Ritme uymak… ya da uyumak…

Apple, bugünkü başarısının bir kısmını, burada aşıladığı ruha ve işlenecek bir cevhere sahip olan seçkin elemanlarına, pratik çözüm üretme ve sisteme katma değer yükleme alışkanlığı edindirmesine borçludur.
O yıllarda henüz internet tavan yapmadığı için, iletişimsel yönetim anlayışlarında IMS denilen Information Management System popülerdi. İnternetle birlikte 6’ıncı vitese takan Dünya’nın dönüş hızı, kişiye dayalı yönetim biçimleri yerine, sisteme ve ekip çalışmasına dayalı yönetim biçimlerini dayattı iş dünyasına, çok yerinde bir zamanlamayla… İş Dünya’sı hala dogmatik yöneticiyle, ritme adapte olabilen yönetici anlayışı arasında sıkışmış durumda… Bunun pratik hayata yönelik getirileri de oldu, götürüleri de, özellikle çok uluslu şirketler açısından.
Getirilerini doğru öngörüp, mantık süzgecinden dokusuna uygun olanları pay çıkaran firmalar, küreselleşen Dünya’ya ayak uydurdu, algılayamayanlar ise Dünya’nın gerisinde kaldığını seneler sonra anladı. Atalet ve bürokrasi, pratik ve sonuç odaklı iş hayatından izole edilmeye çalışıldı, ama dogmatikler buna hala direniyorlar, sahiplendikleri gücü paylaşıp dağıtmamak adına…
Bu informasyon devriminden önce üniversitelerde öğretilen ne varsa çürüdü gitti aynı hızla… Ama o sabit bilgilerle donatılmış yöneticiler ne yazık ki baki kaldı iş dünyasında… Durgun zamanların ve tribünlere oynayanların mumlarının sönmesi süreci atılımcı şirketler için zaman kaybı oldu… Ve asıl o zaman dizgininden boşalan Dünya, daha hızlı dönmeye başladı… Ki bu hız bazen ayak uyduramayanları üzerinden savuracak noktalara ulaşmakta günümüzde…
Dünya’da ve ülkemizde, o yılların akademik eğitimini almış ve oraya saplanmış zihniyetler, bugün genelde üst yönetimlerde olduklarından, alternatif metodlarla esnek gelişim kulvarları geliştiremedikleri zaman, bazı şirketler, sürüklendikleri bürokrasiye ve kısır iş akışlarına dair, doğru algı / doğru öngörü yapılmamasının ve yukarıya doğru feedback yansıtılmamasının ağır faturalar çıkarabilecek handikaplarının farkında olamadan ve sebebini irdeleyemeden geri dönüşlere geçebiliyorlar… Eski bisikletlerde kontra pedal denen bir şey vardı, pedalı geri çevirdiğinizde bisiklet fren yapardı. Bugünün iletişim çağında information management system olmasa da, kontra frenler takoz olarak miras kaldı, gezegenin dönüş hızında ritmik ve dinamik olması gereken sisteme… Bunu tamamlayacak motivasyon ise, önce insani değerler ve sonra, total kalite yönetimini körükleyecek olan kaliteli iş gücü…
Sınırları zorlayan ve nice emeklerle ve yatırımlarla küresel krizi aşarak, küreselleşebilecek kapılar bulabilen firma sayısı hem Dünya’da, hem de ülkemizde, bu vasıfta olanlara oranla çok az… Ürün gücüne, öz kaynaklara, doğru maliyetlere ve fiyatlara haiz olduğu halde, bürokratik ve kronik atalet handikapıyla Dünya’ya doğru yollardan, emin adımlarla ve sistematik biçimde açılma şansını dogmalar ve iç yönetimsel çelişkiler yüzünden değerlendiremeyen yerli firmalarımız, bunu hasbelkader de olsa, becerebilenlere nazaran, açık farkla mojorite durumdalar ne yazık ki.
Oysa, başta sağlık sektöründe olmak üzere, turizm, tekstil, otomotiv sektörlerindeki tanıtım / pazarlama becerilerinde, yaratıcı ve işlerlikli zeka izdüşümümüz ortalama anlamda, iddia ediyorum ki, diğer Avrupa ülkelerinin önünde seyrediyor. Ama ne kadarınının doğru kullanıldığı tartışma konusu. Sabit fikirli ve “hücumdansa savunma odaklı” üst düzey yöneticilerin şirketlere kaybettirdiklerinin bir ölçüm değeri olamıyor.
Örneğin 1 sağlık turistinin, 27 normal turiste bedel olan getirisi, ne Sağlık Bakanlığı’mızın ne de özel hastanelerimizin farkındalığında… Batıda çökmüş olan sağlık sistemlerine, özel sektörümüzle ve uyandırılabilecek devlet eşgüdümüyle çok rahat duhul edebilmemizin yıllık pastası 10 Milyar Dolar. Ama Ortadoğu’nun zengin pazarına kilitlenen büyük sağlık grupları, dar vizyonlu yöneticileri yüzünden, bu Batı pastasını hala, tırnağımız olamayacak Hindistan’a, İspanya’ya ve Portekiz’e kaptırıyorlar. Otomotiv ve inşaat sektörümüz için de aynı kısır zihniyet dominant…
Keza, tekstil sektöründe makro projeler geliştiremeyen, alaturka ile alafranga anlayışın arasında sıkışmış, günü kurtarma odaklı mantaliteler, vizyonel atılımlarını batı pazarıyla aynı ritmde geliştiremeyerek, ne kaçırdıklarını bile ölçemiyorlar… Monopolik avantajlar dahi, edinebilecekleri batı pazarlarını zorlayamıyor, sanatta, müzikte, sporda olduğu gibi, lokomotif sektörlerimizden tekstilde de maalesef, global çapta marka yaratamıyoruz.
Defansif zihniyetin, takım oyununa ve kollektif ataklarla kazanılacak skorlara hiç faydası yok günümüzde… Geride top saklamakla, boş alana kaçıp top çevirmekle gol atılamıyor… Liberolara ve santraforlara doğu zamanlamalar ile doğru topların çıkarılması lazım. Egodan muaf takım oyunu oynamak lazım, ama batılılardaki gibi, kategorilere ayrılmış alanlarda, kendi çalar, kendi oynar tarzı bireysel oyunlar gibi değil… Kombine ataklar yaratan bir ekip oyunuyla yapılmalı bu, akademik ve alaylı hayatın sentez yorumuyla pişirilip… Total kalite yönetimi yordamıyla, ham unsur kalmamalı atak sisteminin içinde, boşluklar kısır polemik ve demogojilerle değil, icraatlar ile doldurulmalı. Ve de, bütün toplar da aynı yerde toplanmamalı… Defans oyuncusu sıkışınca topu taça atabilmeyi becerdiği kadar, gol akını tazeleyecek oyunlarda kurabilmeli… Taraftarlarla ya da kilit noktalardaki takımdaşlarla oyun oynamak yerine… Aslında aynı değerlendirmeler dış siyaset alanlarımızda da geçerli…
Kısacası zekamızla, prodüktivitemizle ve kapasitemizle doğru orantılı ilerleyemiyoruz. Suçlu, demode yönetim anlayışlarından daha hızlı dönen Dünya…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.