunulur:

1. Binanız tarihi eser ;restore edilmesi lazım siz bunu bu projeye göre yaptırın! (Aile reisinin aylık geliri 450 YTL.)
2. Biz (biz burada her ne kadar belediye yani kamu kuruluşu gibi gözükse de aslında müteahhit firma kastediliyor) yapalım ama % 52 sini mülkünüzün bize vereceksiniz yani yarıdan biraz daha fazla.
3. Son şansınız ise bize şu bedel üzerinden binanızı “bize”satın paranızın ilk taksitini x devlet bankasına yatıralım.
Karar sizin düşünün ve bize 1 hafta içinde cevap verin!
Burada Belediye KAMU yararına uygun bir eylem içinde midir? Belediye yenileme alanı ihalesinde- Hem projeyi hem de uygulamayı (inşaatı) aynı firmaya ihale etmiştir. belediye bütçesinden bir kuruş bile çıkmamaktadır. Yani müteahhit firma projeyi öyle bir ayarlamak zorundadır ki, %52 mülk hakkı ile tüm bu işlerin maliyetini üslensin ve tabii ki bir ticari kurum olduğu için de bir kar elde etsin. Şimdi gelelim bizim aile reisinin durumuna; mülkü sattığı zaman elde ettiği gelir ile İstanbul ili sınırları içinde hep beraber yaşayacakları bir mülk alması mümkün değil. Kendi yaptırma imkanı yok, binanın restorasyonu en az 150.000 YTL’ye mal olacaktır. %52’sini müteahhit firmaya devr ettiği zaman mülkünün yarısı elinden alınacak- tarihi bina hüvviyeti ortadan kalkacak (her kata ayrı giriş) ve 3 aile ile %48’e sığması mümkün olmayacaktır.

Tabii aile reisinin bir hakkı daha var- hiç birini kabul etmemek. O zaman da Belediye’nin 2006 yılı içinde aldığı Bakanlar Kurulu kararı ve Resmi gazete önüne konulacak- ZATEN tüm alan KAMULAŞTIRILMIŞTIR. Aile reisinin kendi tapulu mülkü için hiç bir söz hakkı bulunmamaktadır. Burada sormak istiyorum HANGİ KAMU YARARI’ndan bahsediyoruz.
Siz kendinizi aile reisinin yerine koyun ; tapulu malınız elinizden alınmak isteniyor ve yapacak hiç bir şey yok.

Fener-Balat Semtlerinde yıllardır müthiş bir kampanya yürütülmekte; “Burası VATİKAN olmayacak.” Patrikanenin varlığı bir korku vesilesi yapılmış ve semt halkı evlerinin ellerinden alınma endişesi içinde yıllar geçirmiştir. Sormak istiyorum evinizi kim elinizden alıyor bu durumda? Yenileme alanı sakinleri zorla Fener-Balat’ı terk etme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Bu projenin ne tarihi dokunun gereği gibi korunması ile ne de semt halkının daha iyi ve sağlıklı bir çevrede yaşatılması ile en ufak bir bağınının olduğunu bizlere düşündürecek bir durum görülememektedir. Proje en başından beri kapalı kapılar ardında semt halkından ve sivil toplumdan GİZLİ yürütülmektedir ŞEFFAF değildir. Bu büyüklükteki bir tarihi dokunun bu şekilde sağlıklaştırılması mümkün değildir. Dünya’nın hiç bir yerinde ( en az gelişmiş ülkeler dahil) bu tarz bir uygulama bulunmamaktadır.

Son olarak bir de durumu tarihi yapı açısından ele alalım;

Söz konusu bina Haliç Sahil Surları üzerinde bulunuyor. Altında binlerce yıllık bir tarih var binanın kendi tarihi değeri yanında. Proje; binayı depremi bahane ederek YIKARAK “restore etmeyi” öngörmüş. Bina yıkılacak ve cephesi mümkün olursa benzetilerek yeniden yapılacak. Bu nasıl bir KORUMA anlayışıdır. Binayı yıkmadan restore etmek, hatta deprem etkilerine karşı daha dayanıklı hale getirmek mümkün lütfen kimse Üniversitelerden alınan teknik raporların arkasına saklanmasın. Ama amaç koruma-rehabilitasyon-sağlıklaştırma- semt halkını yerinden etmeme olmadığı için YIKMADAN yapılacak bir restorasyon bu işe girmiş müteahhit firmanın işine gelmeyecektir. Elde ettiği %52 payı şu an ettiği değerin çok üstünde satmak zorundadır ki hem tüm giderlerini karşılasın hem de kar elde etsin. Bu durumda KİMİN UMRUNDA söz konusu binanın cumbası, taş sövesi, kornişi, dökme demir giriş kapısı-balkon korkuluğu, ahşap giyotin penceresi, renki camları, kireç sıvası-badanası, nadir sivil mimarlık örneği iç mekan şeması; girişteki kalemişi süslemesi, İngiltere’den ithal 100 yıllık I pureli, güzelim cephesi-iç mekanı.

AMAÇ TARİHİ DOKUYU İÇİNDEKİLERLE BİRLİKTE KORUMAK MI, YOKSA TARİHİ BİNA ARSALARINDAN RANT ELDE ETMEK Mİ? Cevabı siz verin!

***

FENER-BALAT-AYVANSARAY’DA TARİHİ VE KÜLTÜRÜ YOK ETMEYELİM

İRFAN PULCU (Tasarımcı www.irfanpulcu.com

Bizler,Fener Balat Ayvansaray sakinleri olarak mahallemizden, sokaklarımızdan, komşularımızdan ve evlerimizden çok mennunuz.
İstanbul’un hiçbir yerinde yaşayamayacağımız komşuluk ilişkilerini,
Çayı, tuzu, ekmeği, üzüntüyü, sevici paylaşmayı, Fener-Balat-Ayvansaray da yaşıyoruz. Her kandilde komşularımdan gelen helvaların sayısını inanın
bilemiyorum. Bayramlarda komşularımdan gelen ev yapımı baklavaların sayısını inanın bilmiyorum.

Belediyemiz bu yenileme projesi ile bu kültürü yok etmesin. Bu sıcak ve güzel kültürü, burada yaşayan insanlar ve yan yana, iç içe mimaride olan bu tarihi evler sağlıyor. Akşamları yan yana olan balkonlara çıktığınızda yan komşunuza karşılaşıyorsunuz ve selamlaşıyorsunuz. Sabah karşılıklı veya yan yana olan kapılardan çıkarken karşılaştığınız komşunuzla selamlaşıyorsunuz. Hala Modern sitelerde oluşturulamayan güvenlik sistemi, bu yan yana, iç içe, karşı karşıya olan tarihi evlerde ve dar sokaklarda sağlanmış durumdadır. Bu güzel kültürü hem bu tarihi evlerin mimarisi, hem de bu tarihi evlerimizde mevcut olan geçmişten gelen komşuculuk ruhu sağlıyor. Bu Tarihi evleri içerden komple yıkmak, o evlerin ruhlarını, bu güzel kültürü yok etmek demektir. Belediyemiz kredi bulsun, tadilata ihtiyacı olan evlerimizin, ada bazında değil yine ev şeklinde birebir restorasyonunu için olanak sağlasın bize. Hem evler mutlu olsun, hem de yıllardır bölgede yaşayan, Haliç’in temizlenmeden önceki dönemlerinde kokularını çeken halk mutlu olsun.

Evlerimizin ada bazında sadece dış cepheleri korunarak, blok yapı oluşturmak için yan duvarlarının, tavanlarının, merdivenlerinin yıkılması bence mimari anlamda tarih katliamıdır. Gelecekte yanlış yaptık desek geri dönüşümü olmayan bir projedir. Bu evler ve tarihi doku Haliç’in İstanbul’a bir armağanıdır. Haliç kokmamış olsa idi, çoktan bu bölge beton yığını haline getirilmiş olurdu. İyi ki haliç kokmuşta bize böyle bir güzelliği armağan etmiş. Şimdi artık Haliç kokmuyor. Haliç’in ve bölge halkının bize armağanı olan bu tarihi evleri koruyarak gelecek nesillerimize bizler de bozmadan ve yok etmeden aktarmalıyız. Ben bölgede hem yaşayan hem de dükkan işleten biri olarak her gün yüzlerce turistin bu yapıları, evleri hayranlıkla incelediklerinin ve fotoğraf çektiklerinin canlı şahidiyim.

Ayrıca yıllardır bu evlere çivi çaktırmadılar ama şimdi çatılarını, içlerini, tavanlarını yıkmaya girişmeleri için acaba ne değişti. Evler mi değişti. Değişen ne oldu çok merak ediyorum. Bir diğer merak ettiğim konuda Fener-Balat-Ayvansaray bölgesinin alt kısmı Bizans şehirlerinden oluşmaktadır. Bu evler veya otellerin altına nasıl otoparklar, otel inşaatları yapılması düşünülüyor. Bu tarihi alanda arkeolojik çalışma yapılmadan nasıl inşaat yapılacak, inanın çok merak ediyorum. Projeyi çizen mimari gruplar arkeologlardan böyle bir bilgi almışlar mıdır. Veya bu bölgede bu tür bir araştırma yapılmış mıdır? Ayrıca bölgemiz 17 Ağustos 1999 depremini tüm İstanbullular gibi yaşamıştır. Hiç bir evden tek bir tuğla dahi düşmemiştir. Çünkü evlerimizin küçük taban alanlı olması, kolon-kiriş sisteminin olmaması, evlerimizin dış kabuğunun pişmiş dolu çift tuğla sisteminden yapılmış olması, bizim evlerimizi depreme dayanıklı kılmaktadır.

Belediyemiz sahil kısmına yat limanı yapacaksa yapsın. Bölge değerlensin. Yıllardır bu bölgenin kahrını çeken insanlar da çektiklerinin karşılığını alsınlar. Firmalar değil, halk Kazansın. Neden böyle bir proje düşünülmüyor ?
Bölgemiz kesinlikle çöküntü alanı değildir. Çöküntü alanı olsa idi ben 4 sene evvel Bahçeşehir gibi güvenli ve düzenli bir siteden evimi ve yaşantımı Fener’e taşımazdım. 4 yıldır gayet güzel bir hayatım var. Bölgemizde ve Proje alanında : Profesörler, Doçentler, değişik düzeyde akademisyenler, tasarımcılar, müzisyenler, ressamlar, mimarlar, mühendisler, avkatlar, fotoğraf sanatçıları, doktorlar, oyuncular, sanatçılar, yabancı komşular gayet keyifli ve mutlu bir şekilde yaşamaktadır. Ve bu insanların Sayısı da her geçen gün artmaktadır. Bölge çöküntü bölgesi olsa idi, bu insanların hepsinin bölgeden kaçması gerekirdi. Hergün en az 100 turist bölgeyi ziyaret etmektedir.

Sayın yetkililer bölgede projeler yapılacaksa, halkla birlikte, mahalle kültürünü koruyan projeler yapalım. Hatta bunu halk ve belediye birlikte yapalım.
Fener Balat Ayvansaray hiçbir açıdan Sulukule’ye Benzemez.

***

‘Herkesin söz hakkı var bu konuda, işte imkan sözü olana’
Fener-Balat-Ayvansaray’ı Koruma ve Yaşatma Platformu’


ÇİĞDEM ŞAHİN (Yrd. DOç)

Editörden Merhaba…

Editörlüğünü benim yaptığım bu köşede yazılarınız okunacak ve hakaret içeren aykırı bir durum olmadığı sürece görüşleriniz köşemizde aynen yayınlanacaktır. İlk olarak Fener-Balat-Ayvansaray dönüşüm projesiyle ilgili bölge sakinlerimizden üç kişinin yazısını yayınlayarak bu köşemizi faaliyete geçiriyoruz. Bu köşeyi yaşatmak sizlerin elinde; sadece Fener-Balat-Ayvansaray’da yaşayan halktan bahsetmiyorum sizlerin derken; aynı zamanda bu bölgeyi seven, gönül bağı kuran, oradaki dünya tarihine, mimari dokuya ve kültürel yapıya sahip çıkmak isteyen tüm birey, kurum ve platformlara bu çağrımız; bize destek olun, bu köşeden düşüncelerinizi, görüşlerinizi, protesto ediyorsanız protestonuzu dile getirin, haykırın sesinizi…

Onlara HODRİ MEYDAN diyelim hep beraber: bakalım halkın sesine kulak tıkayabilecekler mi? Halka rağmen bir tarihi, bir kültürü, bir semti, bir yaşam alanını böylesine kolay yok edebilecekler mi…

Çiğdem Şahin
Cigdem@acikgazete.com

İLGİLİ KÖŞE YAZISI: Çiğdem Şahin / Bir çınar ağacına duyduğum aşkla başladı herşey…

***


FENER-BALAT-AYVANSARAY YOK EDİLMEK İSTENİYOR…
Bölge Sakinleri Adina : Ayşegül Kaya, Fahri Kaplan

Fener-Balat-Ayvansaray kimsenin haberi olmadan şekil değiştirecek.

Fatih Belediyesi, Temmuz ayında, Fener-Balat-Ayvansaray’da ikamet eden bazı kişileri, ismen davet ederek bir toplantı yaptı ve bölgede bir “Yenileme Projesi” hayata geçireceklerini ilan etti. Yenileme Projesinin yasaya, bakanlar kurulu kararına dayandığını ve 2007 yılında ihalesinin yapıldığını bildirdi. Proje ve ihale içerikleri konusunda bilgi verilmedi, geçiştirildi.

Fener- Balat- Ayvansaray İstanbul’un ilk kurulduğu yerdir; gerçek İstanbul’dur. Fatih’in İstanbul’a girdiği kapı, Balat Kapısıdır. Böylesine tarihi bir mekanın restore edilip “Müze Bölge” haline getirilmesi gerekir.

Bu mekan, bütün insanlığın tarih mirasıdır.Bölgenin rant kapısı olarak görülmemesi, değerli bir “Tarih Miras”ı olarak görülmesi ve var olan her şeyi ile korunması gerektiğini düşünüyoruz.

Fener- Balat- Ayvansaray’da yapılacak çalışma, “yenileme” değil, “restorasyon” çalışması olmalıdır. Ne olduğu ahalinin gözünden kaçırılmaya çalışılan bir yenileme değil, gerçek ve aslına uygun bir restorasyon olmalıdır.

Bizler, turizme ve ticarete karşı değiliz, rant elde etmek için bölgenin yıkıma uğrayıp kültürel, mimari ve arkeolojik mirasın yok edilmesine karşıyız.

Fener- Balat- Ayvansaray’ ın modernize edilmesi, tarihi değerinin yok edilip “yenilenmesi” yalnızca bu bölgede yaşayan ahalinin ikna edilmesi ya da mülklerinin satın alınması esasına dayanarak yapılamaz. Tıpkı daha önce mal sahibi olabilirsiniz ama çivi dahi çakmak için izni almanız gerekir dedikleri gibi. Bölge üzerindeki hak sahipleri, yalnızca burada ikamet edenler değil, tüm ülke vatandaşları, hatta tüm dünyalılardır.

Bugün, bölgemiz, tarihine değer veren, herkesin yardımına ve desteğine muhtaç. Projenin, yapılması, onaylanması ve ihale edilmesinden haberdar edilmedik.

Hazırlıksız yakalandık.

Siz de bizim durumumuzda olabilirsiniz düşüncesiyle Fener-Balat-Ayvansaray’ ın yok edilmesine engel olabilmek için bu mektubu yazdık.

Bize anlatılmayan, Fener- Balat- Ayvansaray Yenileme Projesi’nin, ne olduğunu öğrenmeye çabalamak ve olası bir tarih yok etme projesini engellemek tüm vatandaşların görevidir diye düşünüyoruz.

NOT: Projeye Karşı Mücadele için bir de dernek kurduk “Fener- Balat- Ayvansaray Kiracıları ve Mülk Sahiplerini Koruma Derneği”

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.