SANATTAN… Bir başkan ve bir resim

SANATTAN… Bir başkan ve bir resim

0
PAYLAŞ

MÖ 20 bin yıl önce ilk insanların, biraz sonra çıkacakları avda, hayvanların kendilerine daha uysal bir şekilde teslim olmalarını sağlamak amacıyla Lascaux mağarasının duvarlarına hayvan resimleri yaptıkları doğruysa, sanatın toplumsal değişimlerdeki rolü üzerine tartışmaları o yıllara kadar uzatmak gerekir.

Modern yaşamda da, bir sanat eserinin, insanın gücünü, direncini, motivasyonunu artırması, geleceğe olan umut ve düşlerini şekillendirmesi, avlanmanın kolaylaşması için ilk insanın, hayvanları mağara duvarlarındaki tasvirleri içine hapsetmeleri örneğinde olduğu gibi ‘dolaysız’ mıdır? 

Daha yeni ABD başkanı seçilen Barak Obama, Beyaz Saray’a doğru yolculuğunda, kendisini böylesine motive eden bir imgeden bahsediyor. Bu imge, İngiliz ressam, George Frederic Watts’ın (1817-1904) “Hope” (Umut) adlı resmi. 

Londra, Guildhall Galeri’de başlayan “GF Watts: Victorian Visionary” sergisi, Obama’nın ‘Umut’un yaşamındaki rolünü açıklamasıyla paralel değil, fakat ilginç bir tesadüf. Surrey’deki Watts Galerisi restorasyon için uzun bir süre kapatıldığı zaman, koleksiyonun başka bir yerde sergilenmesi gündeme gelir. Guildhall, Londra’nın tam kalbinde, ‘City’de olmasına rağmen çok bilinen, turist rehberlerinde yer alan bir galeri değildir. Buna rağmen galerinin birdenbire popüler olması, Japon turistlerin ellerinde haritayla Londra’nın finans kalbinde galeri aramaları, daha önce görülmemiş sayıda izleyicinin Guildhall Sanat Galerisine doluşması elbette, dünyayı kurtarması beklenen Obama’nın sanat zevkiyle ilgili. Belki de, başkanın zevkini görmenin de ötesinde, bu sanat eseriyle birlikte Obama’nın psişik dünyasına girebilme umudu bile var bu ziyaretlerin ardında. 

WATTS’IN SANATI

Bir sanatçıyı tek bir eserinden anlamak pek kolay değildir. Tek bir esere bakıp sanatçıyı  yargılamak ise, hiç doğru olmaz. Bu nedenle, sadece ‘Umut’ resmini google’layıp Watts’ın sanatıyla ilgili bir şeyler söylemek ona haksızlık olurdu. Watts’ın eserlerini bir arada izlemek, onun içinde yaşadığı toplumla ilgili ne düşündüğü ve bunu sanatsal olarak nasıl ifade ettiğini görmenin en iyi yolu olacaktı. Ben de öyle yaparak sergiye gittim.

Yukarıda yazdığımla çelişmeyi göze alarak, sonda söyleyeceğimi başta söylersem, daha sergiye  girer girmez, Guildhall Galerisi’nin sağda ve solda alçak tavanlı iki salonunda asılı, karanlık ve kasvetli, birazda çamurumsu renklerle sıvanmış gibi görünen bu resimlerin bende biraz hayal kırıklığı yarattığını söyleyebilirim. “Obama’nın en sevdiği ressam bu mu?” sorusuyla ilintili değil bu hayal kırıklığı. Watts’ın, Victoria döneminin en ünlü, en sevilen, en pahalı sanatçılarından biri olması nedeniyle. 

Boya tekniği, renk duyumu, desen gücü, kompozisyonların orijinalliği ve resimler ardındaki kavramsal derinliğe baktığımızda sıradan bir ressamla karşılaştığınıza daha bir kaç resimde karar verebiliyorsunuz. Bu kararı, serginin sonunda değiştirecek fazla bir neden de bulamıyorsunuz aslında. Özellikle, Watts’ın, sanat tarihinin en yaratıcı dönemlerinden biri  olan 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başlarında, “İngiltere’nin Michelangelo’su” benzetmesini nasıl kazandığını anlamak ise, mümkün değil. Bunun sırrı, “İngiltere’nin” tanmlamasında bulunabilir belki, fakat, ölümünden kısa bir süre sonra İngiltere de bile tamamen unutulduğu düşünülürse, Watts’ı bulan şöhretin, sanatsal yetenekler yanında, başka şeylerle de ilintili olduğunu düşünmek o kadar da haksızlık olmaz sanırım.

Temsili resimler yapmasına rağmen, “gerçeğin değil, duyumsallığın resmini yapıyorum” diyen Watts’ın, özellikle geç resimlerinde kendine özgü, evrensel bir mitoloji yaratma peşinde olduğunu görüyoruz. Anlamı dolaysız vermek yerine onun ardındaki gücü betimlemeyi amaçlıyor. Böyle bir amaç, sanatçıyı kolaylıkla soyuta yönlendirecekken o, tasfirden uzaklaşmaz. Bunun yerine sembolik bir uslüp yaratır kendine. İzleyicinin direkt usu yerine, bilinç altına girmek ister. 

Desen ve anatomideki zayıflığı, aynı anda da, soyuta girmeden dolaysız anlatımı yakalama çabası onu giderek daha fazla renklerle oynamaya yönlendirir sanki. Ortaya, figürlerin kahverengiyle sıvanmış bulanık bir görütüsü çıkar. Bir noktadan sonra, resimlere hakim bu puslu havanın, atmosfer yaratmak amacıyla mı yapıldığı yoksa, anatomi, boya tekniği, fırça vuruşlarındaki kendine güvensizliği saklamak için bir yöntem mi olduğu belirsizleşir.

WATTS’IN TOPLUMSAL DÜŞÜNCELERİ

Estetik yaklaşımı geleneksel olmasına rağmen Watts, sanatı, toplumsal ve sosyal değişimin bir aracı olarak görüyordu. Modernizmin sanata yüklediği ‘görev’leri, o da üstlenmişti.

1840’larda İtalya gezisinden 5 yıl sonra geri döndüğünde Londra’da gördüğü yoksulluk onu derinden etkiler. Bir tarafta, asil ve soyluların zengin yaşamı, diğer tarafta açlık vardır. Britanya’nın diğer bölümlerinde de aslında durum farklı değildir. İrlanda’da açlık, bir milyonu aşkın insanın yaşamına malolmuştur. Bu durum karşısında Watts hissettiklerini 4 resimle ifade eder. Bu resimlerden üçü bu sergide yer alıyor. Birinde, açlıktan bir deri kemik kalmış İrlandalı ailenin perişan halini betimler. Kullandığı renkler, resimdeki ailenin ruh haline uygun cansız, kahverenginin tonal varyasyonlarından ibarettir. İkincisinde, o yıllarda “intihar köprüsü” olarak bilinen Waterloo Köprüsü altında nehirde boğulmuş, ya da intihar etmiş genç bir kızın kıyıya vurmuş cesedi, yine aynı tonlamayla bitirilmiştir. Diğerinde ise, yine bir köprü altında uyuyan ya da ölmek üzere olan yoksul bir adam betimlenmiş. 

Toplumsallın, sanatsalla buluştuğu bu düzlemde dikkati çeken bir diğer konuda, sanatı, değişimin bir aracı olarak görmesine rağmen, Watts’ın bu tür gerçekçi resimlerini 30 yıl boyunca sergilememesi ve hiç bir zaman da satmaya kalkmamasıdır. Victoria döneminin baskıcı, püritan, mahafazakar yapısı bu kararında etkili olmuş olabilir. Eğer yine bu nedenle daha sonraki yıllarda sembolizme yöneldiyse, bu kararı, sanatsal bir arayıştan çok, kendine sosyal bir statü elde etmeye çalışan bir sanatçının endişeleriyle açıklanabilir ancak. Başarılı da olur. Gerçeği sembollerle anlattığı resimleri satılır. Watts artık zengindir ve toplumda saygın bir yeri vardır 

OBAMA’NIN ‘UMUT’U

Guildhall’ın yüksek kubbeli tavanla açılılan merkez salonuna girdiğinizde Watts’ın toplumsal gerçekçi resimleri de son buluyor. Hemen herkesin görmek için geldiği ‘Umut’ da sembolizmle örülmüş bu resimler arasında. Watts, iki adet ‘Umut’ resmi yapmış. Diğeri, Tate Britain’da asılı. 

Umut, öyle bir bakışta dikkat çekecek bir resim değil. Obama’nın en çok sevdiği resim olduğu için özel bir yer de verilmemiş ona. Resimde, üzerinde tel tel olmuş elbiseler, pejmurde bir halde, gözleri bağlı genç bir kadın görüyoruz. Bir dünya üzerine oturmuş, elinde tek teli kalmış bir liri çalıyor. Nereden baksanız, umudun olduğu gibi rahatlıkla umutsuzluğun resmi de olabilir, ‘Umut’

Eğer sadece Obama’nın referansıyla sergiye geldiyseniz, yosunlanmaya yüz tutmuş organik bir bitkinin aldığı hastalıklı yeşilin hakim olduğu bu resmin bir ABD başkanını neden bu kadar etkilediğini anlamakta zorlanırsınız. Aynı resmin bir reprodüksiyonunun, Nelson Mandela’nın Robben Adası’ndaki hücresinde, duvarda asılı olduğunu bilmesi miydi acaba, Obama’yı bu resme yakınlaştıran? 

Aslında Obama, Watts’ın resimlerinden hoşlanan ilk başkan da değil. Başkan Roosevelt, Watts’ın Amerikan halkına hediye ettiği “Love and Life” başlıklı resmini daha sonra Beyaz Saraya astırmıştı.

Umut’un konusu, “Amerikan düşü” konseptine de uyuyor. Mitolojiye göre, tanrılar bütün acıları ve kötülükleri bir kutuya doldurup, Pandora’ya verirler. Pandora merakını yenemez ve kutuyu açar. Tüm kötülükler, felaketler kaçıp dünyaya yayılır. Kutudan sadece umut kaçamaz. ‘Umut’ soyut bir mefhum olmasına rağmen, mitolojide dişi bir varlık olarak tasvir edilir. Watts, “Umut” resminde, işte bu umudu, “hiç bir zaman umutsuzluğa kapılma!” veya “can çıkmayan yerden umut kesilmez” anlamında tasvir eder. 

Mandela’nın hücre duvarındaki ‘Umut’un işlevi anlaşılabilir. Obama’nın ‘Umut’unun da işlevini gerçekleştirdiği söylenebilir. Bireysel düşünü gerçekleştirmiş, dünyanın tepesine oturmuştur. Ancak, Obama’nın bundan sonra yapacakları, sembolik değil tamamen gerçek olacaktır. Şimdi yanıtı merak edilen soru, oturduğu yerde ne yapacağıdır. Bunu da Watts’ın ‘Umut’ resminde bulmak imkansız gibi geliyor bana.

BİR CEVAP BIRAK