Sanatların en yücesi

Sanırım hep yapıyoruz bunu: bildiğimiz konularda konuştuğumuz gibi bilmediğimiz konularda da konuşuyoruz. Zorda kalmayı göze alan kişi her konuda konuşabilir, kimseye engel olamayız. Çokça esip savuranı tek kulakla dinlemek uygun olur, bazen de dinlememek. Aklımıza ilk geleni doğru sandıkça bizler, daha pekçok konuda olur olmaz görüşler ortaya koyma rahatlığımızı sürdüreceğiz. Bu tür temelsiz görüşlere daha çok soyuta yönelik bilgi alanlarında raslıyoruz. Estetik bu alanlardan biridir ya da başlıcasıdır. Örneğin insanlarda sanatları birbiriyle ölçme merakı vardır. Kimilerine göre sanatların en hası müziktir, kimilerine göre şiir bambaşka bir sanattır öbürleriyle ölçülemez, kimilerine göre romanın yeri ayrıdır. Bu saçmalığı yalnızca işin uzağında olanlar değil, işin içinde olması gerekenler de yapıyor yazık ki.

Albert Camus o çok sevilen, yere göğe koyulamayan, felsefi bilgi yanlışlarıyla dolu Başkaldıran insan’ının bir yerinde şöyle bir söz ediyor: “Tüm sanatların en büyüğü ve en atılganı olan yontu sanatı insanın kaygan görünümünü üç boyutta sabitlemek ve davranışların düzensizliğini büyük üslubun bütünlüğüne götürmek konusunda çok isteklidir.” Bunları söylerken yontu sanatının hangi gerekçeyle sanatların en büyüğü olduğunu açıklamıyor. Bu arada sanatların en atılganı olmanın ne anlama geldiğini kestirebilmek de kolay değil. Estetik hepimizin alanı da olsa kafadan atarak fikir üretilebilecek bir alan değil. Özellikle XIX. yüzyıldan bu yana bilimsel yöntemlerle çalışmaya özen gösteren estetikçiler onun kuramsal yanı kadar uygulamalı yanını da önemsediler, onu bir anlamda laboratuara indirdiler. Yeni estetiğin ne olup ne olmadığını enine boyuna incelemiş olan estetikçilerin temel kitaplarına arkamızı dönüp kafadan atarak estetik bilgi oluşturmak ortalığı bulandırmaktan başka bir işe yaramaz.

Aydınlanmacı Voltaire daha XVIII. yüzyılda yani estetiğin henüz bilimsel yönelimli bir bilgi alanına dönüşmediği zamanlarda şöyle demişti: “Tüm sanatlar kardeştir, her sanat öbür sanatları aydınlatır.” Çağdaş estetik de sanatları bir bütün olarak yani birbirinden ayırmaksızın ele alır. Gerektiğinde bir resim estetiğinden ya da bir müzik estetiğinden sözedebilsek de bu durum Estetik’in bir bütün olduğu gerçeğini değiştirmez. Gerçek sanatçılar da gerçek estetikçiler de birer sanat tarihçisi titizliğiyle sanatları birbirini açıklayan çalışma alanları olarak ele alıp değerlendirirler. Bir sanattaki bir özelliğin bir başka sanattaki bir özelliği kavramakta ve açıklamakta etkili olduğunu yalnız uzmanlar değil konuya yakın insanlar da gördüler. Sanatlar yalnızca teknikleriyle birbirlerinden ayrılırlar. Her sanat bir başka gereci ve buna göre bir başka anlatım yolunu kullandığından bir sanattan öbürüne taşınabilecek teknik kolaylıklar pek yoktur. Mimarlığın tekniğini şiirin tekniğiyle nasıl bağdaştırabilirsiniz? Çağımızın en önemli estetikçilerinden Mikel Dufrenne şöyle der: “Her sanatın kendine özgü bir tekniği vardır, her sanat özel bir kuruluş biçimini gerektirir: bir tablo bir roman gibi, bir bale bir anıt gibi kurulmuş değildir.”

Bu teknikleri yakından tanımak estetikçi için ve hepimiz için kaçınılmaz bir koşuldur. Çünkü estetikçi zorunlu olarak bütün sanatların estetikçisidir. Sanatçıya gelince onun da kendini sanatının dar alanına hapsetmemesini bekleriz. Şiirin tekniklerini izleyen bir yontucu ya da romanın tekniklerini izleyen bir sinemacı daha geniş bir görüye ulaşmış olacaktır. İzleyiciyi de bir çeşit yorumcu hatta yaratıcı saydığımıza göre onun da bir hevesli düzeyinde de olsa belli bir estetikçi titizliğini sürdürmek adına bir sanatın sınırlarına kapanıp kalmaması beklenir. Ancak sanatçıların kendi sanatlarında araştırıcı olmayı çokça düşünmedikleri ortamlarda, estetikçiliğin eleştiricilik düzeyine bile ulaşamadığı ortamlarda, örneğin bizim ülkemizde, izleyicilerin sanatı girdisiyle çıktısıyla kavramak gibi bir çabası olabilir mi?

Sanatları birbirinden ayrı tutmak, o yetmiyormuş gibi bazı sanatlara bilir bilmez ayrıcalık tanımaya kalkmak insanı gülünç etmekten başka bir işe yaramaz. Sanatları bir bütün olarak göremediğimiz zaman sanatçı olarak da estetikçi olarak da izleyici olarak da bir yere varamayız. Ayrıca sanatı bilimsel ve felsefi düşünceden koparmanın da iyilikler getireceğini düşünmeyelim. Sanatçının bir bilgin olmasını beklemiyoruz elbette ama onun bir cahil olmasını da beklemiyoruz. Eline bir yazım kılavuzu geçirenin dil uzmanı sayıldığı bir ülkede bilgiye büyük gereksinimimiz var. Sanatçının kendini yetiştirmeye zahmet etmediği ortamlarda estetikçi de izleyici de yok gibidir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

1 × 2 =