Sait Faik’e bakmak

PAYLAŞ

Kırgınlıklarımın arkasına sığınıp tembelliğimi uzattıkça uzatmam doğru olmaz diye düşündüm, yeniden çalışmaya başladım. Tembellik doğurgandır, yeni tembellikler getirir. Bugün şunun için tembellik ederiz yarın bir başka şey için tembellik ederiz. Dilimin üç ustasına, üç büyük sanatçıya, üç insan araştırmacısına borcum var diye düşünürdüm. Yalnız o üçüne değil, yerli ve yabancı daha nice insana borcum var. Öyle ya her şey bizimle başlayıp bizimle bitmiyor. Dünyayı keskin bir bakışla yorumlamış olan kültür insanlarına hepimizin borcumuz var. Bu arada borcunu bilen var bilmeyen var. Şimdi insanlar sporla ve siyasetle ilgileniyorlar daha çok. Sporun da siyasetin de durumunu dikkatlerinize sunarım. Elbet kültür dünyamızın durumunu da… Kimsenin felsefede gözü yok, kimsenin bilimde hevesi kalmamış. Çünkü teknik yetiyor ve bilimin ve felsefenin yerine geçiyor. Sanattan kimse bir şey beklemiyor. Benim gibi haber bile dinlemeyen birinin kültür dünyasından başka dayanağı olabilir mi? Etinden et koparılmış gibi bağıran maç anlatıcıları sinirlerimi kaldırmadığı sürece maçlara da bakıyorum. Bağırma bir tür yetkinlik belirtisi sayılıyor. Tiyatrocularımız da güzel bağırırlar.
Evet, üç insana borcum vardı. Önce Nazım Hikmet’e borcumu ödemeye çalıştım yıllar önce. Geçenlerde de becerebildiğim kadar Sabahattin Ali’ye olan borcumu ödemeye çalıştım. Şimdi sıra Sait Faik’e geldi. Bütün yazdıklarını yeniden okuyorum, notlar alıyorum. Birkaç gün üst üste aynı konuya yoğunlaşınca az da olsa yorgun duydum kendimi. Dinlenmek istediğim zaman şiir okuyorum. Bende biri fransız şiiriyle biri ingiliz şiiriyle biri de alman şiiriyle ilgili üç antoloji var. Az da olsa yorgun duyunca kendimi, Sait Faik’den biraz uzaklaşıp alman şiirine şöyle yalan yanlış da olsa bir göz atayım dedim. İngiliz şiiri antolojisi de alman şiiri antolojisi de şiirlerin fransızca çevirilerini verirken asıllarını da veriyor. Bazıları öyle düşünmeseler bile zerre miktar almanca bilmediğim için fransızca çevirilerin asıllarına bakamıyorum. İngilizce antolojiyi okurken az buçuk bir şeyler çıkarabilmek umuduyla şiirlerin asıllarına baktığım oluyor.
Bir şeye şaşıp kaldım desem yalan söylemiş olmam. Reformcu Martin Luther’in (1483-1546) şair olduğunu bilmiyordum, hele bir din adamı olarak şu dizeleri yazabileceğini hiç düşünmezdim: “Şarabı, kadınları ve şarkıyı sevmeyen / Tüm yaşamında ahmak kalacaktır”. Bu bana Karacaoğlan’ın şu eşsiz dizelerini anımsattı: “On beşinde bir güzeli sevmeyen / Bu dünyaya hayvan gelir bön gider”. Burada bizi tedirgin eden tek şey yaşın küçüklüğü olabilir. Ancak bu bizim toplumumuza ters düşmüyor. Her neyse! Sayfaları karıştırıyorum. Benjamin Neukirch (1665-1729) adlı bir şair ayrılık acısını dile getiren adsız bir şiirinde şöyle diyor: “Bilmem bundan böyle sizi görebilecek miyim / Görebilecek miyim bilmem güzel gözlerinizi / Ama biliyorum bende açtığınız yaralar / Artık hiçbir şeyin iyileştiremediği / Hep kanayacak durmadan kanayacak”. Johann Christina Günther (1695-1723) diye bir başka şair Şairin mezartaşı’nı şöyle yazmış: “Burada bir Silezya’lı yatıyor / Yazgısı hasadını toplayacak / Kadar yaşamasına izin vermedi / Ey yolcu oku da geç külleri sıcak daha / Sen de aşktan ve aynı yazgıdan koru kendini.” Volksleider bir takma ad olabilir mi? Bu şairin doğum ve ölüm tarihleri belli değil. Başka şairlerle ilgili bilgiler var kitabın arkasında, onunla ilgili hiçbir bilgi verilmiyor. Demek ki edebiyat tarihçileri bile onun kim olduğunu bilmiyorlar. Şöyle diyor o da: “Bir kara bulut geliyor / Yağmur yağacak bence / Kapkara bulutlardan yağmur / İnecek yeşil otların üstüne // Gelmeyecek misin sevgili güneş / Yeşil ormanda her şey çürüyecek / Ve tüm çiçekler yorgun çiçekler / Yorgun ölüp gidecek // Bir kara bulut geliyor / Şimdi ayrılmalıyız seninle / Hoşça kal sevgilim bu gidiş / Yaralar açıyor yüreğimde”. Ayrılık acısı ölüm korkusuna, ölüm korkusu ayrılık acısına karışıyor. Hele genç insanların ölümü! Bütün erken ölümler korkunçtur ve geç ölüm diye bir şey yoktur. Mathias Claudius (1740-1815) bir genç kızla ölümün karşılıklı konuşmasını anlatmış. Genç kız diyor ki ölüme: “Yoluna git ne olur / Kötü ölüm git uzağa / Sevgili ölüm çok gencim ben / Ne olur git dokunma bana”. Ölüm pişkin ve aldatıcı, diyor ki: “Ver elini ey güzel kız ey nazik kız / Seni seviyorum kötülük etmeye gelmedim sana / Hadi yüreklen biraz ben kötü biri değilim / Ne güzel uyuyacaksın usul usul kollarımda”.
Ben biraz sonra gene Sait Faik’in yolunu tutmalıyım. Kocaman deftere onunla ilgili bir şeyler yazmalıyım.

CEVAP VER