Sadece yol yaparak medeniyet olmaz!

YUSUF YAVUZ / AÇIK GAZETE – Türkiye’nin döktüğü beton ve asfaltla, ithal ettiği iş makinesi ve kamyon sayısıyla değil, koruduğu ağacıyla, suyuyla, kurduyla kuşuyla övünebileceği politikalar üretmesi gerekiyor artık. Bunu tüm dünyayı kıskacına alan korona virüs salgını bir ke daha gösterdi. Çünkü giderek üretimden kopan bir ülkede yol medeniyet değil, yıkım getirir. Oysa dağlarından yağ, ovalarından bal akan bu güzel topraklar yıkımla değil, yaşamla anılması gereken benzersiz bir hazine gibi.

Romalılar kendilerince “barbar” olarak tarif ettikleri Anadolu’nun yerel halklarını ancak ordularını hareket ettirebileceği yolları yaptıktan sonra kontrol altına alabildi.

Örneğin bugünkü Manavgat ile Seydişehir, Beyşehir ve Sütçüler arasındaki dağlık coğrafyada yaşamış olan Anadolu’nun yerli halkı Homanadlar sarp ve geçit vermez dağlık bölgede birçok küçük savunma kaleleri bulunuyordu ve yaşamlarını sürdürdükleri coğrafya onların aynı zamanda güvenli sığınağıydı.

İKİ BİN YIL ÖNCE TOROSLARDA YAŞANAN HOMANADEİS SAVAŞININ SIRRI

Ancak Romalıların Anadolu’nun bu bölgesindeki egemenliklerini tam olarak sağlamalarının önünde en büyük engellerden biri olarak görülen Homanadlar yaşam alanlarını dağıtmanın en kestirme yolu yol inşaatından geçiyordu. Romalılarla Homanadlar arasında geçen ve M.S 6’da yapıldığı düşünülen ‘Homanadeis Savaşı’, Torosların bu zorlu coğrafyasında gerçekleşmiştir. Romalıların bölgeyi kontrol altına alarak kolonileştirme politikalarına karşı en büyük tehdit olarak gördükleri Homanadlar’ı etkisiz hale getirmek için girişilen savaşın komutanı S. Quirinius’un bugünkü Yalvaç’tan (Pisidya Antiokheia) yola çıkarak bölgeye geldiği varsayılıyor.

TOROSLARDAKİ YERLİ HALKI ROMALILAR YOL YAPARAK YOK ETTİ

Romalılarla bir meydan savaşı yapacak güçte olmayan Homanadlar dağların zirvelerine çekilerek çete savaşları ve savunması yapmış olabilirler. Onları Roma’ya karşı güçlü yapan arazilerinin çok sarp ve ulaşılması güç oluşudur. Ağırlıklarıyla bir Roma ordusunun bu dağlık ve geçit vermez yükseltilerde harekâtı sürdürmesi zor olmuştur. Ayrıca kuşatma için gerekli teçhizatı getiremeyen S. Quirinius onların yuvalarına tırmanmak yerine uzun zaman isteyen fakat sonucu etkili olan bir yöntem uygulamıştır. Bu da onları ablukaya alıp, açlıkla teslime zorlamaktır. Bu abluka süresini W. M. Ramsay üç yıl olarak tahmin eder. Bu üç yıl olmasa bile, onların Romalıları hayli uğraştırdığı bir gerçektir. Bu stratejide başarı sağlayan S. Quirinius, Homanadları teslim olmak zorunda bırakıp, kalabalık nüfuslu bir kabilenin yaşadığı Homanad şehri ile 44 müstahkem kalesini tahrip ederek ikinci bir direnişe geçecek gruba dayanak noktası bırakmamıştır… Homanadların yenilmesinden sonra Roma böyle bir sorunla tekrar karşılaşmamak için daha önce başlamış olan koloni kuruluşlarını tamamlarken bunlarla bağlantıyı sağlamak amacıyla başlanmış olan yol şebekesinin de yapımına hız vermiştir.” (1)

HOMANADLARDAN GERİYE KALANLAR ARAŞTIRILMALI

Geçmişte Homanadların yaşadığı zorlu coğrafyada bugün Homa adında pek çok yerleşim var. Bunların geçmişle ne gibi bir ilişkisi var bu konuda elimizde kesin bir bilgi yok ancak araştırılması, sorgulanması gereken çarpıcı konulardan biri. Örneğin Manavgat’ın Oymapınar köyünün eski adının “Homa” olması ve antik kaynakların Homanadların yaşadıkları coğrafyada bulunması dikkate değer bir ayrıntı. Akseki’nin Cevizli Mahallesi’ndeki ulu çınar ağaçlarının altında Beyşehir’den gelen bir grup doğa sporcusuyla bölge hakkında sohbet ederken birkaç köy adı daha saymışlardı, Homa ile başlayan. Bugün bu adların hemen hepsi değiştirilmiş durumda.

YOLUN MEDENİYET GETİRDİĞİ İDDİASI ESKİ BİR YALAN

Yolun medeniyet anlamına geldiği söylemi, eski bir sömürgecilik dilinin zamanla kalkınma ve büyüme söylemiyle harmanlanarak toplumlara yutturulan bir zokadan başka bir şey değil. Roma da yok etmek ya da kontrol altında tutmak istediği yerel kültürleri güçlü ordularını sevk ettiği yol ağları sayesinde yönetiyor, yönetemediklerini de yok ediyordu.

MEDENİYET, KENDİNE BENZETEMEDİĞİ KÜLTÜRLERİ YOK ETTİ

Uygarlıkla eş anlamlı olan medeniyet kavramının, Arapça’da şehir anlamına gelen Medine’den türetildiği ve “medeni” olanın şehirli, şehre mensup olan anlamında kullanıldığı söylenir. Medeniyet, bir iddiaydı ve bu iddiadan çok daha eski ve derin kökleri olan “kültür”ü kendine benzetmek istiyor, benzetemezse de tarihten silmeye çalışıyordu. Homanadlar’ın bir kültürü vardı, Torosların derin vadilerinde bu coğrafyanın dilini öğrendikleri bir hayat yaşıyorlardı ve medeniyet iddiasıyla üzerlerine gelen Roma, yol ağı aracılığıyla kendi tarihi kaynaklarında “barbar bir halk” olarak tarif ettiği bu kültürü yok etti. Anadolu coğrafyası binlerce yıldır bu yok olan kültürlerin izleriyle doludur. Doğudan batıya, kuzeyden güneye dört bir yanda dilde, inançta, kültürde, oyunda, yemekte, müzikte bu izler yaşar durur.

AĞAÇLAR MEDENİYETTEN DAHA ESKİYDİ

Bugün de yaşadığımız aslında budur. Medeniyet’in mekânsal karşılığı olarak dayatılan şehirler birer toplama kampına dönüştürüldü ve tıpkı Roma’nın yaptığı gibi bu merkezlerde toplanan ucuz ve niteliksiz işgücü ile bu işgücünün üzerinde varlığını sürdüren tüketici grubu sayesinde çarkların dönmesi sağlanabiliyor. Oysa ağaçlar medeniyetten daha eskiydi. Otların, suların, taşların, kuşların dili binlerce yıllık bir kültürdü ve medeni olanın yıkıcılığından çok uzaktaydı.

ŞEHİRDEKİ ÜRETİMİN DİLİ VAHŞİDİR VE RAKAMLARA BAĞIMLIDIR

Birkaç gün önce TRT Belgesel kanalında da gösterilen 2019 yapımı olan ve Tamara Kotevska ile Ljubomir Stefanov’un yönetmenliğini yaptığı, ‘Bal Ülkesi’ (Honeyland) filmi bu yıkıcılığı oldukça güzel işlemiş. Balkanların zorlu dağlık coğrafyasında, terk edilmiş bir köyde doğal yöntemlerle arıcılık yapan Hatice Muratova, ürettiği balın yarısını arılarına ayırır ve onlara şarkılar söyler. Ancak bu ahenkli yaşam yıllar önce terk edip şehre taşınan kalabalık bir ailenin köylerine geri gelmesiyle birden bozulur. Şehirdeki üretimin dili vahşidir ve rakamlara bağımlıdır. Sürekli daha çok üretmek, daha çok kazanmak ister ve sonunda gittiği her yere ekolojik bir yıkımı da beraberinde götürür.

YIKIMA KOLAYCA ONAY ÜRETEN İNSANLARIN KOLAYCI SÖYLEMİ

Bugün Anadolu coğrafyasının dört bir yanında süren yıkımlara kolayca onay üreten insan tipi tam da budur. “Ormanlar kesilmesin istiyorsunuz ama bu yollardan en çok siz geçiyorsunuz”, “Üçüncü köprüye karşısınız ama köprüyü kullanıyorsunuz”, “Hayvanların öldürülmesini istemiyorsanız o zaman et yemeyin kardeşim”, ya da “Hem mutfağımız mermer olsun istiyorsunuz hem de mermer ocaklarına karşı çıkıyorsunuz”, “HES’lere karşıysanız o zaman bilgisayar ve cep telefonu kullanmayın” gibi onlarca temelsiz savunma geliştirebiliyorlar ve ne yazık ki karar vericiler bu büyük yok oluşa bu görüşler sayesinde onay üretebiliyor. Bu görüşlerin birçoğu da bizzat siyasilerin düşüncelerinin ürünü.

TÜRKİYE’DE KULLANILAN OTOMOBİLLERİN KAYNAĞINDA DURUM NE

Yüzde yüz kendi otomobilini bile üretemeyen bir ülkenin yaptığı yolların genişliği ile övünmesi bir yana o yolların en büyük kazancının dünyanın otomobil devleri ile petrol şirketleri arasında bölüşülüyor olması gerçeğinin bile zerre silkelemediği bir toplumda yolun sorgulanması elbette kolay değil. Ancak Türkiye’de kullanılan otomobillerin pek çoğunun kaynağı olan Fransa ve İtalya gibi ülkelerdeki yol inşa etme ve kullanma uygulamalarına bakıldığında bu sorgulamanın sağlıklı biçimde yapılması şart görünüyor.

OTOMOBİL ÜRETEN İTALYA VE FRANSA YOL YAPMAYI BİLMİYOR MU?

İtalya ve Fransa’da, Türkiye ile kısmen benzer coğrafi özellikler gösteren, özellikle turizm ve koruma bölgelerindeki yolların yıllardır benzer şekilde kalması dikkat çekicidir. Coğrafyayı jiletle keser gibi tarumar ederek asfalt dökmek bir marifet değil. Verimli tarım arazilerine, yaylalara, dağlara, su kaynaklarına, sulak alanlara onlarca metre genişliğinde bölünmüş yollar yapmak marifet değil. Türkiye’de her 3-4 otomobilden birinin menşei olan İtalya ve Fransa’da yol yapım teknolojisi mi yok? Onlar bilmiyorlar mı; verimli bağların arasından koca koca yollar geçirmeyi? Dantel gibi koyların, zümrüt yaylaların üzerindeki coğrafyayı boydan boya yarıp yol yapacağız diye bir ülkeyi perişan etmeyi bilmiyorlar mı?

ÜRETMEYEN BİR ÜLKEDE YOL MEDENİYET DEĞİL, YIKIM GETİRİYOR

Türkiye’nin döktüğü beton ve asfaltla, ithal ettiği iş makinesi ve kamyon sayısıyla değil, koruduğu ağacıyla, suyuyla, kurduyla kuşuyla övünebileceği politikalar üretmesi gerekiyor artık. Bunu tüm dünyayı kıskacına alan korona virüs salgını bir ke daha gösterdi. Çünkü giderek üretimden kopan bir ülkede yol medeniyet değil, yıkım getirir. Oysa dağlarından yağ, ovalarından bal akan bu güzel topraklar yıkımla değil, yaşamla anılması gereken benzersiz bir hazine gibi.

____________________

(1): https://gazeteciyazaryusufyavuzblog.wordpress.com/2018/12/18/toroslarin-bilinmeyen-tarihi-bize-ne-anlatiyor%EF%BB%BF/

Önceki haberSkandal liste! Öldürülecek hayvanlar ve fiyatları kalem kalem açıklandı
Sonraki haberÜrdün’de sendikalarının kapatılmasını protesto eden 1000 öğretmen gözaltına alındı
Yusuf Yavuz
YUSUF YAVUZ (GAZETECİ-YAZAR) Isparta, Sütçüler'de doğdu. 1990’da edebiyatla ilgilenmeye başladı. Deneme ve inceleme tarzındaki ilk yazıları 1996 yılında 'Atatürkçü Ses' Dergisi’nde yayımlandı. Aynı yıl yerel ölçekte yayın yapan kanallarda 'Dönence' başlıklı radyo ve televizyon programları hazırlayıp sundu. 1999 yılında Antalya'da kurulan Müdafaa-i Hukuk Dergisi’nde yazmaya başladı. 2001’de Gazete Müdafaa-i Hukuk’ta Muhabir-Temsilci olarak görev aldı. Daha sonra adı 'Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk' olan dergiyle bağını temsilci-yazar olarak sürdürdü. 2001-2007 yılları arasında Kaş Kitap Şenliğini organize ederek başta çocuklar ve gençler olmak üzere yöre insanının kültür, sanat ve edebiyat çevreleriyle buluşmasını sağladı. 2005 yılında Muğla ve Antalya arasındaki sahil bandında yaşanan yabancılara toprak satışına ilişkin yaptığı araştırmalar önemli etkiler yarattı. Deneme, inceleme, röportaj, düz yazı, haber ve yorumları; Cumhuriyet Akdeniz, Odatv, Yeni Harman, Edebiyat ve Eleştiri, Yolculuk, Evrensel, Atlas, Magma, Aydınlık, Birgün, Açık Gazete gibi dergi ve gazetelerde yayımlandı. Antalya merkezli VTV Televizyonunda, Pelin Gel Ağan'la birlikte 'İki Ağaç İçin' adıyla 16 bölümden oluşan bir program hazırlayıp ve sundu. Kanal V Televizyonunda, Biyomühendis Çağlar İnce ile birlikte, Yörük kültürünü ve tarihsel köklerini ele alan 'Islak Çarıklar' adlı belgesel haber programı hazırlayıp sundu. Araştırma yazılarından bazıları, 'Yer Bize Çimen Verdi' ve 'Darağacına Takılan Düşler' adıyla belgesel filmlere de konu olan Yavuz, şu sıralar 'Islak Çarıklar' adlı bir belgesel haber programı için çalışmalarını sürdürüyor. Ağırlıklı olarak arkeoloji, çevre, kentsel dönüşüm ve tarım konularını ele alan çalışmalar yapmayı yazılı ve görsel medyada sürdüren Yavuz, yıkım politikalarıyla tarımdan hayvancılığa, kültürden mimariye kırsal yaşamın dönüşümünü ele alan araştırma yazılarıyla tanınıyor. Ziraat Mühendisleri Odası Basın Ödülü, Çağdaş Gazeteciler Derneği Belgesel ödülü, Türkiye Ziraatçılar Derneği Tarım ödülü, Kubaba Derneği kültür hizmeti ödülü'nün yanı sıra Türkiye Ormancılar Derneği gibi çeşitli meslek odası, kurum ve kuruluşlar tarafından ödüle layık görülen Gazeteci Yusuf Yavuz, Likya'dan Teke yöresine uzanan coğrafyadaki su kültürüne ilişkin uluslararası bir sanat projesinin de danışmanlığını ve metin yazarlığını üstleniyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.