Sağduyunun getirdiği

Plutarkhos’un nicedir kitaplığımda durup duran Ünlü Romalılar’ını okumaya başladım. Roma’nın söylencelerle renklenen kuruluş öyküsünde bana pek ilginç gelen bir bölümle karşılaştım. Romus ve Romulus Roma’yı kurduktan ve Romulus yönetimde tek kaldıktan sonra Romalılar komşuları Sabinler’in kızlarını kaçırıyorlar. “İşaret verilir verilmez kılıçlarını çektiler, çığlıklar atarak kalabalığın ortasına daldılar, Sabinlerin kızlarını kaçırdılar…” Epeyce bir zaman sonra Sabinler öç almak için kralları Tatius komutasında Roma’yı kuşatıp kızlarını geri almak isterler ve kente girerler. Kaçırılmış kadınlar bundan tedirgin olurlar ve gelenlere şöyle derler: “Bugün bize sahip olan insanlarca zorla ve adaletsiz bir biçimde kaçırıldık. Böyle bir felaketten sonra kardeşlerimiz, babalarımız ve yakınlarımız bizi uzun zaman arayıp sormadılar. Korkunç bir kin duyduğumuz Romalılara zaman içinde bağlandık. Şimdi siz kadınları kocalarından, anneleri çocuklarından koparmaya gelmişsiniz!” Eğer bu Romalılarla görülecek başka bir hesabınız varsa biz ona bir şey diyemeyiz, der kadınlar, “ama bizim için savaşıyorsanız o durumda bizi damatlarınızla ve torunlarınızla alın gidin; babalarımızı ve yakınlarımızı bize bırakın, bizi kocalarımızdan ve evlatlarımızdan koparmayın!”

Her toplumun tarihi de geriye doğru gidildikçe söylencelere bulanır, daha da geriye gidersek söylenceden başka bir şey kalmaz elimizde. Başlangıçtan bu yöne doğru yürüdüğümüzde de söylencelerin yavaş yavaş gerçeklere dönüşmeye başladığını görürüz. Bu arada söylencelerin içerdiği insan gerçeğini de elbet gözden uzak tutmamak gerekir. Mitosların ne büyük insani gerçeklikler barındırdığını, mitolojilerin erken zamanda temellendirilmiş güçlü felsefi bakış açılarını içerdiğini hepimiz biliyoruz. Her kurgu bir gerçekliğin simgesi gibidir eski anlatılarda. İnsan yaşamıyla ilgili her belirti bir yaşamsal gereksinimin açık ya da örtülü anlatımıdır. Örneğin o zamanın koşulları içinde Roma insanının duvarları kutsal saydığını öğrendiğimizde hiç şaşmıyoruz. İnsanı koruyan gücün kutsal olmasından daha doğal ne olabilir?

Plutarkhos’un satırlarında benim ilgimi çeken, insanın düşmanlıklardan çok dostluklarla kendini varettiğini duyuran bakış açısı oldu. Her zaman öyle düşünürüm: dün karnına bıçağı sağladığımız adam bir başka koşulda bizim can dostumuz olabilirdi, buna karşılık bugün yaşamımızı anlamlandıran birinin bir başka koşulda bizim can düşmanımız olması işten bile değildir. Bu da beni her zaman düşmanlıkların anlamsızlığına inandırıyor. Küçük çıkarlarımız adına, boş gururumuz adına, yalan yanlış inanışlarımız adına, açgözlülüklerimiz adına en güzel olası dostluk koşullarını düşmanlığa döndürebiliyoruz. Dünyanın girdisine çıktısına, yaşamın aldatıcı pırıltılarına, birbirimize üstün gelme duygularına bu kadar önem vermekle doğrudan doğruya mutsuzluklarımızı yaratıyoruz. Savaşlar da bu salakça yarışların, bu gözü doymazlıkların, bu ne yaptığını bilmeden yaşama domuz tarlaya dalar gibi dalışların ürünü değil mi? Birileri gelişigüzel savaş karşıtlığı yaparken içimizdeki yetersizliklerin ince hesabını yapmayı düşünüyor mu? Ya da o savaş karşıtları gündelik yaşamda kendi küçük çıkarları için birilerinin gözünü oymaktan geri durabiliyorlar mı? Savaş istememek, savaşsız bir dünyada yaşamak istemek çok güzel, ama bunu sağlayacak kafayı ve yüreği kendi kişisel yaşamımızda oluşturabildik mi?

Romain Rolland şöyle der: “Savaşı iğrenç buluyorum, savaşmadan savaş çığlıkları atanı daha iğrenç buluyorum.” Bu söz beni çocukluğuma, Kore savaşı yıllarına götürüyor. Kore’ye asker gönderilecek. İnsanlarda bir telaş bir heyecan ki sormayın. Neden mi? Neden olacak, kahraman gençlerimiz uzak topraklarda savaşırken dünyaya ulusumuzun ne biçim bir ulus olduğunu gösterecekler. Binlerce gencimizi götürüp bizimle hiçbir sorunu olmayan o uzak topraklara gömdüler. O günden beri savaş dendi mi kötü olurum. Yakın zamanda insanlar Irak üzerine görüşler üretmeye ve hatta tartışmaya başlamışlardı: Amerikalılar Irak’ı kaç günde ele geçirebilirler? Kimi bilmiş bilmiş üç ay diyordu, kimi üç gün. Bunları konuşurken savaş karşıtı gibi görünseler de gözleri heyecandan çakmak çakmaktı. “İnsan için benzerlerinin hayvanlığından ve hainliğinden başka cehennem yoktur” der Marquis de Sade. Irak cehennemi insanın bir yandan nereye kadar küçülebileceğini öte yandan nereye kadar yücelebileceğini gösteren örneklerden yalnızca biridir. Bir yanda insanı yok etmek için küçülen insanı, öte yanda insan onurunu yukarılara kaldırmak için direnen insanı görüyorsunuz. Sabinler’in kadınları her zaman varolsunlar.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

eighteen + four =