SANATTAN… Baselitz’in baş aşağı dünyası

Tuvale saldırırcasına vurulmuş fırça derbeleri, bilincin yönlendirmeleri yerine, sezginin dürtüleriyle aceleyle sürülmüş renkleri, bazen müstehcen, bazen de gülünç denebilecek betimlemeleriyle tanınmazsa, muhakkak, baş aşağı astığı resimlerinden tanınır Georg Baselitz.

Almanya’da Hitler’in iktidara yürüdüğü ve ‘Üçüncü  Reich’ın düştüğü dönem içinde yetişen sanatçıların sadece Almanya’da değil, Modernite içinde de özel bir yeri vardır. O neslin önderleri olan Gerhard Richter, Sigmar Polke, Anselm Kiefer ve bu günlerde Londra’da ‘Royal Academy’de sergisi açılan Baselitz’i Avrupa ve Amerika’daki çağdaşlarından ayıran en önemli özellik, dönemin popüler sanat akımlarına aldırmadan kendi mannerist tarzlarını ısrarla sürdürmeleridir.

Savaş sonrası, Alman olmanın yarattığı kolektif suçluluk duygusu, yeni bir Alman kimliği yaratma çabaları, bu sanatçılara çağdaşlarından farklı bir yerde, yeni bir estetik alan yaratma dürtüsünü vermiş olabilir. Yine de, sanat dünyası, soyut ekspresyonizm, minimalizm ve pop sanatını kucaklarken dönemin Alman sanatçılarının kendi yollarından yürümelerinde, onların özgün ifade yeteneklerinin de rolü olduğunu kabul etmek gerekir. Bugün hala sanat üretimini bu alanda sürdürmeleri şüphesiz buna işarettir.

Yöntem olarak geleneksel resmi seçip ve bunu temsili ve neo-ekspresyonist bir ifade tarzıyla sürdürmek, bırakın bugünkü dünyada o gün için bile muhafazakar bir yaklaşım olarak görülebilir. Ancak, Baselitz’in tarihsel gerçeklere ve sanat tarihine radikal müdehaleler yaptığı şüphesizdir.

1958’de, Berlin Duvarı’nın inşasına başlanmazdan kısa bir süre önce Batı’ya yerleşmesi, sanat dünyasını daha yakından izleme olanağı verdiği gibi, Batıdaki özgürlüklerin sınırsız olmadığına da şahit olmasını sağlar. 1963’de Berlin’de açtığı ilk sergide bir eserine ‘kamu ahlakını ihlal’ ettiği gerekçesiyle el konur, hakkında dava açılır. Hitler’i andıran bir çocuğun masturbasyon yapmasını betimleyen bu eseri ya da masturbasyon yapan oto-portre gibi kamu binalarında kabul görmesi zor olan imgeleri yaratırken, halkın tabularıyla oyanayıp hızlı bir şekilde şöhrete ulaşmak değil, yeni bir estetik ve ifade biçemi peşindedir Baselitz.

1969 yılında ilk defa resimlerini baş aşağı asmaya başlamasıyla da bu arayışında yeni bir boyut bulur. Bu yöntemin arkasında kavramsal ve felsefik bir temel olmadığı, Baselitz’in dikkat çekmek için bu yöntemi kullandığını düşününler az değildir. Yine de, resimlerini ters asmaya başlamasıyla uluslararası sanat dünyasına girmesi ironiktir. Ancak, resmin –hatta sanatın- geldiği noktada, özgün bir ifade biçemi yaratmak öyle kolay bir şey değildir. Bu yanıyla, çağdaş Britanyalı ressam Chris Ofili’nin şöhretiyle Baselitz’in kariyeri arasında bir benzerlik vardır. Ofili, tuvallerini duvara asmak yerine, yere, top haline getirilmiş fil dışkılarının üzerine yerleştirmesiyle dikkat çekmişti. Ofili de, fil dışkılarını keşfedinceye kadar kimse benim resimlerimden bir şey anlamıyordu diye yakınır. Gerçi, fil dışkılarının Ofili’nin Afrika’dan gelen etnik kökenine bir atıf yapması dışında görüldüğü kadarıyla yarattığı imgelere estetik bir katkısı yoktur ama, kullandığı malzemelerin karakteriyle, resmin içeriği ve konusu arasında bir diyalog yaratarak, küçük de olsa yeni bir alan açmayı başarmıştır.

Bu bağlamda Baselitz’in resimlerini ters asmakta amacı, her şeyden önce, resmi ‘nesnelleştirmek’dir. İmgeyi ortadan kaldırmadan, resmin soyut özelliklerini göstermektir. Bunu, soyut bir anlatıya girmeden, temsili imgeyi koruyarak başarmak isteğidir. Yani şunu söylemek ister Baselitz: Resim, bir portre, manzara, vb. olmadan önce, tuval üzerine sürülmüş boyalardan, renk, şekil ve formdan oluşmuş bir illüzyondur. Sanatçının, belli malzemeleri kullanarak yarattığı ifadesidir. ‘Remix resimleri’ olarak adlandırdığı son eserlerinde bu çabası daha da belirgindir. Pollock gibi, resimlerini yere yayarak boyarken tuval üzerinde bıraktığı ayak izleri, boya kutularının bıraktığı yuvarlak izler, fırçanın kutuya dalıp çıkarken akmaları, bu imgelerin, bir ‘imge’ olmadan önce birer ‘resim’ olduğunun “delil”leridir.

Elinde elektrikli bir testereyle bir manyağın devasa ağaç kütüklerine saldırmasıyla ortaya çıkmış görüntüsü veren heykellerinde de benzer bir anlayış vardır. Kabaca yontulmuş orantısız bedenlere, gelişigüzel boyayarak bir “karakter” vermiştir Baselitz. İlk bakışta, tarih öncesi ilkel bir kabileden kalmış buluntular üzerine muzip bir çocuğun grafiti karalamalarını hatırlatan bu heykeller, gelişmenin insan üzerindeki etkisini de baş aşağı bir yorumla anlatır.

Baselitz kavramsal olarak da, izleyicinin imgeyle olan dolaysız bağını koparıp, onu resmin kendisine odaklamak ister. Konuyla, içeriğin ayrı, iki farklı öğe olduğunu hatırlatır. Bunu yaparken de, izleyicinin işini zorlaştırıp onu biraz düşünmeye zorlar.

Ters asılmış resimlerle karşılaşıldığında insan ister istemez, boynunu yere doğru eğip resimlere düz bir açıdan bakmak hissine kapılıyor. Diğer yandan, neden şu resim değilde, bu resim ters asılmış diye düşündürüyor. (Resimlerin hepsi ters değil) Bunun nedenini bilmiyoruz ama bu baş aşağı resimler bir süre sonra gerçekten betimlediği imgelerin dışında bir ‘şey’ler olmaya başlıyor. Suyun içindeki yansımaların baş aşağı dönmesi gibi. Yaşama farklı açılardan bakmanın, bazen ‘öteki’nin perspektifini de yakalamanın gerekliliğini hatırlatıyor sanki. Bu yönüyle, sanatın, hem sanatçı hem de izleyici için, yapısökücü olabileceği gibi, terapi özelliği de taşıyabileceğini irdeliyor.

Son yıllarda, geçmişte yaptığı resimlerin yeni versiyonlarını (Remix paintings) yapmaya başlaması, esin kaynağının kurumasından çok, geçmişe, bugünkü gerçeğin içinden bakma ihtiyacı da olabilir. Almanya yakın tarihte biri, 8 Mayıs 1945’de, diğeri de, 1989’da Berlin Duvarı’nın düşmesiyle iki ‘sıfır saati’ yaşadı. Eski konuları bugüne taşıdığı yeni resimlerinde, renklerin kaybolması ya da minumuma inmesi, tonal farklıklıkların basit çizgilere dönüşmesi, tuvallerin neredeyse şeffaflaşması bu köklü dönüşümlerin bir göstergesi olsa gerek.

Çok kısa zamanda bitirildiği belli olan geçmiş çalışmaların bu yeni yorumları, kendi tarihsel bağlamı içinden çıkarılan bir olgunun gerçekliğini aynen sürdürmesinin imkansızlığını da hatırlatır bize. Bulunduğumuz noktadan geriye bakarken belleğin nasıl seçici, ayırıcı olduğunu, neredeyse siyah-beyaza indirgediği skalasında görselleştirir. Bu nedenle, Baselitz’in resimlerini böyle toplu olarak bir arada görmek önem kazanıyor. Tarihsel akışı içinde sanatsal gerçeğin, yap-boz versiyonundaki imgesi gibi, her parçası yerine oturuyor.

Georg Baselitz sergisi, 9 Aralık’a kadar ‘Royal Academy’ salonlarında.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

3 × five =