Saçlarına yıldız düşmüş, kopar anne

işporta tezgahlarına çağlanın, havaya cemrenin düşeceği, insanlarınsa nedensiz mutluluk moduna sürükleneceği bahardır.

Bize, liderlerin, adayların resimleriyle süslü minibüslerden, broşürlerden geçilmeyen caddede, önündeki 1.99 TL. etiketli çilekleri “Sudan ucuz, meyvede değişim an meselesi. Hormonsuz bunlar. Karar senin. Ama sen Ankara’sın büyük düşün”lü parti sloganlarıyla satmaya çalışan satıcıya ufacık bir tebessümü esirgeyenlere, “bak kuşlar cıvıldıyor, hava günlük güneşlik, bir seni mutlu edemedik”le eleştirilenlere, bahar, daha uğramamıştır.

Ajandanıza çam ağaçları karalarken, hani her adımda, bazen akşama kadar bir söz, bir bukle şarkı dökülür ya dudaklarınızdan, dilinize takılan “bunun adına yaşamak diyorlar öyle mi”dir.

Her şeyin kontrol altında göründüğü o anlarda, sizin için sıradan, bir başkasınınsa her şeyini alt üst edip, “saçlarına düşmüş yıldızlarını kopartacak” bir trafik kazası, karakol baskını, bir hastalık, bir ölüm haberidir, öncesini ve sonrasını birbirinden farklı kılacak.
İşte, öyle bir haberdir “.., o kadar kolay söyleyip” o kadar da kolay yazacakları “HAYALOĞLU öldü”.

Demek, evde, büroda, yemek, iş yapar, yazı yazarken dinlediğiniz müzikle hep yanınızda olmalarına, hayatınızın akışını değiştiren o günden sonraysa yokluklarına alıştığınız “kancık pusuların belası“ Bedirhan’la, Nazlıcan’a ağıtlar yakan Suphi hastaymış, duymamışsınız.
Üstünüze üstünüze gelir duvar, eşyalar. Devam etse de hayat, yakınlarınızı, dost belediklerinizi kaybettiğinizde, kendinizi kaybetmiş gibi olacağınızdan, sığamazsınız odalara, sokaklara. “Ah ulan edepsiz dünya”yla dolanır, durursunuz. Zaman aşımına uğramış hatıraların, olayların hepsini bir anda zihninize üşüştüren biricik olay ölüm müdür?

Galiba. Öyledir ki uykusuz gençliğinizden tanıdığınız dostlarınızdan ayrıldığınız, garip ama onca tahlile, biyopsi raporuna hala “hakikaten kanser miyim“ ikileminde komadayken, çevrenizdekilerin niyeyse neşeli davranış, konuşma beklemesinin baskısında “tek isteğim türkü, Ahmet KAYA, ….., Mahsuni’yi ve Özgür Radyo’yu dinlememeniz.” olası itirazları “ hak bana bir ömür vermiş, boşu boşuna….”, “….., yorgun alnımda şafaklar, ….,” ne hale getirir beni”yle engellediğiniz o gündür, gözünüzde canlanan.

Ertesi gün derdi de yokken, bir başınıza, öylece, sessizce oturup, kendinize şöyle adamakıllı acıyamadığınız o gün, yoksul evlerin değişmeyen menüsü bol soğanlı, salçalı patates yemeğinin, bulgur pilavının, “hiç yoktan susturulan şarkıların”, tankların ezdiği devriminizin, gençliğinizin tanıklarını da terk etmişsinizdir.

Bağımlılık etkisi yapan, merhabalaştığınız ilk gün mü ? Üniversite bitmiştir. Tek kelime, çalışmak zorundasınızdır. Sınavını kazandığınız Devlet Memurluğu için gerekli ikametgah belgesi, sabıka kaydı, ….., 8 adet vesikalık resmi, sevinci tavana vurmuş babanızla birlikte daireye teslim etmişsinizdir.

İlk maaşınızla kardeşlerinize tüpte şokella (Chokella), sert derisi ayaklarını yaraladığından, büyüdüğünde “Sümerbank’ı kapatacağım” yeminini edene de ayakkabı alacak, belki evi apartmana taşıyacaksınızdır.

Böyle yeni hayallere sarılmış işe başlamayı beklerken, postacının getirdiği sarı zarf içindeki T.C mühürlü sarı kağıda yazılı “….güvenlik soruşturması sonucunda, işe başlamanız uygun değildir”in kelebek etkisi; “fişlenmişim, adım-eşkalim bilinmekte”nin, hakkınızı gasplayıp sizi açlığa mahkum etmekten zevklenen sadist bir devletin varlığının, sersemlettiği bedeniniz, yere kapaklanmaktan annenize dayanarak kurtulmuştur.

Artık manada mutluluk arayacak haldeyken, içinde sizin de olacağınız 1 milyonu aşkın kişiden çoğu sudan sebeplerle tutuklanmamış, 1402’lik sayılmamış, ….., gençler asılmamış, hiçbir şey olmamışçasına yaşanmışlık olağanlaştırılmış, herkesler susmuşken, “dinle”yle elinize tutuşturulan “Ağlama Bebeğim” kasetidir, sizi her dem ağlatacaklarla tanıştıran.

Üç somya, yerde Isparta halısı, tahta sandalyeye konmuş teyple dekore edilmiş odada “.., o yerlerde mutluluk var “ı söyleyen o sesi duyduğunuzda, içinizden sadece dinlemek, dinlemek ve dinlemek gelmiştir.

Kasetteki her şarkı size bir şeyler ifade edecek, işsizliğinize, mahpustakilere, dağıtılan hayallerinize, sevdanıza içerlendikçe, bez mendiller de yetemeyecektir gözyaşlarınıza.

Kaset biterdi. Siz, durmadan çevirirdiniz A, B yüzünü. “Hala mı komünist şarkılar. Yok, akıllanmayacaksınız.” azarınaysa lamba sönmüş, teybin sesi de kısılmıştır.

“Öyle bir yere” uzaklığın derbederliğinde, hiç kimse onun kadar içten, bir o kadar da güzel “anne” deyişiyle titretememiş, hiç bir ses de O’nun ki gibi dokunamamıştır yüreğinize.

Nerden de bilmiştir “Acılara Tutunarak” yaşandığını. “Beni benden değil de, beni elden sormuşsun”lu incinmişliği. Ve nasılda zalım bir kurşundur; mahpuslarda, anılarda yitirilenlerin anılacağı “ Şafak Türküsü.”

Başlayan yasak kasetleri takas günleridir. “Kimdir böylesine bizden olan” güdüsüyle şarkıların söz yazarını araştırdığınızda, yeryüzünde herkes için bir tane olacak ruh eşini bulan Ahmet’te dinlediğinizin Yusuf’luğuna inanırsınız.

Ahmet’le Yusuf da ben, sen, biz olmuş, balolara çağrılmayan kibritçi kızların, “bir asi rüzgarın”, “mavi gökyüzünü…. dar ettikleri” Bahtiyarların hikayelerini dökmüşlerdir notalara.

Dünyada yapılanlar belleklerden silinmesin diye savaşların, faşizmin vahşetini konu alan binlerce film, belgesel çekilirken, resmen, unutulsun diye yıldönümlerinde üçüncü sayfada dahi yer bul(a)mayacak “…saksımızı çiğneyip” geçenleri, her türlüsü, her biçimi “… kendi buruk kanımızı içirten” darbenin kötülüğünü de anlatacaklardı, anlatmayanlara inat.

İçerdekiler, ölen yoldaşlar için kaldırılan kadehteki rakıya, ard arda yakılan sigaraya doyumsuzluğun, arabayla yapılan seyahatlerde “şehirlere bombalar yağardı her gece“ye bağıra bağıra eşlik edilirken aşılan hız limitinin, nedeni onlar, gözlerden akan hüznün de sahipleriydiler.

Sonrası. Sonrası bu kadarcık mutluluğu bile çok gören gözünü sevdiğimin coğrafyasının bildik öyküsünün, 20. yüzyılda da tezahürü, “göbeğini kaşıyan adamların“ alınmadığı salonda “bir insanı linç nasıl planlanır, uygulanır”ı vizyona koyan sekçin ve medeni ve de aydın davetlilerin “asil devletlumun yasaklarına başkaldırmak ha, hu ”yla zikre dalıp nirvanaya ulaştıkları, 1999’da ki o gecedir.
Bu saatten sonra sık kullanılanlar listesindeki “vatan haini”liğini yükleyecekleri birini ortaya çıkarıp, “gururlu duruşumuzu, bağımsızlığımızı, onurumuzu kurtardık”ın mestinde, onu hiç ama hiç hak etmediği sürgüne yollayanların, doğru sözlerini yalanla, fotomontajla soslayan sözde hür gazeteleri, televizyonları yönetenlerin adı her geçtiğinde, temiz sesi her duyulduğunda insanlıklarından utanıp, yüzlerinin kızarmasını beklersiniz değil mi? Boşuna beklemeyin.

Burası emekli Deniz Kuvvetleri Komutanının “Kürt sorunda yanlış yaptık” demesi için (yine de bu öyle bir değişimdir ki mide bulandıracaktır.) 100 binden fazla insanın ölmesinin gerektiği, idam edilen Ramazan’ın son mektubunun niye 26 yıl gecikmeyle ailesine verildiğinin açıklamasının yapılmayacağı, “ yıkılası evlerin” memleketidir.

Şimdi çoğu yazımın başlığını, içimizi yakan, acıtan dizeleri kim yazacak, kim okuyacak ? Kim, kim ? Sorusundaki boşluk dokunuyorken, bedel ödemenin hep bize düşmesinin sindirilemeyeceği bu çağda, acaba ıslak bir meltem “olup ta mı yola devam etmeli ?” Ne dersin?
Söz sende Ertuğrul ÖZKÖK. Netekim, sizler bilirsiniz, gerçekten yeşerecek miydi “dağlarımız, ağladıkça, ağladıkça”.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

five × 3 =