SANATTAN… Düşünce özgürlüğünün sınırları

Düşünce özgürlüğü demokrasinin en temel öğelerinden biri midir? Düşüncenin içeriği demokrasi karşıtı olsa bile, düşünce özgürlüğü savunulmalı mıdır? Anti-demokratik düşüncenin yasaklanması, anti-demokratik bir uygulama mıdır?

Batı demokrasilerinde bu sorulara verilen yanıtlar hemen hiç düşünmeden evettir. Ancak uygulamaların aynı yönde hoşgörülü olduğu söylenemez, özellikle de 11 Eylül sonrası Avrupa ülkelerinde düşünce özgürlüğünü engelleyen bir dizi yasanın gündeme gelmesinden sonra. İngiltere’de de son yıllarda, düşünce özgürlüğünü kısıtlayan admlar atıldı. Geçtiğimiz hafta, bu yasalar kapsamında Londra’da, Finsbury Park Camiinin imamı Ebu Hamza, gözlatına alındığı 2004 yılının Mayıs ayından beri, gayri-müslümler aleyhinde yaptığı konuşmalar ve terörizmi desteklediği suçlamalarıyla ilk defa yargı önüne çıkarıldı. Bir kişinin, eylemleri değilde, söylediği sözler nedeniyle, neredeyse iki yıla yakın bir süre, mahkemeye çıkarılmadan gözaltında tutulmasıyla İngiltere adaleti, 13.yy Magna Carta’sının bile gerisine düşüyordu.

İngiltere’deki –ve Avrupa ve ABD’deki- hak ve özgürlüklerin son yıllarda sık sık askıya alınması artık olağan bir uygulama oldu. Bunun gerekçelerinin tutarsızlığı yanında vurgulanması gereken, kendi ülkelerinde bunu yaparken  başka ülkeleri aynı uygulamaları yürürlüğe soktukları için eleştirmeleri, hatta tehdit etmeleridir.

Geçtiğimiz yılın son aylarındaki Orhan Pamuk tartışmaları hatırlanır. Pamuk, ‘bu topraklarda bir milyon Ermeni ve 30 bin Kürt öldürüldü’ demişti. Bu davayla birlikte, Türkiye’deki demokratik haklar sorgulandı –haklı olarak- ve Türkiye, AB üyeliğine aday olması nezdinde sanık sandalyesine oturtuldu. Davayı, tüm AB yakından izledi ve Pamuk’u destekledi. Basın, her gün, dava ile ilgili ayrıntılı haberler geçti. Aynı günlerde, İngiliz tarihçi David Irving, Holokost’u inkar ettiği için Avusturya’da cezaevinde atılıyordu. Bazı gazetelerin iç sayfalarında birkaç satırla geçen bu haberi ise fazla kişi okumadı, okuyanlarda sesini çıkarmadı.

Irving 2005 yılının Kasım ayında, Avusturya’ya bir dizi seminer vermek üzere gittiğinde, 15 yıl önce yaptığı bir yorum nedeniyle tutuklandı. İddialara göre, Irving, 15 yıl önce yaptığı iki konuşmada, Naziler döneminde gaz odaları kurulmadığını ileri sürmüştü. Holokost’u inkar etmek Avusturya’da suç olduğu için de hakkında dava açıldı. Irving, önümüzdeki Şubat ayında çıkarılacağı mahkemede eğer suçlu bulunursa 10 yıla kadar hapis cezası alacak.

AB, Pamuk davası nedeniyle, Türkiye’nin modern bir Avrupa devleti olduğunu kanıtlaması ve bu davanın düşürülmesi için Türkiye’ye baskı yaparken, Nazi geçmişinden özür dilemek için Irving’i tutuklayan Avusturya’yı tebrik ediyordu. Elbette, 2000 yılında aşırı sağ, Joerg Haider’in partisinin seçilmesiyle, AB üyeliği “gayri resmi” olarak askıya alınan Avusturya’nın, Nazi geçmişini temizlediğini göstermek istemesinin, Irving’in tutuklanmasında büyük bir rolü vardı. Yinede, iki yazarın ortak noktası, iki ayrı ülkede varolan statükoyu, kabul edilen “resmi” gerçekleri sorgulamalarıydı.

Yine yakın bir zaman önce, İngiltere’de çıkarılan ‘Din ve Irksal değerlere Hakaret Yasası’ sadece, terörizmi övmeyi ve bu doğrultuda konuşmayı yasaklamadı, Hamza gibi kişilerin söylediklerini eleştirmenin de önünü  tıkadı. Bu yasa öylesine muğlak bir kapsamda çıkarıldı ki, “Batı’nın değerlerine saldırı”da suç oldu. Gerçi, “Batı’nın değerleri”nin neler olduğunu henüz açıklayabilen biri çıkmadı ama tam da bu nedenle bu yasa, her koşula uyarlanabilir bir şekil aldı. İngiltere’de ‘Dini Tahrik Yasası’ aslında, müslümanlara karşı düşmanlığın önüne geçmek için çıkarılmasına rağmen, müslümanların da aynı anda, Batı’ya karşı tahrik ve hakaretini yasakladığı için, “teröre karşı savaş” doktrinine karşı söylenecek her türlü eleştiriyi de kapsamış oldu. Diğer bir deyişle, teröre karşı savaşla ilgili bir eleştiri yapan herkes, bu yasanın kapsamına girebilecek bir konuma geldi. Yeni İşçi Partisinin kongresinde, Dışişleri Bakanı’nın sözünü kestiği gerekçesiyle teröristlikle suçlanıp, 80 yaşındaki bir adamın tutuklanması, Jamaikalı rep şarkıcısının, şarkı sözleri nedeniyle gözaltına alınıp, sınırdışı edilmesi örnekleriyle, bu yasa kapsamının nerelere kadar uzanabileceği görüldü.

Bu yasayla birlikte, düşünce ve eylem arasındaki farkta muğlaklaştı. Bu yasalara göre, kişi yaptıkları değil, düşündükleri dolayısıyla cezalandırılabilecek. Böylece, bombadan bahsetmekle, bombalamak aynı düzeyde suç oldu. Örneğin, 11 Eylül ya da Londra’daki bombalama olaylarını öven, saldırıları gerçekleştirenleri “şehit” olarak nitelendiren biri hakkında bu yasa kapsamında dava açılabilecek.

Bu gelişmeler, varolan en demokratik toplumlarda bile, düşünce ve ifade özgürlüklerinin sınırları olduğunu ortaya çıkardı. Mutlak bir özgürlüğü savunmak herhalde bir hayal olurdu ancak, konuşmanın içeriğinden önce, kişinin düşündüğünü söyleme özgürlüğü, Batı’nın şimdiye kadar savunduğu temel hak ve özgürlüklerin en başında gelirdi. Bir zamanlar, sosyalist ülkelere yöneltilen ideolojik saldırının çıkış noktası her zaman burasıydı. Bugün ise, politikacıların halktan istediği, güvenliğin sağlanması için “fedakarlıklar” yapılması gerektiğidir.

Gerçek demokrasilerde, düşünce özgürlüğü sadece demokratik bir hak değil, medeni bir yaşamın idame ettirilmesi, düşüncelerin tartışılmasının olmazsa olmaz bir koşuludur. Totaliteryan rejimlerde, düşünce özgürlüğünün bir değeri yoktur. Bu tür devletlerde, kafaları karıştıran, toplumda çelişkiler yaratan gereksiz bir olgudur böyle bir özgürlük. Bu iki yaklaşımın arasında ise, düşünce özgürlüğünün yararlı, ancak “zor” dönemlerde kaldırıp atılması gereken bir imtiyaz olarak gören “pragmatist” yaklaşım vardır. Bugün dünyada yaygın olan, otoriter ve pragmatist yaklaşımların hakim olduğu yönetimlerdir. Bu bağlamda, Avrupa ve ABD’de böyle “pragmatist” yaklaşımlar hakim olmaya başlamıştır. Dünyanın bu bölgelerinden yayılmaya çalışılan düşünce, “çok fazla hak ve özgürlük, terörizmin işine yarar” düşüncesidir. George Bush, Tony Blair ve Batı’nın diğer  liderlerinin sık sık vurguladığı gibi, onlar terörizme karşı, “yaşam biçimimizi ve özgürlüğümüzü” savunmaktadırlar, ancak düşünce özgürlüğü, bu özgürlüklerin kapsamına girmez. “Siz, bizim dediğimiz gibi hareket edin, düşünme işini de bize bırakın” demektedirler sanki.

Ebu Hamza davasının savcısı sunduğu iddianamede, Hamza’nın sözlerini “güçlü bir silah” olarak değerlendirdi. İslamik bir fundamentalistin şizofrenik sayıklamalarını bir “silah” olarak nitelendirmenin gülünçlüğü bir yana, Batı’nın, Hamza’nın temsil ettiği kafalara yanıt vermek yerine onları susturmaya çalışmasını anlamak güçtür. Neden aşırı uçlardaki görüşlerden korkulur, insanları çok kolay etkileyeceği düşünülür? Neden onlara yanıt vermek yerine zorla susturulur, sınırdışı edilir? Acaba, Batı’daki politikacıların verecek yanıtları mı yoktur? Sunacakları karşıt argümanların zayıflığı mı ürkütmektedir onları?

İngiltere hükümeti, tartışmaların odağı olması gereken üniversitelerde bile, “ekstremistleri” ve onların “şeytani ideoliji”lerini engellemek için tartışma toplantılarını iptal etmektedir. Geçtiğimiz yıl içinde izlediğim bir haberde, Londra’daki Middlesex Üniversitesi’nde, Öğrenci Birliği’nin düzenlediği toplantıya, islamik bir parti olan Hizbut-Tahrir’de konuşmacı gönderdiği gerekçesiyle Öğrenci Birliği başkanının görevi askıya alınıyor ve toplantı iptal ediliyordu. Oysa, o toplantı, iptal edilmek yerine, karşıt görüşleri yanıtlamak için bir platform olarak kullanılamaz mıydı? T. Blair, sık sık, ‘Britanyalı tarzı yaşam biçimimizi korumak için, ideler savaşı’ içinde olduğumuzu tekrarlar, ancak bu yaşam biçiminin neleri içerdiğini ve bunu koruyan idelerin neler olduğu konusunda hiç bir şey söylemez ya da söyleyemez.
   
***

“Yaşam biçimi” ve bunu çevreleyen “ideler”, yani kültürel olguların bütünü kimlikle ilgili bir sorundur ve bu olguların tümü kimliği belirler. Eğer tanımlanabilecek bir yaşam biçimi ve düşünceler silsilesi yoksa, orada belirlenebilecek bir kimlikte yoktur. Bugün İngiltere’de (Hatta Batı’nın genelinde) yaşanan sorun da budur. Savunulan “şey”in belli olmadığı yerde, tartışma yerine, zor kullanılması kaçınılmazdır.

Dün (14 Ocak 2006) Maliye Bakanı (Blair’den sonra Yeni İşçi Partisi lideri ve gelecek seçimlerde başbabakan olmasına kesin gözüyle bakılan) Gordon Brown yaptığı bir konuşmada, “Britanyalı olmanın” kutlandığı bir bayram günü ilan edilmesini önerdi. Amerika’daki, 4 Temmuz ‘Bağımsızlık Günü’ gibi bir günle Britanyalı olmanın kutlanması gerektiğini ileri sürüyordu. İlan edilecek bu bayram günüyle, bayrağın da gericilerin elinden alınıp, “hoşgörü” ve “içkinliğin” (farklı kültür ve etnik kökenlerden grupların içiçe yaşaması) bir simgesi haline getirilmesini istiyordu. Ancak yine, önerilen “hoşgörü” ve “içkinliğin” tanımlaması yoktu ya da sınırları statükonun çerçevesini aşmıyordu.

Gerçekte burada yapılan, kağşamışlığın sonucu zayıflayan toplumsal yapıda, statükonun nazik dengesinin bozulmaması için, her türlü eleştirinin önü kesilmek ve “hoşgörü” kisvesi altında sunulan bu ideyle, düşüncenin önüne ket vurmaktadır.

Kimlik, ne yaptığımız, nasıl davrandığımızla mı yoksa kim olduğumuzla mı, ya da bu ikisinin bir bileşimiyle mi ilgilidir?

Kişinin kim olduğu onun elinde değildir. Ama neler yaptığı kontrolündedir. Diğer yandan, ne yaptığımız, kim olduğumuza da bağlı olduğu için, kim olduğumuz, ne yaptığımızla da değişime de uğrayabilir. Bunların belirlenmesinde, tarihin, geçmişinde rolü vardır. Nereden gelindiğinin bilinmesi, içinde yaşanılan toplumdaki, dil, din, iklim ve sanatsal ifade ile bağlar kurulmasında önemli bir rol oynar. Bireyin, aidiyet duygusunun kaynağıda budur. Bu noktada kişi, bugüne bağlanır, kolektifin bir üyesi olur. Bu bağlamda, kimlik hem kim, hem de ne olduğumuzla dolaysız bağlıdır.

Britanya’nın art-sömürge döneminde yeniden yapılandırmaya çalıştığı Britanyalı kimliği, yaşanan toplumsal sorunların en temel unsurlarından biridir. Bu nedenle, ulusal gelirin paylaşımından, futbola kadar toplumun her kesiminde yaşanan çelişkilerin üzerine bir şamandıra gibi çıkmaktadır. 

Galileo’nun engizisyon mahkemesinde, kendisine dayatılan her şeyi kabul etmesine rağmen, yargıçlara, yine de dünyanın döndüğünü hatırlatması gibi, bugünde, özgürlüğün, ancak gerçeğin ışığı altında kalıcı olabileceğini hatırlatmaya gerek var mıdır?

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.