SANATTAN… King-Kong’un dönüşü

‘Hollywood’un yarattığı modern mitoslardan biri olan ‘King-Kong’, ‘Yüzüklerin Efendisi’ filmlerinin direktörü Peter Jackson tarafından tekrar filme alındı ve bugün gösterime girdi.

İlk defa 1933 yılında, Merian Cooper ve Ernest Schoedsack’ın siyah-beyaz çektiği King-Kong (K.K), 30’lı yılların sansasyon filmi olmuştu. 30’ların dünyasında izleyiciler için King-Kong, New York’un altını üstüne getiren ve bir kadına aşık olan dev gorilin, sürrealist bir hikayesiydi. Kapitalizmin en büyük krizlerinden birinin yaşandığı o yıllarda, insanımsı hareketleri ve duyguları olan, avucuna sığacak kadar küçük bir insana aşık olan bu bu dev goril sayesinde insanlar, birkaç saatliğine de olsa beyaz perdenin dışındaki gerçeklerden uzaklaşmayı başarmışlardı belkide. 

O zaman daha yeni dikilmiş olan, zamanın en yüksek gökdeleni ve ABD’nin yarattığı değerlerin bir simgesi olan, ‘Empire State’in tepesinde, bir elinde “sevdiği kadın” diğer elinde kendisine saldıran çifkanatlı uçakları savuşturmaya çalışan K.K, yaşamları saran ve sadece “ekonomik kriz” olarak bilinen canavarın bir metaforu olmuştu. ABD’nin kalbi olan New York’a saldıran bu kara yaratık, ekonomik yıkımın getirdiği  felaketler gibi, “dışarıdan”, bilinmeyen dünyalardan gelmiş olmalıydı.

Anlaklara böylesine giren K.K filminin başarısı daha sonraları, ‘K.K, Godzillaya Karşı’, ‘K.K’un Kaçışı’ gibi birçok filme de konu oldu. 1976’da John Guillermin, “soğuk” savaş yıllarının en sıcak yıllarında tekrar ele aldı bu konuyu. Ancak bu defa 70’li yılların özelliklerini taşıyordu film. Bir korku filminden çok, karşıtların sembollerle anlatıldığı bir dramaya dönmüştü K.K.

33’de çevrilen orijinalinde, K.K’un gazla uyutulması, zincire vurulması ve bir sirk hayvanı gibi gösterime sunulmasına hiçbir tepki gelmemişken, 76’da artık hayvanların korunması da gündemde olması nedeniyle K:K, yakalandıktan sonra bir petrol tankerine hapsedilir. Bu, zamanın petrol kriziyle bağlantısı, doğayı insafsızca sömüren ve K.K’u yakalayan filmin kahramanlarından biriyle de  vurgulanır. Filmin diğer kahramanı jeolog (Jeff Bridges oynamıştı) ise, toplumun vicdanıdır. K.K’u, maymundan gelen insanın masum, ‘katışıksız’ bir formu olarak görür. O, açgözlü, ahlaksız insanların, doğaya karşı işlediği suçlar karşısında ‘İsa’msı, etiksel bir figürdür. Manhattan gökdelenlerine, İsa’nın Golgotha’ya tırmandığı gibi tırmanır.

1976’da, ‘İkiz Kuleler’in yapımı bitmiş ve artık ‘Empire State’ binasının eski statüsü kalmamıştı. Dünyaya, İngilizce konuşulan toplumlarda iyi bilinen, havaya kaldırılmış “iki parmak” gibi Manhattan’da yükselen ‘Dünya Ticaret Merkezi’, K.K için o günü yansıtan mükemmel bir arka plan oluşturuyordu. İkiz Kuleler, parmakların hem önden, hem de geriden gösterilmesindeki anlamlarını, aynı anda içermesiyle dünyaya bir meydan okumaydı bir anlamda. Pasifikteki rahat yaşadığı adasından, New York’a getirilen K.K, çiftleşme zamanında her zaman gittiği ikiz tepelerle karıştırır ‘İkiz Kuleleri’. Böylece İkiz Kuleler, sadece K.K’un değil, tüm insanlar için  yaşamın yeniden üretildiği bir “kaynağa” dönüşür. İnsan tarafından inşa edilmiş fakat “doğaya en yakın”, “doğadan gelen” bir kutsallıkla örülür binalar. Manhattan, “Amerikan rüyası”nın simgeleştiği yer, ‘İkiz Kuleler’de bu rüyanın bir totemleridir.

İkiz Kuleler yıkıldığında, ölenler arasında 50’ye yakın ulustan insanın olduğu açıklanmıştı. Farklı uluslardan “seçilmiş” insanların çalıştığı bu binalar, bu özelliğiyle, içinde bulunduğu Amerikan toplumundan bile ayrı, uluslarüstü bir statü kazanıyordu. Bu nedenle, ABD’nin, saldırı sonrası aldığı, “medeniyete yapılmış bir saldırı” tavrıyla bilinçlerde, İkiz Kuleler’in, bir tür “Nuhun Gemisi”ne yapılan şeytani bir komploya maruz kaldığı imgesi çizildi. Bu yanıyla bakarsak, İkiz Kuleler’e ilk saldıranın K.K olduğu söylenebilir. (Hollywood senaristlerinin çizdiği gelecek resimlerinin sık sık gerçekleşmesini, sezgisel esinle mi yoksa politikacıların onları “kopya” etmsiyle mi açıklamak gerekir bilmiyorum) İlk defa 90’ların başında bombalanmasına, 2001’de de, yıkılmasına neden olan saldırılar, İkiz Kuleler’in, bu” totemsel değerine” yapılan bir saldırıdır denebilir.

K.K filminin, Freud, Jung ya da Lacan öğretileri açısından çeşitli yorumları yapılabilir ya da dev gorilin arkasında farklı metaforlar bulunabilir. Gerçektende, 1933 yılından beri K.K, insanın doğadan uzaklaşmasından, ona yaptığı zararlara, en temel ‘hayvansal doğası’ndan, bastırmaya çalıştığı yıkıcı içdünyasına, kölelik ve ırkçılığın bir alegorisinden, Amerikalı erkeğin çocukluk yaramazlıklarına, kadınla ilgili fantazilerine kadar çeşitli yorumlar yapıldı. K.K, cinsel fantazi, yasak aşk, masumluğun yokoluşu, ilkelle, modernite arasında savaş olarak da görüldü.  En genel anlamda, ‘öteki’nin prototipi olarak karşımıza çıkan K.K’a bakışta, bu yönüyle, tek, “doğru” bir perspektifin olduğunu ileri sürmek güç. Herkes, üzerinde bulunduğu platformdan gördüğü kadarıyla bir sonuç çıkarıyor. Bu yanıyla da modern bir mitosa dönüştü K.K.

Bütün mitoslar gibi K.K’un hikayesi de tekrar tekrar anlatıldı. Her anlatıldığı dönemin özellikleriyle de değişti, farklı bir şekil aldı. Peki neden 2005’de tekrar K.K hikayesine geri dönüldü? Peter Jackson’a sorarsanız, “çocukluğundan beri bir K.K filmi yapmak istediği için”. Başka açılardan da bu atavizmi (eski nesillerin bir özelliğinin bir kaç nesil sonra geri dönmesi) açıklamak mümkün. 30’larda olduğu gibi, bugünde ABD’de gelecekle ilgili bir belirsizlik var. Kime karşı, nerede  verildiği belli olmayan  “teröre karşı savaş”, El-Kaide adındaki “öteki”nin tehditleri altında, o günlerde olduğu gibi bugünde bir toplumsal bir güvensizlik yaratması ve kolektif bir projenin olmaması nedeniyle bireyler arasındaki bağların kopmasıyla ortaya çıkan paranoya da 30’lara geri dönüş nedenleri arasında sayılabilir. Bu bağlamda, 30’larda krizin bir metaforu olan K.K, bugünde, terör gibi, “dışardan” gelen, amansız karanlık bir  gücü temsil eder.

Bugün, insan maymundan mı geldi yoksa tanrı mı yarattı tartışmaları da o günkü gibi Amerikayı meşgul etmekte. Günümüzde, Darwin’in ‘Evrim Teorisi’ ABD’nin bazı eyaletlerinde kaldırılırken bazılarında ise bir hipotez olarak okutulmaktadır.

Bir filmin ya da herhangi bir anlatının her ayrıntısı, kolektif bilincin ya da bilinç altının ifadesi olarak açıklanamaz elbette. Anlatanın da kendi kişisel deneyimlerinden yansımalar, etkiler vardır her yaratıda. Kişisel özlem, hırs ve isteklerin dokusuna girmediği, sadece kolektif bilincin bir ifadesi olan bir sanat eseri yaratmak ne kadar güçse, her yaratıyı tamamen kişisel deneyimlerin bir sonucu ya da içinde üretildiği toplumu yansıtan bir “ayna” gibi görmek ve yorumlamak da aynı derecede yanıltıcı olabilir. Örneğin, 1933 yapımında K.K, Manhattan’da bir üst tren geçitini parçalar. K.K’un neden böyle yaptığı üzerinde çeşitli görüşler ileri sürülebilir ancak filmin yapımcılarından Cooper’ın bir zamanlar bu geçitin yanında oturduğu ve trenlerin gürültüsünden uyuyamadığı bilinirse, verilecek yanıt basitleşebilir.

Film neden bugünkü dünyada değilde 30’larda çekildi, sorusuna ise, filmde genç film yapımcısı Carl Denham’ı oynayan Jack Black, ‘lojistik’ bir açıklama getiriyor; “Eğer bugünkü New York’u seçseydik, K.K’un üzerine F14’leri göndermek zorundaydık ve onlarda bir atışta vururlardı dev gorili. Böylece çok kısa bir film olurdu” diyor. Yanıttaki nükteyi bir tarafa bırakırsak gerçekte, kara canavarın Manhattan’a saldırması, ‘11 Eylül’den sonra hiçte hoş karşılanmayabilirdi sonucuna da varabiliriz. Aksi halde, filmin, orijalinde olduğu gibi aynı dönemde çekilmesiyle, dijital teknolojiyle gerçekleştirilen K.K dışında. ona hiç bir yeni yorum getirmiş olmuyor.

Belkide K.K çağımızla bağlayan tek olgu, bu filmle birlikte çıkarılan K.K’un ‘Video-Game’idir. Filmlerin Video-Game’leri genellikle filmden sonra yapılırken bu defa aynı anda piyasaya çıktı. VG’in, aynı görüntüleri içermesine rağmen fimden farkı, oyuncunun –izleyici değil- aktif olmasıdır. Filmde izleyici ‘pasif’ olarak daha önce çekilen filmi izler, hikayeye katılımı ancak düşünseldir. Ancak VG’de hikayeyi istediğiniz gibi değiştirebilirsiniz. K.K’un VG’inde, hem av yani dev goril, hem de avcı olabilirsiniz. Kimin kazanacağıda oyuncuya bağlıdır. Böylece, herkesin kişisel olarak yapabileceği, sanal “müdehale”lerle adalet yerine getirilir. İki sanat formu arasındaki farkı aktif ve pasif olmakla açıklamama rağmen hangisinin aktif hangisinin pasif olduğu ya da ‘sanal aktiflikle’, ‘gerçek pasiflik’  tartışmaya açıktır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.