SANATTAN… Avrupa’nın kimlik sorunu ve islam

Fransa varoşlarında üçüncü haftasına giren isyanın faturası, sağ çevrelerde genellikle fanatik müslüman gençlere kesilirken, solda, ekonomik koşullar temelinde ırkçılık ve din ayrımcılığına bağlama eğilimi yaygın olduğu görülüyor. İşsizliğin ve yoksulluğun göçmenlerin yoğun yaşadığı bölgelerde, ulusal ortalamanın çok üzerinde olduğu bir gerçektir ancak sorun, ‘pastanın’ dağılımındaki adaletsizlikten çok daha karmaşıktır.

Sorunu ekonomik paylaşım sorunu olarak görme ile entegrasyon noktasına indirgeme görüşlerinin birleştiği nokta, aynı  dar perspektifi paylaşmalarıdır. Bu perspektiften bakmak, Fransa’daki göçmen isyanını, 60’larda ABD’de olan göçmen sorunlarına indirgemek olur ki, bu da bugünkü küresel dünyayı ve Avrupa’nın içinde bulunduğu krizi gözardı etmek olur. Fransa varoşlarındaki isyan, 60’lı yıllardaki gelişmelerle açıklanamayacağı gibi, bugünkü isyancılarla 68 hareketlerine katılanlar arasında dolaysız bir bağ kurmakta aynı derecede yanıltıcı olabilir.

Batı ülkelerinde toplumlarının desentegrasyona uğraması ve kimlik krizine girmesiyle, islamın Avrupa’da yaşanan gerçeği arasında dolaysız bir bağ vardır. Bu bağ, Avrupada yaşayan müslüman göçmenlerin içinde yaşadığı toplumdan etkilenmeleri ve islamın giderek Orta-Doğu kültüründen uzaklaşmasıyla açıklanabilir. Bu yanıyla Avrupadaki islamın odak noktası toplumsal yükümlülüklerden çok, bireysel  ihtiyaçların karşılanmasına daha yakındır.

Fransa’daki müslüman gençler görüldüğü kadarıyla, islami bir toplum istemiyle değil, kendi bireysel yabancılaşmalarının yarattığı çaresizlikten yola çıkarak isyan etmektedirler. Zaten bu nedenle Fransa’da, isyancılar arasında Fransız gençler de görülmektedir. Genelde Avrupa toplumu içinde, aile yaşamının yıkılması, cemaat hissinin yokolması, toplum içinde bireyleri birarada tutan ortak değerlerin kaybolması, yani yaşamın yitirilen anlamının başka bir kanala aktarılması ihtiyacıdır bu gençleri birleştiren. Bir diğer deyişle, göçmen isyanları, ‘küresel ümmet’ peşinde koşan gençlerin bir hareketi değil, (en azından şimdilik) herne kadar bilinçsizde olsa Batı toplumunu şekillendiren kapitalizmin çürümüşlüğüne bir başkaldırıdır.

Avrupada yaşayan müslüman göçmenler genel olarak kapitalizmin olanaklarından yararlanmaktadırlar.  Şikayetler genellikle kapitalizmin kendisi değil, tersine olanaklardan yeteri kadar yararlanamamaktır. Onlar için sorun, kapitalist tüketim toplumu içinde, diğerlerinin yanında, bir tür ‘yaşam tarzı’na dönüşmüş olan islamın karakteri doğrultusunda hareket serbestliği elde edebilmektir. İngiltere ya da Fransa’daki müslüman gençler, tüketim toplumunun sunduğu trendleri en az yerli halk kadar yakından izlemektedir. Beden takılarından, modaya, kişisel ilişkilerden, teknolojinin sınduğu olanaklara kadar egemen kültürün renkleri lokal kültürlere de girmiştir, hatta bazı örneklerde hakim kültür, lokali taklit etmektedir.

Bu noktada islam, bir dinden öte, Batı toplumunun çürümüşlüğüne alternatif bir ‘yaşam tarzı’ olarak ortaya çıkmaktadır.   Türkola’nın, Cocacola’ya karşıt olarak ortaya çıkması gibi. Yakın bir zaman önce yayına başlayan İngilizce ‘Emel’ dergisinin, kapitalizmin tüketim amaçlı diğer moda dergilerinden farkı, moda, sağlık, beden, yiyecek ve insan ilişkileri gibi alanlarda islami yaşam tarzı perspektifinde hazırlanmış olmasıdır. Bu bağalamda, islamın Avrupa’da yayılması, eski çağlarda dinin (müslümanlık ya da Hristiyanlık) yayılması karakterini taşımamaktadır. Avrupa’da islam neredeyse, popüler kültürün kabül bekleyen bir parçası haline gelmiştir. Bunun en belirgin özelliği, islam düşüncesi diyebileceğimiz bir çerçeve içinde hareket eden grupların politik hedeflerinin olmamasıdır. Şeriat, bu görüşle çelişen bir istem değil tersine, ne belli bir ideolojisi (örneğin, nasıl bir ekonomik sistem üzerine kurulacaktır sorusunun yanıtının olmaması ya da belli olması: kapitalizm) ne de politik hedefleri olması açısından bunu destekleyen bir olgudur. Bu özelliğiyle şeriat, içinde yaşanılan topluma isyanla birlikte kurulan hayali bir toplum modelidir.

Avrupa’da islamın temeli, belli bir toplumsal sınıf, yapı ya da işlevsel bir yapıdan gelen kitleler üzerinde de yoğunlaşmaz. Üçüncü nesil Cezayirli, beyaz Fransız, siyah Afrikalı, Arap, bilgisayar öğrencisi, mühendis, restoran sahibi, işsiz ya da ünlü bir futbolcu olabilir. Bu yanıyla  islam, toplumsal bir model olarak belli bir grup ya da sınıfı temsil etme yerine, Avrupadaki parçalanan toplumun bir izdüşümünü yansıtır.

Ulus kimliklerin işlevlerini yitirmesi ve bireylerin yeni arayışlar içine girmesiyle, yatay bir yayılma içine giren Batı toplumlarında, sanal, hayali cemaatler yaratma eğilimi yaygındır. İslami değerlerle oluşmuş grupları, bu tür sanal bir yapılanmayla açıklamak elbette gerçekçi olmaz, çünkü islam çevresinde toplanan gruplar artık sanal olarak tanımlanmayacak kadar ‘gerçektir’. (Bu gerçeklik, değişimi gerçekleştirebilme olasılığından değil, eyleme dönüştürme kabiliyetindendir) Yinede, yukarıdaki özellikleri nedeniyle, Avrupa’daki müslüman göçmenlerin oluşturdukları cemaatler, benzer özelliklerde kimlik arayışı içinde olan bireylerin topluluğu olarak nitelendirilebilir.

AVRUPA’DA ‘ÖTEKİ’ OLARAK İSLAM

İngiltere’de, 11 Eylül ve Irak’ın işgalinden beri gelişen politik olaylar islamın bir ‘yaşam tarzı’ halinde yayılmasına güzel bir örnektir. Yapılan mitinglerde (2003 yılında yapılan 1 milyon kişinin katıldığı Londra mitingi dahil) konuşmacıların, Arapça bilmemelerine, daha da önemlisi dinleyicilerden büyük bir çoğunluğunun bilmemesine ve müslüman olmamasına rağmen, ‘allahüekber’, ‘selamünaleyküm’ nidalarıyla başlaması “militanlığın” bir ölçüsü oldu. Savaşa karşıt görüşleri nedeniyle Yeni İşçi Partisi’nden atılan, ‘Respect’ partisinin lideri George Galloway’in, müslümanların çoğunlukta olduğu bölgede seçimlere katılması nedeniyle konuşmalarını, ‘selamünaleyküm’le açması ya da konuşmaları arasında ‘inşallah’, ‘maşallah’ kelimelerini kullanması kültürel anlamda ekzotizmle de açıklanabilir. İskoç asıllı Galloway’in ne Arapça bildiği ne de müslüman olduğu düşünülürse, bu hareketiyle, politik anlamda egemen politik görüşe meydan okumaktadır. (ki, bunu kendini islamla özdeşleştirerek yapması, bir anlamda müslüman grupların bugün İngiltere’de –en azından kendi seçim bölgesinde- en hareketli muhalif toplumsal kesim olduğunu da kabul etmektedir) Bu hareketiyle de müslümanlığı, özgün bir kimliğe sahip kültürel bir grup olarak kabul ederek, islam düşüncesi çerçevesinde toplanan kitleleri ‘öteki’ ilan etmektedir.

İngiltere’de şimdiye kadar terör olaylarına karışan hemen herkesin İngiliz vatandaşı olduğu bilinmesine rağmen Tony Blair’in, sürekli olarak ‘dışarıya’ işaret etmesi, islamı, ‘şeytani bir ideoloji’ olarak ilan etmesiyle, müslüman cemaatinin ‘öteki’ olduğunu vurgulamak istemektedir. 11 Eylül’den sonra kitapçılarda ‘islam’ bölümleri türedi, İngiltere’nin, bir İngilizin islama karşı pozisyonunu belirleyen sayısız kitap yazıldı. Bir tür ‘islamı anlama endüstrisi’ oluştu.

Fransa ya da diğer Avrupa ülkelerinde de karşılaşılabilecek bu olgu, Avrupa’nın içinde bulunduğu kimlik krizinin bir dışa vurumudur. İngiliz, Fransız, Alman, Hollandalı olmanın anlamı ve tanımı belirsizleştikçe, islamın oynadığı ‘öteki’ rolünün önemi de artmaktadır. İslamın ‘öteki’ olarak ilan edilmesiyle Avrupa’da varolan kimlik sorunu tartışmaları ertelenmekte ve belirlenen ‘öteki’ karşısında hayalide olsa geçici bir kimlik yaratılmış olmaktadır. Yani, Avrupa’daki ulusların kimlikleri, ne olunduğu değil, ne olunmadığı temelinde belirlenmeye çalışılmaktadır.

Göçmenlerin en çok suçlandığı konu, entegre olmamaları, kendilerini içinde yaşadıkları uluslara ait hissetmemeleridir. Buna karşı bugün sorulması gereken soru, nereye, kime entegre olunacağıdır. Entegre olma sorununda, İngiltere ve Fransa’nın kendilerine özgü yöntemleri Avrupa’da bilinen iki yöntemdir. Son olayları fırsat bilip göçmenlerin ya da yabancı kökenlilerin din, etnik köken ya da bir kültürel grup üyesi olarak tanınması yerine herkesin bir ulusun vatandaşları olarak görüldüğü Fransa’yı eleştiren ve devleti ‘çokkültürlülük’ temelinde örgütlemedikleri için suçlayan İngiltere, kendi sorunlarını unutmuş görünmektedir. 2001’den beri Bradford, Burnley, Oldham ve daha bir ay önce Birmingham’daki isyanlar Fransa’daki boyutlarda olmasada aynı hastalığın dışa vurumlarıdır.

***

Küresel olarak bir fundamentalizm çağında yaşıyoruz. Bu değişim hemen tüm toplumlara yansımıştır. ABD’deki Hristiyan, yarı-fanatik, fundamentalist Bush hükümetinin Avrupa demokrasilerine taşıdığı agresif karakter, müslüman ülkelerde de yankı bulurken, Avrupadaki müslümanlar arasında yaşanan kimlik sorununa da bir ‘alternatif’ sundu.

İslamın Avrupada aldığı bu şeklinden yola çıkarak, fundamentalizmin eskiden olduğu gibi Orta-Doğu’dan Batıya değil, Batıdan Doğuya ihraç edilmeye başlandığını bile söylemek mümkün.   Cihad çağrısı yapan web sitelerinin çoğunun Batıdan yayın yaptığı bilinmektedir. 11 Eylül saldırısını gerçekleştirenlerin çoğu Batıda yaşayan eğitimli, ve Batı yaşam tarzına adapte olmuş kişilerdi. “Ayakkabı bombacısı” olarak bilinen Richard Reid Jamaika kökenli, İngiliz vatandaşıydı. 7 Temmuz’da Londra’da bombalı saldırıları gerçekleştirenler doğma-büyüme İngiliz vatandaşıydı. Cihadist ‘Hizb-ut-Tahrir’, Pakistan ve Orta-Doğuya kurulduğu Londra’dan yayıldı. Hollanda’da Theo van Gogh’u öldüren kişi, Afganistan’dan gelen bir taliban değil, annesi de Hollandalı olan, eğitimli bir Hollanda vatandaşıydı. Bu bağlamda, neo-kon’ların sık sık ileri sürdüğü gibi, terörizm dışarıdan, faklı kültürlerden gelen bir tehlike değil, Batının içinde, oradaki sorunların ürettiği bir fenomendir.

Bu sorunları dile getiren, çözümler öneren ve bu doğrultuda eylemler yapan (sol) politik örgüt ve partilerin olmaması, (varolanlarda popülist ya da solun bir karikatürüdür) fundamentalist islamın bu boşluktan  faydalanmasını getirdi. Yaşanan ideolojik boşlukta, neo-kon’larla, islami fundamentalistler farklı yönlerden fakat aynı çember üzerinde hareket etmeye başladılar. Sık sık karşılaşmaları da bu yüzdendir. Bu yönüyle Avrupada üreyen islamın karakteri, neo-fundamentalistler olarak adlandırılabilir.

Sonuç olarak, Fransa varoşlarında yaşanan Avrupa’nın bu ‘yeni’ krizinin nedenlerini genel anlamda, Fransa ve diğer Avrupadaki gelişmiş kapitalist ülkelerdeki işçi hareketlerinin marjinalleşmesi ve tek kutuplu dünyada evrensel değerlerin kaybolmasına ve bir ulusun üyesi olarak bireyin gelecekten beklediği bir vizyonu olmamasına bağlanabilir. Bu yıl Fransa’da AB anayasasının referandumda reddedilmesinde en büyük rolü, Türkiye’nin AB üyeliği sorunu değil, Fransızların içinde bulunduğu kendi çıkmazlarından kaynaklanmıştı.

Aslında  politik hedefsizlik, geleceğe yönelik politik projelerin yokluğu ya da varolanların gerçekçi olmaması bugün Avrupadaki  politik elitin ortak özelliği. Bunun en önemli nedeni, 11 Eylülden sonra AB’nin, ABD’nin ‘teröre karşı savaş’ doktirini çerçevesinde yaptığı ideolojik ve politik santajlara boyun eğmesidir. Bu, AB içindeki devletlerin, özellikle İngiltere ve Fransa’nın otoriterleşmesini getirdi. Göçmenler, azınlık gruplar üzerinde baskıların artmasını, hareketlerinin engellenmesiyle yabancılaşmayı artırdı. Yabancı düşmanlığını tetikledi.

Modernleşmenin refahla birlikte getirdiği yabancılaşma, Batı toplumları içinde yaşayan ‘farklı’ grupların kültürlerini savunmaya zorlaması doğaldır. Ancak bugün gelinen noktada, islamın aldığı yeni form ve rol, Avrupa’nın kendi değişen şeklinin gölgesinden başka bir şey değildir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.