SANATTAN… Bir yaşam projesi olarak sanat

PAYLAŞ

Alman sanatçı Martin Kippenberger, geniş izleyicilerden çok, sanatçılar ve yakın sanat çevresinde daha çok tanınan bir sanatçıydı. 1997 yılında, 44 yaşında zamansız ölümünden sonra Kippenberger’in, Londra’daki bu ilk retrospektifi. Londra’daki Tate modern’in bu sergiye ev sahipliği yapması da tesadüf değil. Kippenberger’den esinlenen, eserlerinde onun sanatı olduğu gibi yaşamını da taklit eden sanatçıların başında, kısaca ‘YBA’ (Genç Britanyalı Sanatçılar) olarak anılan sanatçıların gelmesi onu özellikle Tate modern’e getiren en önemli neden. Kippenberger’i, etkilendiği sanatçıların arasında gösteren YBA’lılar arasında Damien Hirst, Sarah Lucas, ve Tracy Emin’de var. Kaldı ki, bu referens olmasa bile, YBA sanatçılarının işleriyle aşina olan herkesin, sergiyi gezerken bu etkiyi gözlemlemesi mümkün.

1953 yılında doğan Kippenberger, hiperaktif bir çocuk olduğu için ebeveynleri tarafından, enerjisini bir noktada yoğunlaştırabilmesi için yatılı okula gönderilir. Çocukluk yıllarındaki bu hareketli doğasını hiçbir zaman kaybetmediği gibi, bu karakteri sanatına da yön verir. Şehirden şehire, ülkeden ülkeye göçer, hiçbir yerde uzun süre kalmaz. Sanata yaklaşımı da böylesine ‘kararsız’dır. Resim, heykel, enstalasyon yapmayı dener, roman, şiir  yazar, karpostal, kitap kapağı tasarımları yapar, müzisyen olmayı hatta aktörlüğü bile dener.

Sanatında, yaşama sinik bir açıdan bakışını yansıtmasına rağmen, bazen nükteli bazen de şiirsel bir anlatım hakimdir. Kippenberger hayatında herşeyi uç noktalarda yaşar. Bu nedenle olsa gerek, ona karşı duygular ya nefret ya da sevgi karşıtlarında odaklanır. Nazi, seksist, ırkçı, sarhoş olmakla suçlanmasının yanısıra, Beuys’dan sonra sanatta radikal değişiklikler yapan sanatçıların başında da gösterilir. Ondan sonraki sanatçıları en çok etkileyen yanıda budur aslında; sanatçı nasıl olmalı, sanatın sadece bir formunda mı yoğunlaşmalı, aynı anda küratör ve sanatçı olunabilinir mi sorularını sürekli sorduran kişiliği. Bu bağlamda Kippenger’in sanatı, yaşamına en yakın olan sanatçılardan biridir. Bir tür “sosyal heykel” yaratmıştır yaşamıyla. Tracy Emin, daha sonra ‘yaşamım sanatımdır’ ifadesiyle bu yaklaşımı bir adım ileriye götürür. 

İşlerinde iyimserlik ve acıyı, nükteyi ve dehşeti aynı anda görmek, sinizm ve çocukça masumluğu aynı anda yaşamak olasıdır. Ülkesindeyken, vatanını eleştiren, dışardayken yurdunu özleyen bir santçıdır Kippenberger. Bu özellikleriyle de, onu ‘örnek’ alan YBA sanatçılarından ayrılır, modernizm ile gerçek bir ‘ironi’ çağı olan post-modernizm arasında sıkışıp kalır. İşte onun bu  özellikleri YBA sanatçıları tarafından didiklenmiş, yaşamı ve sanatından “alıntılar” yapılmıştır.

Kippenberger’in sanatla uğraşmaya başladığı yıllarda umut ve coşku dolu, ütopik 60’lı yılların ruhu geride kalmış, nihilizm, toplumsal yaşamda olduğu gibi sanatta da etkili olmaya başlamıştı. Sanata esin kaynağı olan ütopyalar dönemi yerini ironi çağına, özpromosyonun bir aracı ve bir eğlence unsuruna indirgenmiş olan sanat da, galeri ve marketin  istemleri doğrultusunda üretim yapan bir nesile bırakmıştı. Kippenberger sanatı, kendinden önceki Alman sanatçılar, örneğin kavramsal sanatçı Joseph Beuys, neo-ekspresyonist Georg Baselitz, Sigmar Polke ve Gerhard Richter paralelinde sürdürmedi. Herşeye rağmen, ne olursa olsun ünlü olma, sanatının merkezine oturmuş hatta, sanatın özüne dönüşmüştü. Bu özellikleri nedeniyle de tam olarak bir sanat kategorisine girmedi. Resimleri neo-ekspresyonizme yakındır ancak, onun –örneğin Basselitz’in- boyama tekniği açısından tutkusu, titizliği yoktur. ‘Resmin öldüğü’ perspektifinin de olduğu söylenemez resimlerinde. İroninin anlamsızlığını ilan etmek ister sanki. Bu yanıyla ironiyi, gerçeği, karşıtlara el sürmeden,  sanatsal gerçek içinde eriterek bir tür “eğelence” yaratmak isteyen sonraki sanatçılardan ayrılır. İroniyi, sürtüşme yaratmak için kullanır. Burada bir çözüm önerisi yoktur, sadece varolan durumun “gülünçlüğü” gözler önüne serilir. Bunu da bir ciddiyetle yapar. Bu ciddiyeti, sanata olan tutkusunda, durmaksızın çalışmasında ve üretkenliğinde izlenebilir.

Sanat içinde yaşamının, yaşam içinde de sanatının promosyonunu yaparken bile, YBA sanatçılarında pek rastlanmayan bir dürüstlük ve bütünlük vardır işlerinde. “ Sahte bir otantisite izlemektense, otantik bir sahtekar” olmayı yeğler. Bu özelliği özellikle resimlerinde açıktır. Sanatçıların egosentrik ve züppe olması, sanat tarihinde örnekleri az rastlanan bir örnek değildir. Van Dyck’tan Manet’ye, Warhol’dan Beuys’a kadar “kişilik” çatışmalarını izlemek olasıdır. Yinede, Kippenberger’in özportrelerinde kendinle alay eden, kendinden önceki sanatçılara saygı da vardır. Kendini büyük bir don içinde çıplak resmettiği özportresi, Picasso’nun bir fotoğrafından öykünmedir. Şehirden şehire dolaşarak yaşadığı bohem hayatı da, gerçekte sonraki sanatçılarda artık rastlanmayan bir özelliktir.

Martin Kippenberger’in yaşamı olduğu gibi, resimleri de kaotik ve “kötü”dür. Sanatta herşeyin daha önce yapıldığını ve artık yeni bir ‘şey’in yaratılamayacağına inanıyordu. Beuys, herkesin sanatçı olabileceğine inanırken o, her sanatçının bir insan olduğunu söylüyordu. Boyama tekniğine yaklaşımı da bu perspektiftendi. Resimleri, ya bu serginin 2. salonundakiler gibi, “kötü resimler” ya da son bölümde yer alan, bir tabela ressamına yaptırtığı resimler gibidir. [‘Kötü resim’, sanatçının betimlemede bir yöntem olarak kullandığı bir ifade tekniğidir. İç dünyanın dolaysız dışa vurumu olarak ya da betimlenen konuya yaklaşmada bir strateji olan ‘kötü resim’, doğallık, gerçeklik, orantı ve renk gibi dış dünyanın gerçekçi anlatımından uzaklaşma ya da ilgilenmeme olarak açıklanabilir. Abartı, kesiltme, çarpıtma, çıkarma, ekleme, basitleştirme gibi yöntemler bu metodun bileşenleridir. Bilinçli ya da spontan bir çabanın bir ürünü olabilecek olan bu türde vurgu, retinal görüntü yerine, içsel duyguaların   ifadesindedir.] Yaptırttığı resimleri beğenmediği zaman da, parçalayıp bir konteynere atar. ‘Heavy Guy’ –1991 adlı işinde, yardımcısından kendi kataloğundan resimler yapmasını ister. Ancak sonuçlardan hoşnut olmayınca 51 adet resmin fotoğraflarını çeker, aynı boyutlarda basar ve orijinallerini parçalayarak, yine aynı odada bir konteynerde sergiler.

Resimleri yaşamını yansıtmasına rağmen, heykel ve enstalasyon gibi üç boyutlu işleri, ölçülü, planlı, her ayrıntının elden geçirildiği bilinçli bir çabanın ürünleridir. Resimleri, geçmişi ve şimdiyi anlatırken, üç boyutlu işleri geleceğin planlarıdır. (‘Franz Kafka’nın Amerika’sının Mutlu Sonu’-1994 adlı enstalasyon çalışmasında olduğu gibi) Resimlerinde bir kaos, bilinemezlik, çaresizlik, acı, kızgınlık, kısaca çelişkilerle dolu bir yaşam tüm çıplaklığıyla ifade edilmişken, üç boyutlu çalışmalarında yaklaşım mesafeli, aklı başında, soğuk kanlıdır. Resimler, sarhoş birinin spontanlığında  konuşmaları hatırlatırken, üç boyutlu işler yazılı bir metin gibidir. Resimler, onun iç dünyasına açılan pencereler gibi izleyiciyi davet ederken, enstalasyon ve heykelleri sınırlarla –bazen düşünsel bazen de gerçekten- izleyiciyi uzak tutar.  Kalbin ürünleri olan resimlere, yine aynı yönden yaklaşılabilinirken, üç boyutlu çalışmalarına yaklaşımın organı beyindir. Resimlerin merkezinde ‘ben’ varken, üç boyutlu işlerde toplumsal bir varlık olarak ‘ben’ vardır. Resimler günlük sıkıntılara yoğunlaşmışken, üç boyutlular tüm bu günlük ayrıntılardan geri çekilmedir.

Kippenberger, yaşamını, süregiden bir sanat projesine dönüştürmeye çalışan ancak, sanatın gerçeğiyle yaşamın gerçekleri arasında, bir ip cambazı gibi dengede sürekli yaşanamayacağı gerçeğini bize hatırlatan bir sanatçıdır. Bu yanıyla, yaşadığı toplumda ve sanat dünyasında herzaman bir ‘yabancı’ olarak kalır.

Martin Kippenberger’in sergisi Tate Modern’de 14 Mayıs’a kadar izlenebilecek.

CEVAP VER