SANATTAN… Acının estetiği

Meksikalı sanatçı Frida Kahlo’nun yaşamı çok sayıda kitaba konu oldu, filme alındı ve şimdi de ‘Tate Modern’de gerçeklestirilecek retrospektifiyle tekrar gündeme geldi. Meksika avant garde’nın önde gelenlerinden, kısa bir süre Trotsky’nin sevgilisi, Duchamp, Picasso ve André Breton’un  arkadaşı, Marksist, biseksüel Kahlo‘nun, sanat dünyasında bir kült statüsü vardır. Bazı sanat eleştirmenleri onu, 20. yy’ın en önemli kadın sanatçıısı  olarak tanımlar.

Sanatçının yaşamı ile sanatı arasında paralellikler kurulan, karşılaştırmalar yapılan ilk sanatçı değildir Kahlo. Kaldı ki, hangi sanatçıyı kendi özel yaşamı, içinde yaşadığıi koşullar etkilememiştir. Ancak, sanatına böylesine doğrudan şekil vermiş bir yaşam deneyimi azdır sanat dünyasında.  Bu bağlamda genellikle Kahlo’ya verilen ‘sürrealist’ yakıştırması, sanatının gerçek dışılığından çok, yaşamının sıradışılığına vurgudur belkide.

Sürrealist tanımlaması sanırım, Kahlo’nun yaşadığı dönemin  koşullarına özgün  bir etikettir. Çoğunluğu öz-portre olan eserlerindeki imgesi, kendini çevreleyen dünyaya baktığı, onu yorumladığı bir platform görevi görür. Hastaligı, özürlü olması, sanatının merkezinde olmasına rağmen solipsist bir betimleme değildir işleri.

“The Little Deer-1946” (Küçük Geyik) tablosunda, oklarla vurulmus ve gövdesi kanayan bir geyiğin kafasını kendi portresiyle değiştirmesi ya da “The Broken Column-1944” (Kırık Sütun) da, geçirdiği kazadan sonra sürekli takmak zorunda kaldığı korsenin sardığı, çene altından cinsel oraganına kadar ikiye yarılmiş bedenine, Yunan Dorik tarzında kırık bir sütun yerlestirmesi, o dönemde Avrupa’da popüler olan sürrealist akımla flört değildir.

Frida Kahlo’nun işleri üzerindeki en önemli etki, ilk başta kendi yaşamı ve inandığı politik davadır. Sanat dünyasının gündemi, ki onu yakından izlemesine rağmen talidir onun yorumlarında. Zaten bunu Avrupa resim tarzı yerine, Güney Amerika gelenekleri doğrultusunda izlediği üslubuyla da belirler. Ulusal kimliği, Meksika’nin ABD ile ilişkileri, yoksulların içinde bulunduğu durum, estetik değerlerlerden önceldir onun için.

1938’de Meksika’yi ziyaret eden André Breton’la tanışması ve ertesi yil Paris’de onun düzenlediği bir sergiye katılması, bir anlamda Kahlo’nun işlerindeki, öz deneyimin ve politik görüşlerin daha sonraki tanımlanmasını soluklaştırır. Bilinçaltına kadınların daha yakın olduğunu düşünen Sürrealistler, Kahlo’nun özgünlüğünü, bilinçli bir çabayla açıklayarak, bir anlamda, onun yaşamını, sanatından koparmışlardır.

Oysa Kahlo, sürrealismden etkilendigi gibi, antik Aztek inanışlarından, Meksika geleneklerinden, Doğu felsefelerinden ve tıbbi imgelerden de etkilenmiştir. Örneğin, metal üzerine yaptığı küçük boyutlardaki yağlı boya resimler, Katolik geleneklerinin bir yansımasıdır. Ancak bu geleneği, yine seçtiği, bedenin zayıflığı, doğum ve ölüm gibi konularla aşar.

Bu bağlamda, Kahlo’nun yaşamı hakkında asgari bilgiler olmadan, onun sanatına yaklaşmak zordur. Sanatı, yaşamına,  denizin maviliğinin, Güneşe  bağli olması gibidir.

Kahlo, 1907’de Meksika’daki ayaklanma yıllarında doğdu. Daha sonra devrime dönüşen bu ayaklanmanın, yaşamındaki önemini vurgulamak amacıyla doğum tarihini 1910 olarak degiştirdi. Babasi Yahudi asıllı bir Alman, annesi yari yerli, yari Meksikalı bir melezdi. Annesi, babasının ikinci karısı olduğu için üvey kızkardeşleriyle sorunlu bir çocukluk dönemi yaşadı. Fotoğrafçı olan babası, kültürlü ve duygulu bir insandı.

Dini görevleri annelik duygularının önünde olan annesi, yeni doğan kızından sonra Frida’yı bir sütanneye verir. Bu dönemin izleri Kahlo’nun 1937’de yaptığı, “Sütannem ve Ben-1937” adlı tablosunda görülür. Avrupa geleneğinde Meryem ve Isa resimlerine atıf yaparak yaptığı bu resimde, yarı beline kadar çıplak olan sütanne, kucağındaki yetişkin bir kadın halindeki Kahlo’ya ait bir yüzle betimlenmiş bebeği emzirir.

6 yaşında çocuk felci geçiren Kahlo’nun bir bacağı gelişmez ve  ayağının şekli bozulur. Sanata olan eğilimini destekleyen babası tarafindan, iyi bir eğitim alması için gönderildiği Alman kolejinde, “Tahta Bacaklı Frida” diye alay eder çocuklar onunla. Daha ilerki yaşamında vücudundaki bu özürü saklamak için pantolon ya da geleneksel uzun Meksika etekleri giyer.

1925 yılında tıp öğrencisiyken, okuldan eve gittigi otobüsün bir tramvayla çarpışması sonucu, omurga ve kalça kemiği kırırlır. Bunun sonucunda yaşamı boyunca 32 ameliyat geçirir. Ayakta durabilmek için, çelik bir korse giymek zorunda kalır ve artık çocuk sahibi olamayacağını öğrenir. Kazadan sonra üç ay boyunca alçılar içinde kaldığı yatakta resim yapmağa başlar. Yatağa bağlılığı sırasında, yatağın yanına iliştirilen bir ayna, onun kendisine yönelmesinin başlangıcıdır.

Yaralanmış bedeni, bundan sonra sanatının merkezine oturur. Yaptığıi öz-drama portreleri, içinde yaşadığı dünyaya baktığı bir pencereye dönüşür. Bu portreler sadece, kişisel yaşamındaki felaketlere yoğunlaşmaz. Beden, onun için hem deneyim, hem de metafordur. Resimleri, yaşamini sergilediği, mesela Tracy Emin’in işlerinde olduğu gibi, bir “günce” ya da Antony Gormley’in işlerinde kullandığı kendi bedeni gibi bir “kalıp”da değildir. Bedeninin kırılganlıiğı ve tüm darbelere rağmen ayakta kalmasıyla da dayanıklılığı, dünyanin içinde bulunduğu çalkantılı dönemin bir metoforudur. Örneğin, kendini “Meksika” olarak tasvir ettiği bir portresinde, kadınların özgürlüğünü de öne çıkarmak ister. Meksika’da kadınlar oy kullanma hakkını, Kahlo’nun ölümünden ancak bir yıl önce, 1953’de kazanmıştır.

Frida Kahlo’nun yaşamı dikotomilerle şekil almıştır. Avrupa ve Meksika arasındaki çekim ve çeliskiler (anne-babasının kökenleri), erkek-kadın, antik-modern, saglık-hastalık, kişisel-toplumsal; bu ikilemler, onu kültürel kimlik, kadının cinselliği, marjinallik, iktidar gibi konulara yöneltmişti.

Kahlo, 1928‘de Komünist partisine katıldı, burada, ‘hayatımdaki ikinci büyük kaza’ diye nitelendirdiği Diego Rivera ile tanıştı. 1929’da, Kahlo 22 yaşındayken evlendiler. Rivera, evlendiklerinde Meksika’da komünist hareketin önde gelen kişilerinden biriydi ve duvar resimleriyle tanınmıştı. Çalkantılı, inişli çıkışlı bir ilişkiydi bu. Ikiside birliktelikleri dışında ilişkiler kurdular. Diego, Frida’in kizkardesi ile, Frida’da, Stalin’in hışmından kaçıp Meksika’ya sığınan Troçki ile ilişki kurdu.

Bazı eleştirmenler Kahlo’nun, özürlü halini işleriyle telafi ettiğini, yani sanatın onun için bir tür terapi olduğunu ileri sürerler. Bunu kesinlikle belirlemek güçtür. Ancak, bedeni üzerinde kaybettiği kontrolü, sanatıyla tekrar kurdugu söylenebilir. Kaza ile kaybettigi özgürlügünü, yarattığı imgelerle geri almaya çalışmıstır. Bir defasında, “otoportre yapıyorum, çünkü en iyi bildiğim konu bu” diye, özmerkezci suçlamalarına karşı, kişisel olanın, evrensel olanın bir mihenktaşı oldugunu vurgulamaya çalışır.

Sanatı, fiziksel yetersizliğinin bir tesellisi, toplumda bir yer edinme kaygısıyla ele almaz.  Sanatı, kendini tanımanın bir yöntemi, kişi ile toplum arasında bir pozisyon belirlemenin bir aracı olarak kullanır. Kendini sorgulamadan dünyayı sorgulamanın imkansiz olduğunu anlatmaya çalışır.

1936’da Ispanya iç savaşı patlak verdiğinde, bu konuda bir resim yapmak yerine, cumhuriyetçilere mali destek vermek için para toplamaya başlar. Yine Almanya’da faşizm iktidara geldiğinde,  babasının Alman kökeninden uzaklaşmak için ismindeki ‘e’ harfini (Frieda) atar, Frida olur. Insanın çok yapılı karakterini, yaşamin zorlamalarıyla dönüşebilen yapıisını vurgulamak ister. 1939’da yaptığı “Iki Frida” tablosunda, Freud’çu anlamda çift karakterliliği değil, çok yapılı bir varlık olmayı isler.

Kiıisel, politiktir kavramı artık klişeleşmiştir, ancak Kahlo’da kişisel, gerçekten politiktir. Bir ressam olarak, el ve firça hareketlerini, yüzeyi sorgulayan, irdeleyen, Avrupa ya da Amerika’daki çağdaşları  gibi, sanat tarihinde bir yeri yoktur belki, ama kendini, işlerinin konusu yapmasi, o günlerin gündeminde olan Freud’çu bilinçaltını yansıtması ve kadının toplumdaki yerini bilince çıkartmasıyla, Georgia O’Keeffe, Louise Bourgeois, Paula Rego, Kiki Smith gibi çok sayıda sanatçıya yol açmıştır.

Eserlerin çoğunlugu Meksika ve ABD’den gelen, Frida Kahlo sergisi 9 Haziran 2005 tarihinde ‘Tate Modern’de açılıyor. Sergi 9 Ekim’e kadar sürecek.

Bilgi için, www.tate.org.uk

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.