Örfe (Orpheus) Karakterinin Dinler Arası Yolculuğu

ÖRFE (ORPHEUS) KARAKTERİNİN DİNLER ARASI YOLCULUĞU: “EZOTERİK” BİLGEDEN, “MİTOLOJİK” MÜZİSYENE, “FRANSİSKAN” KEŞİŞİNDEN, “ALEVİ-BEKTAŞİ” GELENEĞE….

Orpheus’un Yurda Dönmesini Sağlayan Tutkal: Bally 

2013’ün en anlamlı yılbaşı hediyesi Kültür Bakanlığı’ndan geldi! Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün çabalarıyla, Amerika’daki Dallas Sanat Müzesi, Şanlıurfa’dan kaçırılan “Orpheus Mozaiği”ni Türkiye’ye iade etti. Yunan mitolojisine göre Orpheus (Orfeus), kaplumbağa derisinden yapılma, 7 telli “lir”ini çalarak söylediği şarkılarla doğayı kendinden geçiren, vahşi hayvanları evcilleştiren, büyüleyen efsuncu bir şahsiyet. Antik dönemde sayısız yontu, rölyef, fresko, mozaik esere konu olmuş, efsanevi bir müzisyen, şair ve kâhindir.

Malumlarınız olduğu üzere, Romalılar keyif ehli adamlar. Özellikle de aristokratları şehrin çeperlerine villa yaptırmaya, villalarını da neredeyse duvardan duvara, mozaiklerle süslemeye bayılıyor. Şöyle bir hayal edin; sütunlarla çevrelenmiş, ortasında süs havuzu olan mozaik kaplı avlularda Romalı dostların masaları, sandalyeleri, minderleri, yemekleri, şarapları, meyveleri, müzikleri, dansları, şarkıları, kitapları, felsefeleri, filozofları… kısacası sefaları!

Sağlam ustalık, ince işçilik ve derin estetik isteyen mozaik sanatı, daha çok zemin dekorasyonunda kullanılmış tabii. M.S. 194 yılına tarihlendirilen “Orpheus Mozaiği”nin de bu tarz bir Edessa (Urfa’nın Roma dönemindeki adı) villasının taban panosu olduğu tahmin ediliyor. 1999 yılında, Dallas’lılarca bir müzayededen 85.000$’a satın alınmış. Eserin Şanlıurfa’da Kalkan Mahallesi’nden sökülüp alındığı kesin. Ama yine de kovboylar, “Orpheus”u teslim etmeden önce Türkiye’den “kanıt” istemişler… Kanıt, yerel bir fotoğrafçıda bulunmuş… Kaçakçılar mozaiği sökerken fotoğraf çekmişler… Şansa bakın ki fotoğrafta “Bally” marka bir tutkal kutusu da varmış… Ve bu marka tutkal yalnızca Türkiye’de üretilmekteymiiiiiiş!

Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü,“Bally”li fotoğrafı Dallas Sanat Müzesi’ne gönderiyor. Yazışmalar, çizişmeler, görüşmeler sonucunda Müze, “Orpheus Mozaiği”ni Türkiye’ye vermeyi kabul ediyor. Hemen ardından, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdür Osman Murat Süslü, Kaçakçılık Şubesi uzmanlarından arkeologlar Zeynep Boz ve Zakir Yılmaz ile Antalya Müzesi Müdürü Mustafa Demirel’den oluşan heyet Dallas’a giderek mozaiği teslim alıyorlar.

Şuanda “Orpheus Mozaiği” İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde. Çok kısa bir süreliğine burada misafir edilecek. Ardından doğduğu topraklara, yani Şanlıurfa’ya gidecek. Orada sergilenmesi daha doğru tabii. Ne de olsa, taş (ya da mozaik) yerinde ağırdır.
Vatanına dönmeden önce bu şaheseri mutlaka görmek istiyordum! Geçen pazar Antonina Turizm’in düzenlediği “Orpheus Mozaiği Turu”na katılarak, Orpheus’u selamlayan ilk ‘organize’ grupta yerimi aldım. O gün gördüklerimi ve o güne kadar okuduklarımı toparlayarak Orpheus adlı bu gizemli şahsiyetin hem Ezoterik hem de Helenistik geleneklerdeki yerini dilim döndüğünce aktarmak istedim. Onu, Yunan’ın yüce inisiyatörü, ezeli-ebedi Hakikatin ifşası, Şiirin ve Müziğin Öncüsü, Atası olarak analım diye….

Ezoterik Gelenekte “Örfe”

Örfe’nin öyküsünü anlatmaya başlamanda önce, onun zuhur ettiği tarihlerde Antik Yunan’ın ne halde bulunduğuna bir göz atalım…

Doğu coğrafyasında biz biliriz ki, Batı dünyasının “medeniyetimizin beşiği!” diye bas bas bağırdığı, yerlere göklere sığdıramadığı Antik Yunan Kültürü aslında Mısır ve Mezopotamya Medeniyetleri üzerinde yükselmiştir.

Helen kültürünün temellerini atan Orpheus, Euclides, Çiçeron, Pisagor, Platon…vb. filozoflar, matematikçiler, felsefe okulu ve din kurucuları asırlar boyunca hep Mısır’a giderek, oradaki ezoterik (gizli) mabetlerin tedrisatından geçmişlerdir. Zorlu sınavların ardından “Sır Dinleri”ne inisiye olmuş, öğrenikleri gizli bilgileri ulu-orta, herkese açıklamayacaklarına dair ketumiyet yemini etmiş ve Helen dünyasına geri dönüp öğretilerini sadece ehil olanlara, üstü kapalı bir şekilde (yani ‘sembollerle) ve derece derece aktarmışlardır.

Peki, nedir bu “Sırlar Dini” dedikleri?

Sırlar dini ve/veya cemaatlerinde, ‘Hakikat’e dair derin bilgiler herkese açıklanmadan, sadece ehil olanlara, bir üstad tarafından aşama aşama öğretilirdi. Kimseye, anlamını ve değerini bilemeyeceği, kaldıramayacağı, taşıyamayacağı bilgiler verilmezdi. Çünkü taşıyamayacağı bilgi, kişiye bir yarar sağlamayacağı gibi, zararlı da olabilirdi. Bu bilgiler ancak belli eğitimlerden, aşamalardan, zorlu sınavlardan geçerek ‘bilmeye hak kazanmış’, layık olmuş kişilere, zamana yayılmış bir şekilde ve belirli semboller/alegoriler vasıtasıyla aktarılırdı.

Sır dinleri arasında: Yunanistan’da (Örfe’nin kurucusu olduğu) Örfik ve Pisagoryen kardeşlikleri ve Elusinian; Mısır’da Isis-Osiris, Suriye’de Baaller ve Adonis, İran’da Mitras sayılabilir. Sır dinleri detaylarda farklılıklar gösterseler de, bazı ortak özelliklere de sahiptirler. Mesela:

İnsan, Tanrısal bir öze sahiptir.
Bu Tanrısal öz(ruh), maddi beden içine hapsedilmiştir.
Semavi kaynağına ulaşmak için bu özün, maddi bedenden kurtulması gerekir.
Ruh, ancak ölüm yoluyla kurtularak asli Tanrısal öze yeniden katılabilir. Ancak, bu hakiki birleşmeden önce, ruhu beden hapishanesinden geçici olarak kurtarmak ve Tanrısal özle birleşmesini sağlamak, dini bir sır ya da tören yoluyla mümkündür. (‘Dini Sırra Erme ya da İnisiyasyon Töreni)
Hayatın amacı, günahı ortadan kaldıran bir dizi “Arınma/Temizlenme Ritüeli” sayesinde Yeniden-Doğuş (Reenkarnasyon) zincirinden kurtulmaktır.
İlahın tecrübelerine katılma ya da onları taklit etmek gerekir.

Örfe’nin Yaşadığı M.Ö. 700’lerde Antik Yunan’da Dini Durum Nasıldı?

O çağlarda Trakya’da birbirine taban tabana zıt olan Baküs ile Apollon dini taraftarları kıran kırana bir mücadele içerisindeydiler. Birbirlerine üstünlük sağlamaya çalışan iki dinin ruhban sınıfı ve mensupları sürekli çekişirlerdi.
• Baküs Dini: Tanrının dişil yönünün sembolü olan “Ay”a (Ay Tanrıçasına) tapanların ve ‘Anaerkil’ düzeni savunanların dini. Ay kökenli dinin mabetleri ormanlardaydı; yöneticileri rahibelerdi, usulleri de şehvet artırıcı nitelikteydi.
• Apollon Dini: Tanrının eril yönünün sembolü olan “Güneş”e (Güneş Tanrısına) tapanların ve ‘Ataerkil’ düzeni savunanların dini. Güneş kökenli bu dinin mabetleri yüksek yerlerde ve dağlardaydı; din adamları erkekti ve yasaları sertti. (Apollon, “Güneş Tanrısı” ya da “Işığın Tanrısı” olarak bilinir. Apollon kelimesi, Fenike dilinde “Evrensel Baba” anlamına gelen “Ap Ölen” den türetilmiştir. )
Güneş rahipleri ile Ay rahibeleri, Güneş’e tapanlar ile Ay’a tapanlar arasında öldüresiye sürüp giden bu savaş, aslında çağlar boyunca gizli veya açık bir biçimde cereyan etmiş bir savaşın devamı olarak görülebilir: Cinsiyetlerin Savaşı! Eril-Dişil Prensiplerin Savaşı! Çatışmanın esas amacı; Yunan toplumunu “Anaerkil” ya da “Ataerkil” olarak düzenlemekti.
Azınlıkta olan Apollon inanırları, çoğunluktaki Baküs taraftarlarınca yok edilmek üzereydiler. İşte bu kaos ortamında, Apollon’a adanmış “Delf Mabedi”nin bakire rahibelerinden birisinin Apollon’dan olan oğlu Örfe, Yunanistan’dan kaçarak Mısır’a gitti. Mısır’ın ezoterik rahipleri arasında 20 yıl geçirerek sırlar öğretisini aldı ve inisiye edildi. Apollon Dinini/Kültünü ayağa kaldırmak göreviyle ülkesine geri gönderildi. Güçlü kişiliği ve bilgeliği sayesinde kısa sürede çevresine birçok yandaş toplayarak, Baküs Dini yandaşlarını yendi.
Apollon Kültünü revize ederek, dejenere olmuş yönlerinden arındırdı. Ancak, Örfe kendi ekolünü kurarken eski Yunan inançlarını reddetmedi. Tam tersine, eski inançlardaki “Zeus”, “Diyonizos” gibi ilâhlara ezoterik anlamlar yükleyerek bunları Apollon Kültünün içinde eritti, bütünleştirdi. Böylece, Apollon Kültü, Delf Mabedi’nde “Diyonizos Kültü” adı altında yaşamaya devam etti.
Mısır’a gitmeden önce Yunanistan’da “Apollon’un Oğlu” olarak bilinirken, Mısır’da inisiasyondan geçtikten sonra üstatları tarafından kendisine “Işığıyla Şifa Veren” anlamına gelen “Örfe” (ya da ‘Arfa’) ismi verilmiştir. Örfe, kurduğu inisiyatik okulda, “Tanrısal Işık” olarak sembolleştirilmişti. Bu ışığa ulaşabilmek için insanın kendi içinde gizli olan ışığa ulaşması, yani insanın kendi sırlarını tanıması, kendini bilmesi gerekiyordu. Bundan dolayı Örfe, Delf Mabedi’nin kapısına iki sözcükten oluşan şifreli bir cümle yazdırdı: “KENDİNİ BİL!”

Peki, Örfe İnsanlara Ne Öğretti?

Örfik Öğretinin halka açıklanan kısmı şu şekilde özetlenebilir:“Tanrısal Ruhlar’ın en büyüğü Zeus’tur. Diyonizos ise onun oğlu, yani tezahür etmiş İlahi Kelamıdır. (Söylemin, Hristiyanlıktaki ‘İsa’nın Tanrı’nın oğlu olduğu’ tezi ile benzerliğine dikkat!) Bir zamanlar yaşadığı mekân göklerdi. Şimdi ise kalplerde yaşıyor. O kalplerde uyuyan bir Tanrı’dır. Onu ancak özel yol mensupları uyandırabilir. Diyonizos, yani Zeus’un tezahürü, tüm insanların içinde gizlenmiş durumdadır. Bunu uyandırmak insana düşmektedir. Diyaonizos her insanın kalbinde uyanmayı beklemektedir.” Bu nedenle Örfe halka “Tanrı bizde ölür, bizde dirilir” derdi.
Gizli Diyonizos Mabedi’nde yedi gün yedi gece süren ruhsal arındıktan sonra inisiyelerine öğretiye ait gizli sırları, Örfe bizzat mabedin altındaki gizli odalarda aktarırdı. Örfe söze şu şekilde başlardı: “Yaradan bir ve tektir. Her yerde onun kudreti hükümrandır. Tanrıyı görmek demek en genel anlamıyla “Tanrısal Düzeni fark etmek” demektir. Hakikate ulaşabilmek için kendi iç âleminin derinliklerine gömül. Bedenini düşüncenin ateşiyle eritip yok et. Alev nasıl için için kemirdiği odundan ayrılıp serbestleşiyorsa, sen de maddeden aynı şeklide kopup serbestleş. Ruhun ancak bu takdirde Ezeli – Ebedi Sebeplere doğru yükselebilir. Şimdi sana Delf’e ait ilk sırları örtülü bir şekilde ifşa edeceğim… Bu sırların üzerindeki örtüyü açacak olan ben değilim. Bunu ancak sen yapabilirsen, mabedimizin sırlarına ulaşabileceksin” der ve ardından sırları bir bir açıklardı…
Antik Yunan medeniyetine bilgeliği, Pisagor ve Platon’dan çok önce getirmiş, Pisagor ve Platon’un felsefe okullarını temelden etkilemiş, büyük inisiyelerden biri olan Örfe, elinde kozalak başlı bir asa, belinde ise ışıltılar saçan kristallerle bezenmiş altın bir kemer taşırdı. Ayrıca 7 telli bir lir çalardı. Lirin tellerinden her biri, insan ruhunun bir niteliğine, bilimin ve sanatın birer yasasına tekabül ederdi. Gerçi onun dört dörtlük ahenginin anahtarını kaybettik ama değişik makamları hala kulaklarımızda çınlamakta. Örfe’nin Yunan’a kazandırmayı başardığı bu canlılık tüm Avrupa’yı etkilemiştir.

Örfe’nin ölümünden sonra, eski Baküs Dini taraftarları yeniden ortaya çıktılar ve Orfeik inançların yok olmasını sağlamak için ellerinden geleni yaptılar. Örfe karşıtlarının bu sistemli çalışmaları meyvesini o denli verdi ki, bir süre sonra “Örfe” adı dahi efsanevi bir varlığın adı haline geldi. Günümüz Antik Yunan araştırmacıları bile Örfe’nin gerçekte yaşayıp yaşamadığından emin değildirler.

Helenistik Gelenekte “Orpheus”

İşte asırlara yayılan bu sistematik unutturma kampanyası sayesinde Ezoterik gelenekte Sırların bilgesi olan “Örfe”, Helenistik gelenekte mitolojik bir kahraman, efsanevi bir müzisyen, şair ve kâhin olan “Orpheus”a dönüşmüştür. Fakat işin ilginç yanı, dikkatli bakan gözler Örfe’nin ezoterik kimliğine Helenlerin hikâyelerin de bile rastlayabilirler. Bakın “Orpheus” için neler anlatıyor Grek dostlar mitolojilerinde:

Orpheus’un babasının Trakya Kralı Oiagros, annesinin epik şiirin Musa ’sı Calliope olduğuna inanılır. Şair yönünü annesinden almış, müzik aleti çalmasını ise Apollon’dan öğrenmiştir. Müzik aleti Apollon’un Hermes’ten aldığı kaplumbağa derisinden yapılma, 7 telli “lir”dir. Orpheus, lir eşliğinde söylediği şarkılarıyla hayvanları sakinleştirir, tüm doğa ona kulak kesilirmiş. Ve yine bu güzel müziğiyle âşık olduğu orman perisi Euridike’yi de etkilemiş ve onunla evlenmiş. Ne var ki, günlerden bir gün genç gelin kendisine tecavüz etmek isteyen çoban Aristee’den kaçarken, can havliyle bir yılanın üzerine basar, yılan Euridike’yi sokar ve öldürür. Sevgilinin erken gelen ölümü ozanı kedere boğar.

Orpheus’un o kadar büyük bir aşkı vardır ki, karısını kurtarmak için “Öteki Dünyanın” tanrısı Hades’ten yardım istemeye karar verir ve yeraltına iner. Bugüne kadar çevresindeki bütün insanları, hayvanları, bitkileri, kısaca tüm doğayı müziği ile büyüleyen, sarhoş edip, bir anlamda transa geçiren Orpheus, yeraltı dünyasının bekçilerine ölüler diyarına girmek istediğini söyler. Bekçiler “Kesinlikle olmaz. Buraya hiçbir canlı giremez. Bu suyun öte tarafına geçen bir daha katiyen dönemez!” derler. Ama Orpehus bir şekilde liriyle, müziğiyle, şarkısıyla bekçileri de büyüler ve içeri girmeyi başarır. Yeraltı Tanrısı Hades de önceleri Orpheus’la böyle bir pazarlığa girişmek istemez. Karısını kendisine vermeyi kesinlikle kabul etmez. Ama Orpheus’un liri, bir noktada Hades’inde kalbini yumuşatır.

Hades, ozana, Euridike’yi bir koşulla geri vereceğini söyler: Birlikte karanlık yeraltından, aydınlık dünyaya doğru yürüyeceklerdir. Ancak yeryüzüne çıkıncaya kadar asla arkasına dönüp karısına bakmayacaktır. Coşkuyla öne düşen Orpheus bir süre sonra gün ışığını görünce, Hades’in kendisine bir oyun oynadığına dair kuşkuya kapılır. Eşinin gerçekten gelip gelmediğine bakmak için döndüğü anda, Euridike tekrardan yeraltı dünyasına düşer. Karanlıklar içerisinde gittikçe uzaklaşır, uzaklaşır, uzaklaşır ve sonunda kaybolur. Henüz kavuştuğu karısı tekrardan yok olan Orpheus derin üzüntü çeker ve kendini Öte Dünyayı ve ölümü konu alan şarkılara verir.

Mitolojide Orpheus, yalnızca efsanevi bir müzisyen değil ölümsüzlük yolunu gösteren bir din adamıdır aynı zamanda. Müzik ve dinin birlikteliği şaşırtıcı olmamalıdır. Grekler, müziğin büyü ile ilgili olduğunu biliyorlardı. Orpheus’un dizelerinin toplandığı Orphika kitaplarından birinde “Lirin müziği olmadan cennete yükselemezler!” denmektedir. Orpheus, şarkıların dışında gizemlerle de ilgilidir. Hatta Phrygia (Frigya) kralı Midas’a Bakkik Gizemleri öğrettiği söylenir. Yaşam, ölüm, arınma, öte dünya ve tanrı ile ilgili şarkılarını mistik, gizli tapınımlarda söyler. Onun Bakkik ayinler ve Eleusis gizli tapınımlarında söylediği şarkılar, daha sonra “Orphiki Koroları” tarafından aynı gizli tapınımlarda söylenmeye devam etmiştir. Yaşam felsefesi ve düşünceleri bir yaşam biçimi olarak inananlarca uygulanmıştır. Pisagoras gizli tapınımlarında da şarkıları söylenmiş, dizeleri kullanılmıştır. Pisagoras’ın “Orpheus” adı altında bazı şiirler bestelediği söylenir. Pisagorasçılar, ona ait ya da ona atfettikleri düşünceleri geliştirmiş ve tapınmışlardır.

Orphik inanışa göre ruh bedende bir mezar gibi hapistir. İnsanın görevi ruhu arındırmak ve özgürleştirmektir. Ruh günahtan ancak ritüel uygulamalarla arınabilir. Bu arınma ancak, dürüst bir yaşam sürerek ve canlıların verdikleri besinlerden (et, yumurta…vb) el çekiş sayesinde olabilirdi. Orphik ve Pisagorasçı geleneklerin temel özelliği olan et-yemezlik, bitki ile beslenme, “Ruhun Göçü” (Reenkarnasyon) ilkesi gereği, öldürülen hayvanın bir insan ruhunu barındırma olasılığına karşı tedbir niteliğindeydi. Pisagorasçı anlayışa göre ruhlar, öldükten sonra Hades’in yeraltı dünyasına gitmezler, tam tersine göğe doğru yükselirlerdi. (Ruhun ağızdan kuş olarak uçtuğu düşüncesi çok eski bir inanıştır). Ruhların göğe yükselişlerinde, yol gösteren Musa’lar, yani Müzik Tanrıçalarıdır. Şarkıları ile ruhu alıp göğe çıkartırken, göğün bir katından diğerine çıkışlarında ruhları selamlarlar. Ruhun, göğün 7 küresinden geçerken bu müzik eşliğinde ihtiraslarından arınıp, kendi sesine ulaştığına inanılırdı. Ruhlara yolculuklarında eşlik eden müzik aleti ise, 7 telli “lir”di.

Orpheus, sanatın her alanında, edebiyatta, müzikte her zaman işlenen bir kahramandır. Empedocles ve Euripides’in yazılarında da etkisine rastlanır. Orphik dizeler, Plato, Pindaros ve Aeskhylos gibi yazarların çalışmalarında da işlenmiştir.

Hıristiyan Gelenekte “Orpheus”

“Paganizm” ile “Hristiyanlık” yan yana yaşadığı yıllarda; Orfeus’un yeraltına yolculuğunun yarattığı “Orfizm” inancı, Öte Dünya’daki kaderimizin tümüyle dünyevi yaşamımıza bağlı olduğu fikri, paganlar gibi Hristiyanları da etkilemişti. İlk Hristiyanlar, yaşadıkları pagan toplumlarda kendilerine en yakın buldukları Orphik inançtaki; Tek Tanrı, İlk Günah, ruhun ve bedenin arınması ve seçilmişlerin cennete gidişi gibi fikirleri kabul ederler.

Öğretilerdeki bu örtüşmelerden dolayı, Hristiyanlık kendi ikonografik dilini oluşturup, kendi öğretisini yayıncaya kadar “Orpheus ve Hayvanlar” teması, Erken Hristiyanlık’ta da yoğun olarak işlenmiştir. Orpheus, artık yaşayan bir kişiden çok sembolleşmiş bir İsa simgesidir. İsa ile özdeşleştirilmiştir. İskenderiyeli Clement, Orpheus ile İsa’yı karşılaştırdığında; Orpheus’un insanları şarkılarıyla kandırarak onları daha bilge bir yaşama köle kıldığı, Tanrının şarkısının ise insanı vahşi tutkularından arındırıp, onu Kurtuluş’a götürdüğünü söyler. Orpheus’un mozaik tasvirleri çoğunlukla, İsa’dan sonra 2. yüzyıldan başlayıp, 4. yüzyıla kadar yapılmış. En geç tarihli örneği ise 6. yüzyıla aittir ve Kudüs’te bulunan bir mezarın zemin mozaiğidir.

Hristiyanlığın ilerleyen dönemlerinde Orpheus mitiyle yeniden karşılaşılır; bu sefer Fransiskan mezhebinin kurucusu Assisili Aziz Francesco’nun (1182-1226) doğa-sever özelliklerinde hayat bulmuştur. Zengin bir aileden gelip malını-mülkünü terk ederek, Tanrı önünde sadelik, fakirlik ve alçak gönüllüğü vaaz eden İtalyan rahip, hayvanlarla, bitkilerle ve genel olarak doğayla inanılmaz bir uyum içindedir. İnanışa göre, bir gün keşiş arkadaşlarıyla yolda yürürken bir ağaçta tünemiş onlarca kuşa rastlar. Kardeş kuşlara bir vaaz vermek için arkadaşlarından ayrılıp ağacın yanına gidince, kuşlar çevresini sarıp sesinin gücünden efsunlanmış şekilde hiç kıpırdamadan azizi dinlemişler. Bir başka efsaneye göre, Aziz Francesco, Gubbio’dan geçerken, halk köylerine musallat olan, hem hayvanlarını hem de çoluk çocuklarını parçalayıp yiyen bir kurttan şikâyetçi olmuş. Aziz, kurdu aramak için dağlara çıkmış. Onu bulduğunda önce kendisiyle konuşarak kurdu sakinleştirmiş sonra da artık insanlara zarar vermemesi gerektiğini söylemiş. Kendisi ile köy halkı arasında mutabakat sağlamak için kurdu tekrar köye getiren Aziz insanlardan, kurdun kendilerine zarar vermemesi için onu beslemelerini rica etmiş. O günden sonra da kurt köylülerin malına, canına musallat olmadan, verdikleriyle yaşamış.

Yahudi İrfaniyetinde “Orpheus” 

Orpheus imgesinin, Yahudi irfaniyetine kadar uzandığını görmek mümkün. İsa’dan sonra 10. yüzyıla tarihlenen, Bizans’ın 449 sayfalık ünlü minyatür kitabı Paris Psalter’inde Müzisyen Davud Peygamberi, Orpheus’a benzer bir pozda kayaya oturmuş lir ya da arp çalarken görmekteyiz. Yanında “Melody” adlı bayan figürü oturmakta. Bu ikilinin etrafında “Echo” ve müzikten efsunlanmış hayvanların figürlerine rastlıyoruz. Hatta Bethlehem şehrini sembolize eden bir erkek figürü bile müzikten mest olmuş vaziyette yerde yatmakta. Bu kompozisyonun Greco-Roman dönemine ait bir Orpheus mozaiği ya da duvar resminden etkilendiğine inanılıyor.

Alevi-Bektaşi Geleneğinde “Orpheus”

Ezoterik bilginin nesilden nesile aktarılışının bir örneği olarak yolcuğuna Yunanistan’da başlayan Orfeus, Hristiyanlığa, Museviliğe ve ilerleyen aşamalarında Alevi-Bektaşi ve hatta Sufizm geleneği aracılığıyla İslamiyet’e de bir şekilde dokunuyor.

Alevî-Bektaşilerin gerek “âyin-i cem”lerindeki uygulamalar sırasında, gerekse de günlük hayatlarında hayvan sembollerini sıkça kullandıklarını biliyoruz. Mesela, Aleviler turna kuşuna sevdalı insanlardır. Türkülerinde, danslarında turna hiç eksik olmaz. Turnalar, leylekler, kartallar, şahinler gibi ısınarak yükselen hava akımlarından yararlanarak, “dönerek” uçarlar. Yükseliş hep güneşe doğrudur. Döne döne uçarak yükselirler, yükseldikçe göksel güçlere, tangri‘ye, taru‘ya, tura‘ya, tarhunt‘a, Taiowa’ya, Baba’ya, Güneş’e, Işığa ulaşırlar. (İşte yine karşımızda, “Güneş” ve “Işık” sembolizması)

Ama esas şaşırtıcı benzerlik, adını “Horasan Erenleri” olarak anılan şahsiyetler arasına yazdıran, kurumsallaşan Bektaşîlik tarikâtının isim babası, büyük Türk mutasavvıfı Hacı Bektaş Veli’nin hayvan sevgisidir. İnsanın cemalini (yüzünü) Hakk’ın cemali, gönlünü Hakk’ın evi bilen Hacı Bektaş Velî’de Allah aşkı, insan sevgisi, hatta hayvan sevgisi en yüksek noktaya ulaşmıştır. Yeryüzü evi gibidir onun. Vahşi ya da evcil fark etmez, bütün hayvanlar dostudur. Dergâhında asılı en ünlü resminde, bağdaş kurmuş oturur; bir kucağında ceylan, diğerinde aslan vardır. İkisi de efsunlanmış gibi durular.

Orpheus bir şekilde İslamiyet içerisindeki Sufist geleneğe de dokunmuştur. Delf Mabedinin kapısına yazdırdığı “KENDİNİ BİL!” sözü, yüzyıllar sonra Sufiler arasında “kendini bilmeyen Rabbi’ni bilemez” şeklinde yayılmış ve Anadolu’da da kullanılır olmuştur…

______________________________

1. http://www.anahaberyorum.com/kultur-sanat/orpheus-mozaigi-turkiyeye-donuyor-h14376.html
2. ACAR Özgen, “Sıra Mozaiklerde”, Aktüel Arkeoloji Dergisi, Ocak-Şubat 2013, 58-63
3. SCHURE Edouard, “Büyük Inisiyeler”, Ruh ve Madde Yayınlan, İstanbul, 1989, 301
4. http://www.derki.com/ezoterik/item/2965-maya-uygarligi-ve-luviler
5. SCHURE Edouard, “Büyük Inisiyeler”, Ruh ve Madde Yayınlan, İstanbul, 1989, 349
6. SCHURE Edouard, “Büyük Inisiyeler”, Ruh ve Madde Yayınlan, İstanbul, 1989
7. Bu mabette görevli rahibelerin bakire olması zarureti, söz konusu rahibenin tanrı Apollon’dan hamile kaldığı iddiasını ortaya çıkartır ki, aynı yöndeki iddia diğer birçok dini inanışta da akislerini bulmuştur. (Bakınız: Hristiyanlık’taki ‘Bakire Meryem’).
8. GENER Cihangir, “Ezoterik-Batıni Doktrinler Tarihi”, Yurt Kitap Yayın, Ankara, 2007
9. SCHURE Edouard, “Büyük Inisiyeler”, Ruh ve Madde Yayınlan, İstanbul, 1989
10. Musa’lar: Ölümden sonra ruhların göğe yükselişlerinde, onlara yol gösteren Müzik Tanrıçalarıdır. Şarkıları ile ruhu alıp göğe çıkartırken, göğün bir katından diğerime çıkışlarında ruhları selamlarlar. Ruh, göğün 7 küresinden geçerken nu müzik eşliğinde ihtiraslarından arınıp, kendi sesine ulaştığına inanılırdı. Ruhlara yolculuklarında eşlik eden müzik aleti ise, 7 telli “lir”di.
11. TÜLEK Füsun, “Efsuncu Orpheus / Orpheus, The Magician”, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul, 1998, 8
12. ACAR Özgen, “Sıra Mozaiklerde!”, Aktüel Arkeoloji, Ocak-Şubat 2013, İstanbul, 59
13. TÜLEK Füsun, “Efsuncu Orpheus / Orpheus, The Magician”, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul, 1998, 8
14. TÜLEK Füsun, “Efsuncu Orpheus / Orpheus, The Magician”, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul, 1998,11
15. TÜLEK Füsun, “Efsuncu Orpheus / Orpheus, The Magician”, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul, 1998, 9
16. A.g.e 10
17. ACAR Özgen, “Sıra Mozaiklerde!”, Aktüel Arkeoloji, Ocak-Şubat 2013, İstanbul, 59-60
18. TÜLEK Füsun, “Efsuncu Orpheus / Orpheus, The Magician”, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul, 1998, 10
19. A.g.e 10
20. A.g.e 12
21. A.g.e 14
22. http://muzafferabla.com/2012/07/02/alev-kanatli-insanlar-aleviler-ve-turna/

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here