SANATTAN… Bob Geldof’lu ‘Live 8’ kimin için

Geçtiğimiz gün, 20 yıl aradan sonra ikinci ‘Live Aid’ konseri düzenleneceği Sir Bob Geldof tarafından açıklandı. Bu defaki konser, 6-8 Temmuz tarihleri arasında İskoçyada yapılacak G8 zirvesine atfen ‘Live8’ olarak adlandırıldı.

‘Live8’ konserini düzenleyenler, 2 Temmuz’daki konserde para yardımı toplanmayacağını açıkladılar. Live8‘in amacının, Afrika’nın içinde bulunduğu korkunç durumu bilince çıkarmak ve en geniş kitleleri bu doğrultuda mobilize etmek olduğu belirtildi.

20 Yıl önce, 1985’de Etopya’daki kuraklık sonucu, Sahra ülkelerinde 30 milyon insanın açlıktan ölme sınırına gelmesi nedeniyle,  B. Geldof’un öncülüğünde düzenlenen  ‘Live Aid’i küresel olarak 1,5 milyar kişi canlı olarak izlemiş ve 100 milyon Doların üzerinde yardım toplanmıştı.

O zaman sıradan bir rock grubu olan ‘Boomtown Rat’ın bir üyesi olan Bob Geldof ‘Live Aid’le birlikte uluslararası üne kavuşmuş, hatta barışa yaptığı “katkılarından” dolayı Kraliçe tarafından ‘Sir’ ünvanı almıştı. Bu arada bu ünvanı almak için Kraliçenin önünde diz çökmek gerektiğini de söylemeden geçemeyeceğim. (Evet o Kraliçe, Afrikadaki sorunların başladığı, yani 19. yy. daki sömürgecilik döneminin baş sorumlularından biri olan İngilteredeki monarşinin bugünkü başı Kraliçe)

Live8’in açıklanmasının basındaki yankılarına bir göz attığınızda tüm Afrikanın sorunlarının konserin ertesi günü ya da olmazsa kısa bir süre sonra, biteceği izlenimini edinebilirsiniz. Böylesine büyük bir örgütlenmenin -katılan ünlüler açısından elbette- Batı dünyasının ilgisini çekmesi mümkün, kısa bir süre için. Ancak, konserin poltik istemleri açısından, Bob Geldof’un bir aziz havasında dünya liderlerini ellerini vicdanlarının üzerine koymağa çağırması ne kadar ciddiye alınabilir bilemiyorum.  Alınsa bile, sorunların asıl kaynağının zaten bir sır olmadığı göz önüne alınırsa, bu konserin, hatta ileri sürüldüğü gibi G8’in yapılacağı Edinburg’a (Edinburg şehri dışında bir otelde yapılacak) ‘milyonlarca’ kişinin gidip yürümesiyle  nasıl bir gelişme getireceği bir muammadır.

Burada belki sorunların gerçek nedenlerini ve sorumlularını kısaca hatırlamakta yarar vardır. Birincisi, Avrupa, ABD ve Japonya’daki tarım alanındaki üreticilerin aldığı devlet ödeneklerinin fiyatları düşürmesi ve dolayısıyla Afrikadaki üreticilerin pazarda alıcı bulamamasıdır. Diğer bir deyişle, mesela, ABD’deki bir mısır üreticisi, ürününün bir kısmını yakarak devletten aldığı yardımla daha çok kar yapabilirken, Afrikadaki üretici ağzıyla kuş tutsa, daha pahalıya satmak zorunda kaldığı için mısırını alacak bir kişi bulamaz.

İkincisi, Afrıka’daki iktidarların kendi banka hesaplarını doldurma ve iktidarlarını sürdürme dışında başka bir soruna kafa yormamalarıdır. Bir çok Afrika ülkesine gönderilen ciddi miktarda para yardımı, bu iktidarlar tarafından el konulduğu için ancak çok küçük bir kısmı halka ulaşır.

Üçüncüsü, Afrikanın çeşitli köşelerinde süregiden iç savaşlara rağmen, Batılı ülkelerin, özellikle de İngiltere, ABD ve Fransa’nın silah satmayı sürdürmesi. Bunların sonucu ortaya çıkan, Afrika’dan Batılı ülkelere doğru süren ’beyin erozyonu’da sayılabilir. Afrika AIDS’den kırılıken, söylendiğine göre, İngiltere’nin Birmingham şehrindeki Malavi’li hemşirelerin sayısı, Malavi’den daha fazladır. (The Independent 1.6.05-Richard Dowden)

Bu sorunların çözülmesi ancak, Afrikanın borçlarının silinmesiyle başlanılarak ve gelişmiş ülkelerin yani G8’lerin hepbirlikte yukarıdaki sorunlar temelinde önlemler alması ile mümkündür.

Denebilir ki, işte tam da bu konuda G8’lere baskı yapmak gerekir. Evet doğrudur, ancak bu, bir kaç yıllık bir sorun değil kökleri iki yüzyıla kadar sarkan bir sorundur. 19.yy.da İngiltere, Fransa ve Almanya Afrikanın, petrol, elmas gibi değerli doğal kaynaklarına el koymak için Afrika ülkelerini paylaşmıştı. Klasik sömürgeciliğin bitmesinden sonra, bugünün küresel dünyasında ise ABD, Fransa, İngiltere ve Çin çokuluslu ya da uluslarötesi tekelleri aynı amaçla Afrikadaki diktatörleri destekliyor, toplu kıyımlara göz yumuyor ve silah satıyor.

Bu ülkelerin bugün bile izledikleri politikalara baktığımızda iyimser olmak zordur. Bob Geldof’u desteklediğini söyleyen Tony Blair’in İngiltere’sine bakalım. İngiliz şirketi BG plc. (Eski British Gas) Ekvator Ginesi  Başkanı Teodoro Obiang’la önümüzdeki 17 yıllık doğal gaz üretimini almak üzere bir anlaşma yapmıştır. Obiang’ın petrolden elde edilen ve kamuya ait gelirin büyük bir bölümünü İngiliz HSBC bankası aracılığıyla Lüksemburg ve Kıbrıs’daki bankalara transfer ettiği belirtildi. Bu yılın başında yine bu ülkede, başarısız bir darbe girişimine, İngiliz gizli servisleri, Margaret Thatcher’ın oğlu, eski Muhafazar milletvekili Jeffrey Archer ve İngilterede iktidar İşçi Partisi’nin şu andaki Avrupa Parlamentosu temsilcisi Peter Mandelson’un adları karıştı.

Londra’da bulunan özel bir banka olan LIB, Birleşmiş Milletler ve Dünya Bankası tarafından Liberya’ya ait elmas yataklarını ve telekomünikasyon sistemini tekeline almakla suçlandı.

İngilterenin en büyük kalkınma bankalarından biri olan ‘Standard Chartered’, yine iç savaşların hiç durmadığı Angola’ya milyarlarca dolarlık ödünç vererek, petrol üzerinde hakimiyetini sağlamak ve ülke ekonomisini çökertmekle suçlandı.

ABD petrol şirketlerinin de Afrikada bulunma amacı farklı değildir. Nijerya’daki  eski askeri rejim, ABD şirketleriyle birlikte ülkeden milyarlarca doları Batıdaki bankalara transfer  etmişti.

Bu liste Fransız ve son yıllarda Çin şirketlerin girmesiyle uzamaktadır. (Kaynaklar: The Guardian-1.6.05)

20 Yıl önceki ‘Live Aid’in ne getirdiğini uzun uzun anlatmaya gerek yoktur. 2004 Yılının ilk yarısında ziyaret ettiği Etopyayı gördükten sonra yine Geldof’un sözleriyle özetlersek, “hiçbir şey”.

2 Temmuz’daki ‘Live8’ ve bunu takiben G8 zirvesinin Afrikaya neler getireceğini ya da getirmeyeceğini göreceğiz. Ancak, Live8 gibi örgütlenmelerin Afrikadaki soruna  bir çözüm bulmaktan önce, Batıdaki insalara yönelik olduğunda şüphe yoktur.

Tony Blair’in 2001’de İşçi Partisi Kongresinde söylediği, “Afrika’nın içinde bulunduğu durum, dünyanın vicdanı üzerinde bir yaradır” sözü, orada yaşanan felaketin sorumluluğunu kabul etmesinden değil, gerçekte, Batı ülkelerinin içinde bulunduğu ahlaki çöküşe gönderme yapmaktadır. Ki, bunu Maliye Bakanı Gordon Brown bu yılın başında Afrika gezisinden dönüşünde, oradaki korkunç duruma tanık olduktan sonra, T.Blair ile aralarındaki sorunun (İşçi Partisi içinde Blair ile Brown’un liderlik çekişmesi) artık pek önemi kalmadığını belirtmesiyle teyit etmiştir. Brown’da aynı vicdani  sıkıntılarla, Britanyanın artık sömürgeci geçmişiyle ilgili özür dilemeyeceğini belirtmişti. Yani artık Brown için Afrika sorunu, tüm dünyayı ilgilendiren, bir insanlık sorunu haline gelmiştir. Politik anlamda ise, Afrikanın, Yeni İşçi Partisi’ne yeni ahlaki bir hedef, bir varlık nedeni verdiğini vurgulayarak, partisine dini bir misyon biçmişti. Böylece, bir taraftan sorumluluğu üzerinden atarken, diğeryandan da İngiltere halkına, Afrikaya bakarak, hallerinden şükretmelerini dikte etmektedir.

Batı, belkide hiç bir zaman toplumu bir araya getirecek ahlaki normlara bu kadar ihtiyacı yoktu. Afrika  bu konuda sonsuz bir kaynaktır. Son yıllarda hızlanan bu ahlak ihracının başını, toplumda “ünlüler” (celebrity)  olarak bilinen ahlakın, hümanizmin en az tanındığı kesimin çekmesi de tesadüf olmasa gerek.  Geldof, U2 Bono, Sting ve daha bir çoğu 1985’deki ‘Live Aid’le kariyerlerini bugünkü duruma yükselttiler. 2 Temmuzdaki ‘Live8’de başkaları için yeni beklentiler doğuracaktır muhakkak. Rivayete göre ‘The Spice Girls’ bile bu konser için, bir defalığına biraraya gelecekmiş. Tek temennim birarada kalmaya karar vermemeleri.

Afrika için, Batıda eminim daha çok şeyler söylenecek, konserler düzenlenecek, sözler verilecek, yeni suçlular bulunacak. Ama sonuçta iş birşeyler yapmağa gelince herkes bir tarafa çekilecek.

Belkide Afrika için en hayırlısı budur; hiçbir şey yapmamak. Gerçekten Batının ABD’nin, İngiltere’nin, Fransa’nın, tüm çok uluslu tekellerin elini ayağını Afrika kıtasından çekip onları kendi haline bırakması. Yani kelimenin tam anlamıyla hiçbir şey yapmamaları.

İşte bence Afrikadaki sorunların çözümü budur; HİÇBİR ŞEY YAPMAMAK. Hiç bir yapılmadığı için, en azından durumun daha kötüye gitmesi durdurulmuş olur. Buda gelişmenin bir başlangıcı, ileriye doğru ilk adım olabilir.

Bu amaçla, bence bir günlük sessizlik çok daha etkili olabilirdi. Düşünebiliyor musunuz, TV’lerin, radyoların susması, istasyonlarda, havaalanlarında anonsların durması, borsa çalışanlarının susmaları…..John Cage’in piano için 4.33 dakikalık “sesizlik” parçasını öneriyorum.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.