SANATTAN… Kültür devrimi ve küreselleşen Çin

Son yıllarda Çin’in eriştiği ekonomik kalkınma hızı, gelişmiş ülkeleri tek tek geride bırakması ve böyle giderse 2020’lerde ABD’yi de geçeceği üzerine yazılan haber ve yorumlar sayısız makale ve kitaba konu oldu.

Çin’in, ABD ve AB’nin dış ilişkiler ve ekonomik konularda bazı yasalarını değiştirmeye ya da bu yönde önlemler almaya itecek derecede dünya pazarına girdiği bir gerçek. Bu ekonomik gelişmelerin yanısıra, Çin’de, köklü toplumsal reform ve kültürel değişimlere de tanık oluyoruz. Çin’i ziyaret edenlerin gözlemleri ve oradan aldığımız haberlerin yanısıra, ABD ve Avrupa’da Çinle ilgili sanat ve kültür etkinliklerine bir göz atmak bile, Çin’in kültürel bir ‘atak’ başlattığını açıkça gösteriyor.

Toplumlarda alt yapıda yapılan değişimlerin, süreç içinde üst yapıyı da etkilemesi beklenir, ancak Çin’deki bu etkileşim, sanırım toplumsal değişimlerin genelde izlediği bu ‘doğal’ gelişmeden biraz daha hızlı seyrediyor.

Çin’in ‘dışarı’ açılma politikaları olduğu gibi, bunun kültürel sonuçları da tüm dünyanın ilgisini o yöne çekti. Bugünlerde, Hollywood filmlerinden, açık artırma salonlarına, kitapçılardan, galerilere kadar Çinli sanat ve sanatçılarının olmadığı kültürel bir etkinliğe rastlamak zor. Londra’da ‘Royal Academy’de ‘The Three Emperors, 1662-1795’ (Üç İmparator) segisi daha yeni başlamışken, aynı galeri önümüzdeki yıl da Çinle ilgili bir sergi yapılacağını açıkladı. Londra Merkez Belediyesi, 2006’da sergi, performans, edebiyat ve filmleri kapsayan, ve Çin yeni yılında  (2006’da Çin takvimine göre yılbaşı 29 Ocak’a geliyor) başlayacak 4 aylık bir Çin festivali yapılacağını açıkladı.

Batının Çin’e, Çin’in de Batı’ya karşı başalayan ilgisi elbette tek başına ekonomik kalkınmaya bağlanamaz.  Çin’de, ‘Tiananmen Meydanı’ndaki direnişten beri ülke içinde gerçekleşen toplumsal dönüşümlerin de bu yöndeki rolü önemliydi. Çin’de yaşanan bu rönesans ya da yeni ‘kültür devrimi’nin arkasında bir çok neden sayılabilir.

Ekonomik kalkınma şüphesiz önemli bir faktördür. Nüfusun ancak yüzde 8’i orta-sınıf olarak kabul edilebilecek düzeyde olmasına rağmen, ülkede önemli bir zengin elit oluştu. Kalıcı ekonomik dönüşümlerin, toplumsal reformlarla birlikte yaşama geçirilmesi, içte stabiliteyi artırıken, dışta da yabancı yatırımların ülkeye akmasını getirdi. Bu maddi birikim sanata da yansıdı.

Dünyaya açılmayla birlikte gelen bilgi akışı halkın sadece dış dünya ile değil ülke içinde de iletişimin artmasını getirdi ve yeni bir ‘kültür’ün temellerini attı. Medya, hala hükümetin kontrolü altında olmasına rağmen gevşetilen sansür, eleştiri kültürünü yerleştirmeye başladı. Eskiden tabu olan konular tartışılmaya, iktidar bile eleştirilmeye başlandı. Aydın ve sanatçıların önü açıldı. Sergi açamayan, açtığı zamanda her an tutuklanmayı beleyen sanatçılar, açılan yeni galerilerde devletin (henüz sınırlı da olsa) desteğini almaya başladı. Baskıların, sanatın konularına getirdiği sınırların ortadan kalkmasıyla, bireysel ifade, çok yönlü bir perspektiften kendini göstermeye başladı. 


Mao dönemini yaşamayan yeni bir neslin yetişmesi de bu faktörler arasında sayılabilir. Globalleşme ve teknolojik gelişmeler, gençlerin Çin dışındaki sanat dünyasıyla yakından tanışmasına olanak sağladı.

Tüm bunların yanında, iktidardaki Komünist Partisi’nin iç-yapısında yapılan değişiklikler de sanat etkinliklerini yakından etkiledi. Bu bağlamda, partinin ideolojik temelinin temel taşlarını oluşturan işçi ve köylü tanımları yerine, yatırımcı ve sanatçıları da içine alan daha geniş, ‘ilerici güçler’ kavramının kullanılmaya başlanması komünist partisinin, toplumun kendi iç dinamiğiyle gelişmesinin ön koşullarını hazırladığını gösteren bir olgu olarak görülebilir. Bazı çevrelerin Güney-Kore ya da Taiwan modeline benzettikleri bu yapıyla geleneksel komünist partisinin rolüde değişti. Sanatın arka planındaki politik resmin değişmesiyle kültür, basit ve kaba bir propaganda aracı olmaktan çıktı. Gelişmiş ülkeler yanında yerini almak isteyen Çin, böylece çağdaş kültürün Batı’da önemli bir statü simgesi olduğu gerçeğinden yola çıkarak yeni kültür politikaları belirledi.

***

Dünyanın kesintisiz yaşayan en eski ve köklü kültürüne sahip olan, yazılı tarihi neredeyse 3.500 yıl öncesine dayanan Çin, şüphesiz kültürel anlamda kendini kanıtlaması gereken bir ülke değildir.  Ancak, hatırlaması gereken tarihi olduğu söylenebilir.

1966’da Mao’nun başlattığı ‘Kültür Devrimi’yle daha önce varolan tüm sanat formları, gelenekler ortadan kaldırılmaya çalışılmış, sanat, ‘Küçük Kızıl Kitap’a sığdırılmış bir rehber ilüstrasyonuna dönüştürülmüştü. Geleneksel mürekkeple yapılan hattatçılık bile unutturulmaya çalışılmış, hatta geçmişin silinmesi için eski aile fotoğrafları bile yakılmıştı.

Sovyet modelinden alınan ‘sosyalist gerçekçilik’ akımı partinin resmi sanat üslubu olarak kabul edilmiş, sanatsal ifade, halk kahramanlığının ya da parti liderlerinin tasvirlerine indirgenmişti. Özellikle resim, bu dogmatizmi yakından yansıtıyordu. Görsel sunumun, ideolojik inancı teyit eden tasvirler ya da Mao’nun tanrılaştırıldığı imgeler ötesinde bir yaşam bulması zordu. Halk, kendi iktidarı tarafından, kendi kültür mirasını yıkmaya zorlanmıştı.  Bir anlamda başarılı da olundu! Örneğin; 1956’da okuma yazma oranı artması için bir yazı reformu yapılmış, 20 yıl sonra da halk 56’dan önce yazılan yazıları okuyamaz olmuştu.

Bu bağlamda, çağdaş Çin sanatı 1976’da Mao Zedung’un ölmesiyle başladı denebilir. O zamana kadar yasak olan sanat akımları Çin’e girmiş, yeni kitaplar basılmış, çok sayıda olmasa da, ülke dışında eğitim olanakları doğmuştu. Çinli sanatçılar, Batı’da artık yaşamın içine karıştığı için gözükmeyen yeni olgularla tanışmış, evrenseli, lokal renkleriyle yeniden üretme olanakları önlerinde açılmıştı.

1949’dan beri Avrupa ve Amerika’da gelişen sanat akımlarını inceleme fırsatı doğmuş, özellikle 80’li yıllarda kendi yorumlarını yaratmışlardı. 90’lı yıllarda bu gelişmeler yeni bir evme kazandı. 1989’da ‘Tiananmen’ direnişinden sonra ülke dışına çıkmak zorunda kalan bazı sanatçılar bile, Batı sanat dünyasında edindikleri saygın yerler nedeniyle Çin’e geri dönmelerine izin verilmiş hatta, devlet yardımları tahsis edilmişti.

Tüm bu olumlu gelişmeler, elbette yanında yan etkileri, çarpıklıkları da birlikte getirdi. Heykeltraş ve tasarımcı Mi Qiu, “gelişmeler öylesine hızlı ki, hiç kimse durup düşünme fırsatı bulamıyor” (BBC-18.11.05) uyarısıyla , sadece geleneksel mimari ya da eşyalar yerine Avrupadan mimar getirmenin ya da İKEA’dan ev eşyası almanın, Ming dönemi dekoratif sanat yerine Disneyland’ı tercih etmenin uzun dönemdeki kültürel sonuçlarına dikkat çekmiyor, bu etkileşimin karşılıklı bir interaktivite içine girdiğini de vurguluyordu. “Batı’nın Çin’le ilgisi sadece parayla ilgilidir, ancak Çin’inde –bugün- paradan başka ilgilendiği bir şey yok.”  Sözünde ise, Batıyı yeni tanıyanların saflığı vardır.  

Her ‘şey’in kolektif adına yapıldığı dönemlerin geride kalmasıyla, bireyselliklerine dönen sanatçıların kolektivizmi reddetmesi, öze yönelmesi ‘doğal’ bir tepki olarak görülebilir. Ne ki, bu eğilimin, sanat akımlarını bile, bireysellikleri önünde bir sınır olarak görmeye kadar ulaşması, (1990’larda oluşan ve Batıda da kabul gören ‘Sinik Realizm’ ve ‘Gaudy Art’ gibi akımların yok olması) ve nihilizmin yaygınlaşması, post-Maoist dönemin ‘doğal’ sonuçları olduğu gibi, ‘Batı sendromu’yla da açıklanabilir belki.

Mao’nun başlattığı ‘Kültür Devrimi’yle şekil değiştirmeye başlayan ve geleneksel olandan nefret etmeyi öğrenen halk, onun ölümüyle yine eski geleneksel formlara geri dönmüştü. Bugün ise, dünyaya açılmasıyla, Batı sanatından etkilenen Çinli sanatçılar tekrar geleneksel kültürlerinden kopmaya başlıyorlar. Bunun başlıca nedeni, uluslararası pazara ulaşmak isteyen sanatçıların, Batı’daki akımların etkisiyle benzer eserler üretmeye başlamasıdır. Gelişmesi içsel dinamiğiyle oluşmayan kültür, bu defa da, Çin’de yabancılaşmanın ön koşullarını hazırlamaktadır. Bu noktadan sonra soru, Çin’li sanatçıların, ‘dışarıdan’ aldıkları normlarla, kendilerine ait bir sentez kurup kuramayacakları sorusudur.

20. yy’ın ‘Amerikan yüzyılı’ olduğu genellikle kabul görür. 21.yy’ın ise ‘Çin yüzyılı’ olacağı şimdiden savunulmaktadır. Ekonomik gelişme açısından, uzak bir olasılık olarak görünmesede, sanatsal açıdan, küresel dünyaya giren Çin’in kendi kültürü perspektifinde, toplumsal dönüşümün dinamiklerine nasıl yanıt vereceğine bağlıdır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

thirteen + four =