Sakin, büyülü bir köşe: La Rochelle

ve arkasındaki şehri gördüğünüzde sizi içine alıp götüren bir büyülü şehir.
Paris’ten 3 saatlik çok hoş bir tren yolculuğu ile gelinebilen ve bugün deniz ürünleri, buğday ihracatı açısından Fransa’nın Atlantik’teki en önemli liman kentlerinden biri, Fransızların yıllık tatilleri için seçtikleri tatil merkezlerinden olan  La Rochelle’i büyülü yapan, onu çekici kılan şey  onu tanımlayan, akla gelen bu ilk özellikleri dışında bazı küçük ayrıntılarında gizli.
                                                  
Öncelikle 1000 yıllık tarihinde. Adını bataklığın ortasındaki bir taş zemin üzerine kurulmasından alan, coğrafi konumununda etkisiyle 11. yy’dan itibaren ticaretin canlı olduğu bir merkez olan La Rochelle, sermayenin hareketliliği ile  Dük Guillaume X’dan şehre geniş imtiyazlar alıyor ve bu özgürlük ortamında 12.yy’da (1199 yılı) şehir ilk defa kendi belediye başkanını seçiyor. Kendisini sürekli merkezden bağımsız bir güç olarak ortaya koyabilen La Rochelle denizlerden gelen ve tüm dünyada Rönesans’ı, Reform’u ortaya çıkaran yeni fikirlere de kendini açıyor. Öyle ki tüm Fransa Katolik iken La Rochelle Protestan oluyor. Bir nevi Atlantik’in Cenevre’si.
Ancak bu özgürlük yılları çok uzun sürmüyor ve XIII. Louis dönemi Kardinal Richelieu’nun edebiyat,dil, yönetim gibi her alanda düzeni sağlama, otorite anlayışından sıradişılığı, farkı seven La Rochelle nasibini alıyor. 1627 yılında tam 14 ay süren kuşatmadan sonra  La Rochelle otoriteye tarihinde belki de ilk defa boyun eğmek zorunda kalıyor. Ama çok önemli bir avantajı olan ticaret ile yine önemini muhafaza etmeyi başarıyor.


Şehir ikinci esaretini ise II. Dünya Savaşı’nda Alman işgali ile yaşıyor ve içeri giren limanları alman denizatlılarına önemli bir sığınak oluyor. Dolayısıyla şehir Fransa’da en son özgürlüğüne kavuşan Fransa şehri oluyor.


Tüm bu 1000 yılı havasında barındıran La Rochelle özğürlüğü, farkı ile insanı içine çekiyor. Ve bu tarihin sindiği  21.yy’da da hâlâ  dimdik ayakta duran tarihi yapıları ise doğal güzellikleri ile birlikte insanı tam anlamıyla büyülüyor.              


Bu yapılardan ilki eski liman bölgesinde bulunan ve şehre girişi simgeleyen, adeta şehrin kapısı sayılabilecek kulelerdir. Bir tarafta Saint- Nicolas kulesi diger tarafta biraz daha küçük bir kule Chaine kulesi. Bu kuleyi devamla surları takiben ulaşılan, eskiden hapisane ve fener olarak kullanılan Lanterne kulesi. Saint Nicolas ve Chaine arasına çekilen zincirle şehir dışarıya karşı korunuyor. Limandan içeriye doğru ilerlediğinizde ise sizi kemerli eski şehir sokaklarına sokan, şehri limanla ayıran saat kulesi tüm ihtişamı ile karşınıza çıkıyor.  Katedrali, belediye binası ise bu yapıları tamamlıyor. Bütün bu yapıları gece ışıklarıyla seyretmek insanı tam manasıyla büyülü bir şeyin içinde hissettiriyor.
                                              
La Rochelle’de etkileyici olan bir nokta da sakin, sessiz akan hayat. Tarihi dokusu, doğal güzellikleri içinde her şey sakin, her şey sessiz akıyor. Yemeğinizi yerken, limanda yürürken, Atlantik Okyanusu’nda yüzerken, plajda kitap okurken, Okyanusa bakan ‘Dünyanın Ucundaki Fener’ adını verdikleri feneri Jules Verne’i de düşünerek izlerken yada geceleri limanda yapılan müzikleri dinlerken herşey sakin, gürültüsüz.


Eski Liman
                           
Limandan doğayla uyumlu elektirikle çalışan, gürültü çıkarmayan, şehri rahatsız etmeyen, kirletmeyen  küçük motorlarla La Rochelle’den çıkıp plaj bölgesine doğru yol aldığınızda iki şey düşünüyorsunuz: Önünüzde iki kule, kulelerin ötesi sonsuz gibi gözüken Atlantik, arkanıza baktığınızda ise şehirde, liman etrafında sizi bekleyen deniz ürünleri restoranları, kafeleri, sokak müzisyenleri, rıhtımdaki insanları ile bir taraftan sakin, sessiz bir taraftan isyancı, özgürlüğü, farkı seven size bakan La Rochelle….


 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here