SANATTAN… ABD başkanları ve beyaz perde

ABD 2008 genel seçimlerine daha bir yıl var ama Cumhuriyetçi ve Demokrat Parti başkan aday adaylarının mücadelesi tüm hızıyla sürüyor. Geçtiğimiz gün Cumhuriyetçilerin yeni bir adayının, biraz geç de olsa ‘sahne’ye çıkması bu mücadeleye yeni bir boyut kattı.

Cumhuriyetçilerin başkan aday adayları arasına, ‘Hunt For Red October’, (Sean Connery’nin baş rolde olduğu filmde Thompson USS gemisinde amiraldi) ‘Die Hard’ (Bruce Willis başrolü oynamıştı) gibi filmlerden, belki de daha çok televizyon dizisi ‘Law & Order’ dan (New York baş savcı Arthur Branch’ı canladırıyor) tanınan Fred Thompson’da katıldı.

Ünlülerin politikaya bu kadar yakın ilgi gösterdiği ve seçilme şansının olduğu başka bir ülke sanırım yok. Akla ilk gelen “yıldız-politikacı” Ronald Reagan elbette ama, ABD’de çeşitli yönetim kademelerinde politikaya atılan Hollywood sanatçılarının sayısı, neden özellikle bu meslek dalındakiler politikaya bu kadar ilgi gösteriyor sorusunu soracak kadar fazla. Reagan’dan sonra sırada şüphesiz California valisi Arnold Schwarzenegger geliyor. California halkının film yıldızlarına karşı özel bir zaafı var sanki. Clint Eastwood aynı eyaletin Carmel bölgesinde 1986 yılında belediye başkanı olmuştu. Bir zamanlar şarkıcı Cher’in partneri olan Sonny Bono Palm Springs’den belediye başkanı olmuş, daha sonra yine California’dan senatör seçilmiş ve 1998 yılında ölünceye kadar da görevde kalmıştı. Güreşden sinemaya geçen, ‘Predator’ filminde Terminatöre yoldaşlık eden Jesse Ventura da, Minnesota’da 1999-2003 yılları arasında valilik yapmıştı.

Sahnede, kamera önünde rahatlık, ellerine tutuşturulan senaryolardaki karakterlerin kişiliklerine giriverme yetenekleri mi, yoksa, gerçekten yaratıcılıklarını bu alana kaydırma başarılarından mı bilmiyorum ama, Hollywood yıldızlarının insanları ikna etme konusunda oldukça başarılı oldukları kesin.

BBC, 11 Eylül 2001’den bir hafta sonra, daha ‘sıfır noktası’nda cesetler toplanmadan ABD gizli servisleri, ABD askeri temsilcilerinin  bir grup sinemacıyla Güney California Üniversitesi’nde bir toplantı yaptığını açıklıyordu. (8 Ekim 2001) Toplantı, gelecekteki terörist eylemler konusunda fantazi dünyasının yaratıcı fikirlerini almak amacıyla ABD ordusu tarafından düzenlenmişti. Davet edilen sinemacılar arasında, “Die Hard” (Bruce Willis başrolde oynuyordu.) senaryo yazarı Steven E. De Souza, “Delta Force One” ve “Missing in Action” filmlerinin rejisörü Joseph Zito da vardı. (Görmeyenler için, bu filmlerin ortak noktası konularının, teröristlerin ya Amerikaya saldırması ya da ABD başkanına suikast düzenlemesiydi)

Şüphesiz bir tesadüf ama (Ya da bu kültürün doğal bir sonucu) yine de senaryosunu De Souza’nın yazdığı Die Hard filminde, teröristler tarafından ele geçirilen havalimanındaki kontrol kulesinin sorumlusunu Fred Thompson’un canlandırdığını burada değinmeden geçemeyeceğim.

Reagan zekasıyla ünlü bir insan değildi, ama Amerikan halkının, aktörlerin beyaz perdede canlandırdıkları karakterle, gerçek yaşamdaki özelliklerini birbirine karıştırdıklarını çok iyi biliyordu ve bunu ustaca kullandı. Arnold Schwarzenegger de, 2003 yılında California’dan vali adayı olduğu zaman, halkın aynı eğilimleri üzerine kurmuştu seçim kampanyasını. ‘Terminatör’ün seçim kampanyasındaki sloganları,  “The Governator!” “Conan the Republican!” olarak imzalanmıştı. Ve tuttu da, seçildi. 2006 yılında, her filminde kullandığı cümleyle aynı taktikle “geri geldi”, (“I’ll be back”) yine seçildi.

‘Arny’ ancak vali olduktan sonra, filmlerinde ağzından düşmeyen purosunun senaryoda yer almadığını, gerçek yaşamda da sürekli içtiğini, aslında puroyu, oynadığı karakterlere gerçek yaşamından taşıdığını öğrendik. Terminatör filmindeki robotumsu hareketlerinin,  mekanik konuşma tarzının, garip aksanının aynen “gerçek” Schwarzenegger’de de olduğunu alanlarda konuşurken gördük. Tüm bu özellikleri, bir kurgu kahramanı olarak Terminatör’ü, halkın algılamasında gerçek yaşamdan uzaklaştıracağına tersine, politik gündemin merkezine yerleşti, Schwarzenegger ve Terminatör tek bir insan oldu. O da, California valisi oldu.

“Yıldızlar Savaşı” hem uzayın silahlandırılma projesi hem de klasik bilim kurgu filmi olarak Reagan döneminden bugüne miras kaldı. (İlk ‘Yıldızlar Savaşı’ filmi 1977 yılında çekildiğine göre Reagan bu projesini oradan esinlenmiş olabilir) Bugün bile hangisinin daha gerçekçi olduğu konusunda bir görüş birliği yoktur. Reagan kovboy değildi. Sadece filmlerde kovboyları canlandırmıştı. Ama o, bunu da birbirine karıştırmıştı. Güney Amerika’da neredeyse saldırmadığı ülke kalmadı, İran’da bozguna uğradı. Hem Saddam Hüseyin’i, hem de Osama bin Laden’i silahlandırdı. Kürtlerin kimyasal silahlarla katledilmesine göz yumdu. Sonuç olarak, Reagan’ın başkanlığı da, B-filmlerindeki aktörlüğü gibi, vasatın üzerine çıkamadı.  Tarihe, en yeteneksiz, zekası kıt, vasıfları ve nitelikleri yetersiz başkan olarak geçti. (Ta ki, George W. Bush Jr. seçilinceye kadar)

Fred Thompson başkan adayı olduğunu açıklarken, bu özelliklerine rağmen Reagan’la arasına mesafe koymak yerine tersine onu örnek aldığını söylemekten çekinmiyor, aralarında paralellikler kuruyor. Ne de olsa benzer soğuk savaş yıllarının puslu havası hakim dünyamıza. Bush’un Irak politikasını sebatla destekliyor. Irak’ı terörle savaşta ön cephe olarak görüyor ve askerlerin çekilmesine karşı çıkıyor.

Bunlara rağmen, Thompson’un Reagan’a göre  bazı avantajları olduğunu da teslim etmek gerekir. Bir avukat olan Fred Thompson, kısa bir süre sanatörlük yaptıktan sonra sinemaya geçmiş. Beyaz perdede CIA başkanı (‘No Way Out’ filminde) genel kurmay başkanlığı (‘In the Line of Fire’ filminde) yapmış. Daha da önemlisi üç ayrı filmde ABD başkanını oynamıştı.  Bu anlamda Reagan’dan çok daha “deneyimli” olduğu kesin. Başkanlık yaptığı filmlerin en önemlisi şüphesiz 2005 yapımı ‘Last Best Chance’. Bu filmin önemi bir anlamda, Thompson’un politik karakterini de çizmesinden geliyor. Filmin prodüksiyonu, ‘Nükleer Tehdit Girişimi’ adlı bir kuruluş tarafından hazırlanmış ve dökü-drama tarzında çekilmiş. Senaryo, Sovyetler Birliği’nin çökmesinden sonra sahipsiz kalan nükleer silah ve reaktörlerin teröristlerin eline geçebileceği düşüncesi üzerine kurulmuş. Filmde, El Kaide’nin eline geçen nükleeer malzemeler, nükleer fizik konusunda eğitilmiş teröristler tarafından silaha çevrilerek ABD’yi üç ayrı noktada vurmak üzere yola çıkarlar. Nerede, ne zaman vuracaklarını bilinmediğinden çaresizdir “ABD başkanı Thompson”

Filmde işlenen konunun, dökü-drama olarak çekilmesi Thompson’un seçildiği takdirde gündeme getireceği politikaların, iç ve dış politik olaylara yaklaşımının da benzer olacağı mesajını mı vermektedir? Bunu bilemeyiz ama daha geçen hafta televizyonda yaptığı konuşmalarla, beyaz perdedeki rolleri hiç de çelişmiyor. ‘Last Best Chance’da, teröristlere atıfla, “Bu piçlerin III. Dünya savaşını başlatmasına izin veremeyiz.” der komutanlarına. Ve hemen harekete geçmeleri için emir verir. Aynı Thompson TV’de (Gerçek olan), Amerikanın kendini ve sayısız masum insanı öldürmek isteyen manyak göçmenlerle dolduğunu söylüyordu. Gerçekten, sinema ve politik kariyerini ayırmak güç Thompson’un.

Antik çağlarda tiyatronun, gerçeği, yaşamı gözlemlemek, irdelemek, sorgulamak çabasının bir sonucu olarak ortaya çıktığını, en azından temel dürtünün bu olduğunu düşünelim. Bunu yapabilmenin, yani gerçeği irdelemenin ancak ondan biraz geri çekilerek yapılabileceğini görmüş olmalı antik çağın insanları. Tiyatroda, belki de bu nedenle, perdeyle ayrılan izleyici ve izlenen (sanatçılar-oyun) arasında kesin çizgilerle sınırlar belirlenmişti. Perdenin arkasına da ayrı bir ad verilmişti: ‘Sahne’. Bu bağlamda, ‘sahne’, gerçekle kurgu arasında olması gereken eleştiri mesafesini belirleyen bir platformdu.

Bu sınıra rağmen –daha doğrusu bu sınır nedeniyle- izleyiciyle sahne arasında bir bağ kurulur. İzleyici bu sayede, sahnede yer alan bir karakterde kendinin bir yansımasını bulur, empati kurar ya da ondan uzaklaşır. Böylelikle kendi pozisyonunu da irdelemiş ve belirlemiş olur. Daha da önemlisi, sanatçıların canlandırdıkları karakterler, bireyin önünde bir tercih, seçenek sunmuş olur.

Günümüzün bir tür tiyatrosu diyebileceğimiz performans sanatında ise, genellikle izleyici ile izlenen arasında bir mesafe yoktur. Tersine, performans sanatçısı, izleyiciyle interaktif bir ilişki içinde yaşar. Aynı bağlam içindedir, sanhe ve izleyicinin yer aldığı alan. Sınırlar yoktur bu dünyada. Kurgunun nerede bittiği, gerçeğin nerede başladığı belli değildir.

Günümüz beyaz perde ve politika ilişkisini bu bağlamda, ya da daha spesifik olursak, örneğimizdeki ABD başkanları ve seçmenler arasındaki ilişkiyi, performans sanatçısı ve izleyici arasındaki mesafesiz interaktiviteye benzetebilir miyiz? Gerçek ve kurgu arasındaki sınırların olmadığı ya da birbirinin içine karıştığı bir dünyanın oyuncularına?

Fred Thompson seçilirse, hem beyaz perdede, hem de gerçek yaşamda  ABD başkanı olan ilk insan olacak. Bu senaryoda kesin olan tek bir şey var. O da, bu rolün, Thompson’nun hayatının rolü olacağı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here