SANATTAN… Bir nesne olarak resim

‘Resim sanatı öldü mü?’ tartışmaları sık sık gündeme gelir. İnsanın özgün ifade yöntemlerinden birinin, hem de en eskisinin “öldüğünü” ilan etmenin ne kadar gerçekçi olduğu bir yana, sanatın tıkandığı noktalarda ya da ortaya çıkan yeni teknik buluşların kullanılmasında ilk başvurulan esin kaynaklarının başında gelmesi resmin, insanın yaratıcı sezgileri içindeki özel konumuna işaret eder.

Sanatçıların resimden uzaklaşmalarının başlıca nedenleri, en genel anlamıyla, teknolojik gelişmelerle toplumda ve insan davranışlarında ortaya çıkan dönüşümler ve kavramsal sanatın bu dönüşümlerin ifadesinde öne çıkmasıyla açıklanabilir. Elbette resim yapan sanatçılar her zaman varolmuştur ve varolacaktır. Sorun, kavramsal sanatla, resim arasında varolan “çatışma”dır.

Sık sık sorulan, neden kavramsal sanatçıların resim yaptığı sorusunda retorik bir vurgu vardır. Bu soruda, eğer bir sanatçının estetiği, kavramlar üzerine kuruluysa, resim, bu ifadenin en uygun yolu değildir önermesi de gizlidir.  Resim, retinal imgelerden oluştuğuna göre, beyne hitap etmek isteyen kavramsal sanatçının, göze hoş gelecek bir ‘şey’ler yapması beklenemez. Güzellikle, düşünce arasında böylesine bir sınır yaratmak, sarışınların akıllı olamayacağı mitosuyla aynı damardan beslenir. Bu görüş, eşsiz bir doğa karşısında düşünmek mümkün değildir sonucuna da götürebilir.

Resim yapmalı mı, yapmamalı mı? Modernizmin başlarından beri aslında bu nosyon sanatçılar arasında bir ikilem yaratmıştı. Duchamp resmi bırakırken, Malevich resmi, ‘sıfır noktası’ yani yeni bir başlangıç olarak ele aldı. Bu tartışmalar arasında, soyut, kavramsal ve tenk renkli resimlerin çağdaş sanat galerilerinden kalkması üzerinden bir kaç nesil sanatçı geldi, geçti. Tek renkli, soyut resimler deyince akla gelen ilk isimlerden biri de Amerikalı sanatçı Ellsworth Kellydir. Kelly, Malevich’den gelen damar üzerinde özgün bir yol açmayı başaran ender sanatçılardan biridir. 80 yaşını aşan Ellsworth Kelly’nin yeni resimlerini içeren bir sergisi Londra’da, Serpentine Galerisi’nde açıldı. Sergide, Kelly’nin 2002’den sonra yaptığı 18 eser ilk defa birarada gösteriliyor.

1950’lerden beri tek renkli resimler yapmasına rağmen hala tazeliğini ve yeniliğini korumaktadır Kelly. Onun bu  sırrı, eğer bir kelimede özetlenebilirse, resimlerinin ‘basit’liğinde yatmaktadır. Bir resmi oluşturan en temel maddeleri, boya (renk) ve tuvali (yüzey) indirgemeci bir yöntemle ele alarak bu ‘basit’liğe ulaşmış ve yarattığı özgün dille de her zaman yeni ‘şey’ler söylemeyi başarmıştır.

‘Basit’i, ‘banal’den ayıran çizgi gerçekte sanıldığı kadar ince değildir. Şöyle bir örnek vereyim; Nü çalışması yaparken, saatlerce, günlerce hatta aylarca bozup yapılarak istenilen sonuca varılabilir. Fakat, bir dakika içinde bir modelin betimlenmesi istenirse, kağıda ancak bir kaç çizgi koyabilecek kadar zaman vardır. İşte bir kaç çizgiyle, ya da mümkün olan en az sayıda çizgiyle bir model ya da bir nesne anlatılmaya çalışıldığı takdirde, basit’liğin, ‘basitleştirme’nin ‘anlamı gerçeklik kazanır. Bu bağlamda, en kompleks yapılanmalar basit olabilir, fakat, en basit yapılar herzaman kompleksdir.

Kelly’nin resimleriyle ilk bakışta kurulabilen ‘basit’ ilişki, süreç içinde böyle bir karmaşık derinliğe sokar insanı. Renkler, bir makineden çıkmış gibi olmasına rağmen, Kelly, bugünlerde çok yaygın olduğu gibi, boyama işini yardımcılarına bırakmaz. Serpentine sergisi öncesi görüşmede, şöyle diyor Kelly, ‘Bir defa, boyama işini yardımcıma bıraktım, fakat sonra bir daha bunu yapmadım, çünkü vurduğu her fırça darbesi benimkilerden farklıydı’ Oysa, onun resimleri ilk bakışta, herkesin yapabileceği konstrüksüyonları andırır. Ancak yakından bakıldığında, elin izleri seçilebilir.

Her ne kadar, boyacı kataloglarından seçilmiş gibi dursada, renkler konusunda da çok titizdir Kelly. Renkler, kendi deyimiyle, ‘boya kutusunda durduğu kadar’ yoğun gözükür. Her rengi, diğerinden ayırarak hem, her rengin özgünlüğünü ve bütünlüğünü öne çıkartır hem de, renkler arasındaki ilişkinin altını çizer. Eğer bir resim içinde birden fazla renk kullanmak istiyorsa, her rengi ayrı bir tuvale alır. Bir tür, renkler arasındaki “hiyerarşi”yi kaldırmış, “demokratik” bir yapılanma getirmiştir. Her rengin söyleyecekleri ayrı ayrı dinlenmelidir. Humanizmin, renklere uygulanmış sanatçı adaleti de denebilir buna.

Renkler canlılıklarını kendi iç özelliklerinden çok, birbirleri arasındaki zıtlık ve ayrılıklara borçludur. Bu nedenle yorumlardan kaçmak isteyen Kelly, tezatlıklardan uzaklaşmak ister. Ancak, bembeyaz duvarlı bir galeride bu tezatlıklardan kurtulmak da kolay değildir. Bu sergide, Serpentine Galerisi’nin kubbeli orta salonunda, karşılıklı yerleştirdiği iki beyaz konstrüksüyon (Untitled-Totem-2004 ve Untıtled-2003) arasında sergilediği ‘Mavi, Kırmızı, Yeşil, Siyah -2004’ adlı resimleri, daha  girişte denizin ortasında süzülen yelkenlileri ya da bir bahar günü, havada sallanan uçurtmaları andırır. Bu açıdan, tek renkli resimlerin, içinde sergilendiği mekana karşı duyarlılığı da gündeme gelir. Yabancı bir bedenden yapılan organ naklinde en önemli nokta, organın yeni bedene uyum sağlayıp sağlayamamasıdır. Tek renkli, soyut resimler de bu kadar bağımlıdır içine girdiği bedene.

Kelly’nin resimlerinde, tuvallerin şekilleri ve renkleri arasında da, tam olarak tanımlanamayan fakat sezilebilen bir ilişki var. Her resim önünde, bu kırmızı değilde, mavi ya da yeşil olsaydı ne olurdu, diye bir düşünce geliştirecek bir alan bırakmamıştır Kelly. Her tuvalin şekli, rengiyle birlikte sanki aynı “mermerden” yontulmuş gibidir.

Alışılmışın dışında şekillerden oluşan tuvalleri  hep bir “şey”leri çağrıştırır. ‘Resimlerim, dünyadan parçalardır. Ben sadece onları bulup çıkarıyor ve gösteriyorum’ der Kelly. Gözlemlediği çevreden çıkardığı ‘parça’ların endeksel izleri, resimlere dönüşür onun elinde. Mimari bir ayrıntı, günün bir saatinde görülen bir pencerenin bir kenarı, bir köprü, bir bitki, bir çiçek, bir gölge, ışık ya da ‘Tuvalet’ (1949- Bu sergide yer almıyor) adlı işinde olduğu gibi, bir Fransız kahvehanesindeki  Türk tuvaleti basitleştirilir, en temel formuna, bir çizgi daha çıkarılsa artık tanınamayacak şekline indirgenir. Bu yöntem, nesnelerin bir reprezentasyonu değil, onların soyutlanması, transformasyonudur. Soyutluğuna rağmen, kumsaldaki ayak izlerinin bir insanın varlığına işaret etmesi gibi, gerçekle içiçedir bu imgeler.

Çevreden soyutladığı bu imgeler, uzun gözlem ve çalışmaların sonucudur. Onları izlerken seyircinin de, aynı oranda zaman ayırması gerekir. Kelly’nin de, ‘TV, film seyretmekde zorluk çekiyorum. Her şey o kadar hızlı gelişiyor ki. Benim zamana ihtiyacım var. Resimlerimin de  böyle olmasını istiyorum. Güneşle birlikte değişen ışığın, resimleride değiştirmesi gibi.’ sözleriyle altını çizdiği gibi, retinal yüzeyden, derine inebilmek için zamana ihtiyaç vardır. Bu nedenle, yeterli zaman tanındığında, farklı şekillerde kesilmiş tuvaller üzerindeki, tek renkli bu “basit” resimler, bir süre sonra meditatif nesnelere dönüşür.

Kelly resimlerini, dünyada bulunan diğer nesneler arasında, bir nesne olarak görüyor, resimlerindeki anlamı, asgariye indirmeye çalışıyordu. Ancak, istediğin kadar şekli, içeriği, renkleri anlamdan uzalaştırmaya çalış, insanın imgelemini sınırlamak kolay değildir. En küçük bir detayın bile daha geniş anlam ve formlara girmesi, hayal dünyasında yeni anlamları tetiklemesi kaçınılmazdır. Bu nedenle galerinin bembeyaz duvarları üzerindeki mavi, kırmızı, yeşil, siyah lekelerin birdenbire uçurtma , yelkenli ya da bayrak olmasını engelleyemez.

Her ne kadar resimlerini, “şey”lerin dünyasından alınan parçalardan yaratılan ‘peinture-objet’ler olarak görmek istese de, onun yarattığı bu ‘nesne’ler, kendi deneyim ve duygularını yansıtır. Bu bağlamda da, artık sıradan bir nesne olamazlar.

Genel anlamıyla resmi, diğer nesnelerden ayıran bir özelliği, illüzyon yaratmasıdır. Yani, içinde yaratıldığı dünyayı taklit ederek, …miş gibi görünmesidir. Kelly, resmin bu özelliğini de ortadan kaldırmak ister. Fakat, yinede kavisli, eğrili şekillerdeki tuvallerle, bu defa üç boyutlu bir illüzyon yaratmaktan kaçamaz. Böylelikle, resim ve heykel arasında bir düzlemde yarattığı yeni bir dünyada, yeni nesneler üretmiş olur. Yani, iki boyutlu, illüzyonik bir alan yaratmaktan kaçınırken, aslında hacmi (ki, hacimden nefret eder) olan kütleler yaratır.

Yine de, bu kütlelerde, bugünün sanatında görmeğe alıştığımız abartı, boyutları büyüterek örtülmeye çalışılan sığlık ya da düzmece bir duygusallığa davet eden sahnelenmiş bir drama yoktur. İlk bakışta “tekniğin olanaklarıyla yeniden üretilebildiği çağdaş sanat yapıtı” olarak görünen Kelly’nin resimleri, hümanizmle örülmüş ‘yaşam parçacıkları’ndan başka bir şey değildir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.