Rodos da Osmanlı izleri ve bir kütüphane.

İSMAİL BAYER - Ege Denizi'n de bir ada. Şimdi bir Yunan adası. Rodos deyince aklımıza hemen şövalyeler gelir. Adeta özdeşleşmişlerdir. "Rodos Şövalyeleri"

Geçtiğimiz ramazan da, Rodos’a ilk kez gittiğimde, benim aklımda kalan ise çarşı ve özellikle de bir kütüphane.

Rodos çarşısını gezerken, Osmanlı şehir planlaması ve mimarisi ile ticaret yaşamının kültürel alt yapısını görürsünüz. O izler size adeta yabancı bir ülkede bulunduğunuz izlenimini vermez. Ahi geleneğinden gelen bir çarşı düzenlemesi. Bu çarşıyı gezerken, Saray Bosna da da hissedebilirsiniz kendinizi.

Türkçe konuşmayan, Türkçe isimleri olan Türklerle olduğu gibi, Türkçe bilen ismi Türkçe olmayan Yuanan vatandaşları ile de karşılaşabilirsiniz. Suyun öte yanından, yazın hergün bir çok Türk adaya geldiği için, esnaf işyerlerin de, Türkiye’den gelen Türkçe konuşarak size tanıtım yapan vatandaşlarımızla da karşılaşırsınız. Yazın buraya çalışmaya geliyoruz derler.

Biz Rakı diyoruz, onlar Uzo diyorlar. Orda da bir ayırım var. Rodos Uzo’su, Yunan Uzo’su. Rodos da üretilen Uzo çeşitliliği arasında, kahveli Uzo ile karşılaşırsanız şaşırmayın. Size hemen alışveriş öncesi ikram bile edeceklerdir. Küçük bardaklarda üç beş damla, bir yudum. Küt diye bir yudumda atıyorsunuz. Hafif kahve tadında bir kavrukluk hissediyorsunuz. Çarşı, müze, surlar, kale dolaşmak bir tam gününüzü alabilir. Yoırgunluğu bir kıyı meyhanesinde, deniz ürünleri eşliğinde uzo ile atabilirsiniz. Canlı bir ortam.

Ama bizim bu yazıda anlatmak istediğimiz başka bir durum var. Pek tatil ve yaz kavramına uymayan bir durum. Bir Kütüphane. Ve Rodos’a gittiğiniz de bu kütüphaneyi görmeden, bahçesinde oturup dinlenirken, yeşilin serinliğini içinize çekerek, bir çay kahve içmeden dönmeyin derim.

Çarşı içinde gezerek, hafif bir yokuş çıkışı, çarşı bitiminde bir Cami göreceksiniz. Osmanlı yapısı bir cami. Bozulmamış, görkemli bir şekilde duruyor. Başka camiler de var tabii.

Siz bu camiye girin ya da girmeyin, solunuzda yüksek duvarlar arkasında geniş bir kapıdan girilen kütüphaneyi göreceksiniz. Müze-Kütüphane demek, daha doğru aslında.

Günümüz yayınlarını, kitap ve dergilerini görmek için girerseniz yanılırsınız. Yunan alfabesi ile ya da kullandığımız günümüz alfabesi ile Yunan ya da başka batı dillerinde kitap yayın göreceğim derseniz yine yanılırsınız. Türkçe kitap ve diğer yayınların bulunduğu bir Kütüphane yorumuna ulaşırsanız da, yanılgınız devam ediyor demektir.

Bu kütüphane, eski bir Osmanlı kütüphanesi. Kütüphane bulunan yayınlar da, yüz yıl öncesinden, daha geriye de gidiyor. En önemlisi el yazması eserlerin de olduğu bir kütüphane. Bir arşiv, bilgi belge merkezi adlandırması da, yeterli değil. Kültürel bir hazine, geçmişden tarihi bir miras, daha yakışan bir tanımlama olabilir.

Anlatmağa çalıştığım yer, “HAFIZ AHMED AĞA ve FETHİ PAŞA”

Küçük, şirin, ince bir zevkin ürünü, sevimli bir yapı. Bahçe de değişik ağaçlar ve yeşillik. Korunmuş, restore edilmiş ve bakımlı. Özgün ve özelliği korunmuş bir yapı. Serin br avlu. Bir vaha gibi.

Kanuni Sultan Süleyman’ın Rodos’u kuşatması ile adaya gelen bir Osmanlı, Hacı Hafız Ahmed Ağa. Buraya yerleşir ve önemli görevlerde bulunur. III. Selim tarafından da, Hicaz Kaftan Ağalığı görevine getirilir. Sonu biraz trajik. Hicaz’dan dönerken, Cezzar Ahmed Paşa’nın adamları tarafından katledilir. Kütüphanenin kuruluşu 1793. Tercümanlık da yapan Ahmed Ağa, o dönem okumayı da çok sevdiğinden ve aydın bir din adamı olma ve yöneticiliği de eklenince, değerli ve önemli olan bir Kütüphane oluşturur.

Oğlu Tophane Müşiri Fethi Ahmed Paşa, babasının kurduğu kütüphaneyi, daha sonra İstanbul’dan getirdiği eserlerle de zenginleştirir. Vakıf kurar ve yaşamasını sağlayacak düzenlemeyi de oluşturur. Çevrede, dükkanlar, saat kulesi, muvakkithane, İmaret ve Rüştiye Mektebi de oluşturur. Bu alan UNESCO tarafından günümüzde koruma altındadır.

Türk ve Yunan hükümetlerinin de desteklediği ve halen yaşayan bu vakfın başında torunlardan Cengiz Argeşo’nun girişimiyle, harap halde ve bakımsızken, bu günkü durumuna getirilir.

Vakıfların asırlar boyunca nasıl ayakta kaldığının, tarihi, kültürel ve hukuki durumu açısından incelemeye değer bir durum. Çünkü, bozulmadan bu şekilde kalması sağlanırken, vakıf senedini oluşturma önem kazanmaktadır.

Akşamdan sabaha, sürekli torba yasalarla, hukuk sistemimizin bu gün ne hale getirildiğini düşündüğümizde, bu işin önemi daha da artmaktadır.

Vakıf kurulurken, ileride yönetimler tarafından şartlarda herhangi bir değişiklik yapılmasın diye, vakfiye senedi, ağaç levha üzerine kazılarak yazılmıştır.

Kütüphane iç içe geçen iki ayrı salondan oluşuyor. İlk salon bayramlaşma yeri olarak da kullanılıyor. İkinci salon ise tümüyle kitaplara ayrılmış. 2500 e yakın eser var. El yazması ve basma nadir kitapların değeri biçilemiyor. Üç değerli Kuran-ı Kerim de kütüphane de koruma altında. Selçuklulardan kalma nerdeyse 900 yıla ulaşan eserlerden tutun da, 147 Kuran tefsirinin olduğu da belirtiliyor. Sultan Murad’ın el yazması olduğu belirtilen eserlerden, altın yaldız Kuran’ın hattatının kim olduğu ise bilinmemektedir…

1411 yılına ait, Mısır da yazılmış ve altınla tezhip edilmiş, kapağı deri altın varak basmalı Kuran-ı Kerim’in olduğunu da, belirtmeden geçmiyelim.

Kütüphaneyi bir dönem kullanan Namık Kemal’in, burada Rodos tarhini yazdığı da belirtiliyor.

Dışarı eser verilmemektedir. Kural öyle konulmuş,  Her yıl sayım yapılacağı, yıpranan ciltlerin gelirlerle tamir edileceğine kadar, ayrıntılı  düzenleme yapılmış.

1967 de Ankara’ya geldiğimde, Kızılay’ın ortasında, Kumrular da güzel bir kütüphane vardı. Ağaçlıklar arasında. Şimdi yok. Taşıdılar o Kütüphaneyi. O orada öyle kalabilir, korunabilirdi. Şimdiler de, o bölgeyi tümüyle yıkıp, beton yığınlarıyla rant sağlama girişimleri var.

Kütüphanin taşındığı Bahçelievlerde ki Kütüphane de taşınacakmış!

Niye var olanı yaşatma ve yenilerini oluşturma kültürümüzü geliştiremiyoruz. Basında yer alan, bazı eserlerin kuruş hesabı ile fazlalık diye, satılmak üzere ihaleye çıkarıldığı şeklinde ki haberlere ise, insan inanmak bile istemiyor.

Din adamı ve yönetici eşittir Kütüphane, günümüz değerlendirmelerine ne denli uzak bir üçgen. Hele bazılarını din adamı kisvesi altında ki açıklamaları ise, tam bir tedavilik.

Ramazan’ın son günü, yani arefe günü, baba ocağı memleketim Bigadiç’de bu yazıyı hazırlarken, buruk bir acı var içimde.  Kasabanın en eski taş bina ve camisi restorasyon adı altında bilinmez bir yolculuğa çıkmış, minaresi bile yıkılmış, çevreden soruyorum. Bakımlı ve tamire gerek yoktu, nerden çıktı bu diye. İlginç yorumlar yapılıyor. Vakıflar restorasyon için ihale etmiş. Ne olduğunu bilen yok. Bakalım sonuç da ne çıkacak ve yanılmış olurum.

Evet, ramazanın son günü, bayram öncesi, Bigadiç’den, Ramazan bayramınızı kutlarken, Rodos’da ki kütüphane yi özellikle aktararak paylaşmak istedim.

Ancak Rodos’u düşününce, TOKİ yaklaşımı burayı AVM yapar, rant için çok katlı binalar da yapar. Kültürel miras yok olurdı diye düşünmekten de kandimi alamıyorum. Buruk bir duygu.

Bilmem bir şeyler anlatabildim mi?

____________
Bigadiç – Balıkesir.  4 Temmuz 2016. Pazartesi.  ismail.bayer1@yahoo.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

two × two =