SANATTAN… Bir nesne olarak beden

Dış görünüşün yaşamlara şekil verdiği bir çağda yaşıyoruz. Hiç tanımadığımız kimseleri kıyafetine, vücut ölçülerine bakarak tanımlamak, değer biçmek artık günlük yaşamın sıradanlığına girdi.

Geçtiğimiz gün basında yayınlanan bir habere göre, İngiltere’de 10 işverenden 9’u, aynı vasıflara sahip olsa bile işyerlerinde zayıf kişileri şişmanlara tercih ettiklerini, 2000 personel müdürü arasında yapılan diğer bir araştırma ise, müdürlerin yarısının, aşırı şişmaların diğer “normal” çalışanların standartına uymayacağını ve müşterilere karşı iyi durmayacağı görüşünde olduğunu ortaya çıkardı.

Yakın bir zaman öncede, ABD’nin en büyük süpermarket zinciri olan Wal-Mart başkan yardımcısının (İngiltere’de de Asda’nın sahibidir) personel müdürlerine yolladığı, aşırı şişman ve 40 yaşın üzerinde olanların işe alınmaması konusunda  verdiği gizli bir genelgenin ortaya çıkması eleştirilere neden olmuştu.

Obezite (aşırı şişmanlık) son yıllarda gelişmiş ülkelerin ya da gelişmenin bir yan etkisi gibi toplumları sarmaya başladı. Britanya’da  çocuklar arasındaki obezitenin son 25 yılda üçe katlandığı ve neredeyse her 6 çocuktan birinin normalden fazla kilolu ve yüzde 6’sının da obez olduğu gerçeğinden yola çıkarak, buna karşı bir toplumsal eğilimin ortaya çıkmasını da “normal” bulmak gerekir herhalde.

Ayrımcılık ilkeleri konusunda başka ülkelere atılan nutuklara rağmen, Britanya’da bile günlük yaşamda ‘göze hoş görünmeyen’lerin dıştalanması ilginçtir. Bu ayrımcılık sadece iş yaşamında da değildir. Kültüründe bir parçası haline gelmektedir. Televizyonda, komedi programları hariç ya da ‘karakter artisti’ dediğimiz roller dışında şişman kişileri görmek pek mümkün değildir artık. 

İnsanın kendi bedeniyle ve bu bedenin içinde yaşadığı toplumla olan ilişkisi, zaman, kültür ve coğrafyalara göre değişir. Genellikle beden, ‘güzellik’ kavramıyla yan yana düşünülür. Bu nedenle olsa gerek, beden, güzellik ve estetik arasında, değişken bile olsa, sürekli bir ilişki vardır. Antik çağlardan günümüze kadar bedenin bir güzellik unsuru olarak değişimlere tabi tutulması (süsleme, takılar vb.) süregelmiştir.

Güney Amerika’daki kazılarda bulunan konik kafa tasları ilk önce arkeologları şaşırtmıştı. Ancak daha sonra, İnka kültüründe bir güzellik unsuru olduğu düşünülen konik kafaların oluşması için daha bebeklikten çocukların başları sarıldıkları anlaşılmıştı.

1972’de  Güney İtalya kıyılarında bulunan Antik Yunan bronz heykellerin anatomik olarak doğru olmadıkları dikkatli gözlerden kaçmamıştı. Güzellik konseptini bulan bir halka ait bu heykellerin “yanlışlığı” aslında, eski çağlardan beri insanların beden üzerindeki bazı uzuvları abartarak daha çekici hale getirme arzusundan başka bir şey değildi. İnkalıların başları nasıl ‘normal’ değilse, Riace Bronz Heykelleri de normal değildi. Modern çağlara özgü ‘vücut geliştirme’ olgusu da böyle bir tutkuyla açıklanabilir.  Arnold Schwarzenegger’de bu bağlamda, bazıları için ‘anormal’, bazıları için de mükemmel bir vücuda sahiptir.

Bedenin, tarihin her döneminde, bireyin özel yaşamı ve toplumsal ilişkilerinde bir rolü olmasına rağmen, bu ilişkiler içinde hiçbir zaman bugünkü kadar merkezi bir rolü olmamıştı. Artık sadece derinin üzerinde ne olduğu değil, onun altında nasıl bir beden olduğuda herkesi ilgilendiriyor. Dövmenin son yıllarda yaygınlaşması da bu trendin bir parçasıdır. Eskiden ancak denizciler ya da marjinal küçük grupların üyelerinde görülen dövme günümüzde orta sınıfın, hatta zengin aile çocuklarında bile görülen bir eğilimdir. Artık Londra’da her alışveriş merkezinde dövme yapan bir salon bulunduğu gibi, ‘Selfridges’ gibi elit mağazalarda da dövme yapan reyonlar açılmıştır.

Bu yeni eğilim, eski çağlardaki beden politikalarından, yani güzellik gibi yüzeyle ilgili sorunlardan farklı olarak, kimlik sorunu gibi daha derin sorunlarla yakından ilgilidir. Günümüzde bedende yapılan değişiklikler daha çok kimlik krizinin bir dışa vurumudur. Bedenin toplumsal yaşamda olduğu gibi sanatta da merkeze taşınmasının 80’lerin sonları ve 90’ların başlarında başlaması tesadüf değildir. Birey ve toplum arasındaki köprülerin yıkılması da bu döneme rastlar. Bireyin, bedeninde yaptığı değişikliklerle, kaybolan kollektif kimlik yerine yeni bir öz-anlatı yaratma çabasıdır.

Toplum içindeki ilişkiler, iş, aile yaşamı belirsizleşip, güvensizlik duygusu yaşamın en genel paydası haline gelmesiyle, güvenilebilecek ve sürekli kalan tek unsur bedendir. Bu beden üzerinde yapılan imler, özgürlüğün bir ifadesidir. Beden, bir anlamda, bireyin üzerine resimler yaptığı ‘tuval’i, şekil verdiği ‘kil’i olmuştur. Hem, kendini sunmanın bir aracı, hem de özün arandığı bir hammaddedir artık beden.

Postmodern kültürün tabuları yıkma, döndürülmemiş taş bırakmama özelliğinin bir sonucu, geleneksel olarak en sabit olgular arasında görülen bedenin, bir sanat malzemesi olabileceği düşüncesini de saymak gerekir burada.   Beden sanatı, bireyin kendini yeniden yaratması, topluma isyan etmesinde kullandığı ‘devrimci’ bir yönteme dönüşmüş, günlük yaşamda, kültürel basmakalıpları, ulusal kimlik ve cinsiyet özellikleri nedeniyle karşılaştığı sınırları aşmakta kullandığı bir araç olmuştur.

Özleşmeye karşı da bir direniştir beden. Bedeninde yaptığı değişikliklerle farklılığını ilan eder birey. Yokolan toplumsal kimliğin karşısında bağımsızlığın bir göstergesidir. Toplumsal sorunların çözüldüğü bir platform, önemli olayların anısına yapılan dövme ve açılan deliklere takılan halkalarla bir tür ‘günlük’tür beden.

***
Sanatın ne olduğu konusunda en yaygın kanı, güzellik duyumu ile ilgili olduğudur. ‘Güzellik, gerçeğin saltanatıdır’ derken Plato buna işaret eder. Bunun yanında başkaları için sanat, bir özgürlük savaşım aracıdır. Picasso’ya göre ise sanatın, estetikle hiçbir ilgisi yoktur ve estetik bir uygulama bile değildir. Sanat, ona göre, ‘arzu ve korkularımıza bir şekil vermektir’.

Geçtiğimiz hafta Londra ‘National Galeri’de Rubens (1577-1640) sergisi başladı. Rubens, ‘ten ressamı’ olarak bilinir. Etli butlu kadınları cinsellik objesidir Rubens’in fakat sevgi, aşk, acı hissedilmez onlarda. Erkeklerde aynı şekilde tasvir edilmiştir Rubens’in resimlerinde; Et, deri ve kas. Katliam yaparken bile (Masumların Katli- İsa’nın doğduğu haber alınması üzerine bütün bebeklerin öldürülmesi mitosunu anlatan tablo) askerlerin çıplak bedenlerinde nefret, dehşet yoktur. Bebeklerini kurtarmaya çalışan kadınların, korku ve çaresizlikleri değil, bedenleri öne çıkarılmıştır. Ölmek üzere olan bebekler, bebek maması reklamlarında gördüğümüz gürbüz, kanlı canlı çocuklar gibidir. Bu katliamın gerçekten yapıldığına bu resme bakarak inanmak pek mümkün değildir. Sahnelenmiş bir tiyatro gibidir Rubens’in resimleri.

Bunun nedeni Rubens’in herşeyden önce bir sanatçı olmasında aranabilir. Bir rahibin imanı beklenemez ondan. Onun için önemli olan, kullandığı teknik, renkler, ve kompozisyondur ki, bu alanlarda tarihin ender ressamlarından biridir.

Günümüzde bireyin olduğu gibi sanatçının da bedenle olan ilişkisi bir anlamda böyledir. Yani tendir bireyi ilgilendiren. Onu sunuş tarzıyla kendini tanımlar. Bu yanıyla, etten kemikten oluşmasına rağmen resimler gibi iki boyutludur.

Amerikalı feminist sanatçı Barbara Kruger 80’li yıllarda, “bedenin, senin savaş alanındır” derken cinsiyetler arası savaşa gönderme yapıyordu. Kadın-erkek arasındaki eşitsizliği işlerinde sık sık kullanan Kruger, bu sorunun gerçekte toplumsal bir sorun olduğunu ve bu bağlamda da tek tek bireylerin değil kolektif olarak tüm kadın ve erkeklerin sorunu olduğunu gözardı ediyordu. Aralarında bağlantı olmasına rağmen, sorunların bir kültürel bir de politik boyutu olduğu gerçeğinin karıştırılması postmodern kültürün en yaygın özelliklerinden biridir.

Evet yüzey, özellikle sanatta çok önemlidir ancak sorunlar ne yüzeyde oluşur ne de orada çözülebilir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.